1. sayfa
|
Herkes farklı bir birey, herkesin bünyesi, mizacı, zevki, algısı, yorumu farklı. Size oyun fazla geçmemiş olabilir. Beğenmemiş olabilirsiniz. Bence gayet normal. "İyi yapılmış" ile "iyi" ayırdını yapmanız bile oyuna teknik yönden hakkını teslim ettiğinizi ama size geçmediğini göstermekte. Oldukça yerinde bir değerlendirme ayrımı olmuş. Ben de esasında sizin gibi bir kafadayım. RDR2 gerek karakterleri gerek hikayesi olsun bana da çoğunun geçtiği kadar geçmiyor. Hatta karakterleri aşağı ve hikayeyi biraz afaki ve boş görüyorum bile diyebilirim. Millet karakterlerin hepsini isim isim sayıp haklarında uzun uzun yakın arkadaşları gibi yorum yapabilecekken ben neredeyse hepsini ya stereotipik ya da sadece "bir NPC işte" seviyesinde bilirim. Hikaye de bana göre Spagetti Western temasında absürt bir çete trajedisinden fazlası değildir. İnsanların bireysel varlıklarına karşı genelde müdanasız olan doğam ve kendi yargı-değer sistemlerim bu oyundaki - çoğu zaten alelade haydut olan - karakterlerle, en azından ekseriyetiyle yakın bir ilişki kurmama ve onlara sempatik biçimde bakmama engel olmakta. Yanlış anlaşılmak istemem; diyaloglara, zihin yapılarına, perspektiflerine dikkat kesilir veya anlarım; empati kurup rahatsızlık da hissederim. İnsanların özgün bireyselliğini yeterli bir zamandan sonra kafamda oturturum. Ama Arthur gibi bence su katılmamış aptalın teki maşa birisine - ana karakterin maşalığı bu tip Rockstar yapımlarında gerekli ama Arthur ilaveten bana intikam ve para peşindeki nihilist savaş gazisi Niko Bellic gibi bir karakterin aksine otonomisiz ve bir sürünün bünyesinde köpekçe gelmekte -, Micah gibi karikatür derecesinde jenerik kalleş psikopat birisine, Dutch gibi bir narsisiste, onun haricinde az biraz babacanlığıyla ve deneyimiyle Hosea, Arthur'un ex'i Mary Linton ve pek tabii RDR1 protagonisti John Marston hariç etraflarındaki bir sürü zibidi, aşüfte, yarma, yosma, kenar mahalle veya uzak akraba artığı tipe neden aldırayım? :) Oyundaki trajedileri benim nazarımda hak edilmiş ve bağıra çağıra gelen bir şey çünkü. Enselerindeki Pinkerton'lar gibi konuştum ama öyle - RDR2'nin geçtiği coğrafya outlaw kültürünün iyicene ölmekte olduğu Amerika'nın daha Doğu şeridinde kalan, outlaw olmanın fazla mantıklı olmadığı ve çok çabuk ölümle sonuçlanacağı bir coğrafya. Erdem ve ahlak timsali vs değilim kesinlikle. Haydut (outlaw) oldukları için onları hor görmüyorum ama oyun boyunca şaklabanca işler yapan şaklabanlar kervanının bir piyonu olarak varlık gösteriyormuş gibi düşünmem bu oyunu benim nazarımda bayağı düşürüyor - normalde yapımcının varsayımında "aile" ve "arkadaşlar" hissi üretip bu hissiyatı "badass outlaw with a gang" hissiyatı ile birleştirip bir sempati bileşeni geliştirmemiz beklenirken bende ürettiği sonuç "bırak artık şu lanet çeteyi Arthur", "Arthur neden bu kadar yumuşaksın/zayıfsın?", "neden muhalefet ettiğin bir işi bile açıkça kabul ediyorsun ve sabote etmek gibi kurnazlıklara bile yeltenmeden icra ediyorsun?" "hep aynı şeyleri yapıyoruz", "bu salaklar plantasyon sahipleriyle ikili oynayarak kendi mezarlarını kazıyorlar", "niye gidiyorlar ki tuzağa düşecekleri bariz tüm yaptıklarından sonra"; millet sonra o sırada bir karakter öldü diye çok üzülüyor; ben de "eden bulur; aptallar" diyorum. :) Normalde Arthur'un etkileyici olması gereken "badass outlaw with a gang" imajını da bu aslında sirk olan çete merkezli aptallık ve piyonluk silsilesi benim gözümde bozuyor (mesela RDR1'de gerçek ailesinin peşinde olan ama yalnız kurt takılan ve ancak ailesine ulaşma motivasyonuyla başkalarına piyonluk ve tetikçilik icra eden John Marston'ın "former badass outlaw who is truly alone this time" kurgusunu şahsen daha fazla tercih ediyorum). Mesela GTA IV oynarken oyun size herhangi bir seçim olmayan lineer hikaye anlatısı yapısına ve özellikle kuzeni üzerinden oluşan bazı hikayesel baskı ve yer yer başkalarına karşı zorunluluklara rağmen Niko'nun tehlikeli bir bağımsız suikastçi olduğunu ve yalnız bir kurt olarak etrafındaki dünya içerisinde seçimler yaptığını, müşteriler, ortaklar, müttefikler edindiğini - ya da yeri geldiğinde bunları ortadan kaldırdığını - duygusunu iyi geçiriyor. Niko size kanunun asla yetişemeyeceği, yolunu kaybetmiş, meleklikle iblislik arasında kalmış, kan davası ve para için kontrat alıp öldüren/iş bitiren, travmatik Bosna Savaşı deneyimlerini ve doğuştan katil becerisini fırsatlar ülkesi Amerika'da yeraltı dünyasının hizmetine bilinçli sunmuş ve günün sonunda işi bittiğinde bu hizmetini çekebilecek bağımsız bir karakter/profesyonel gibi hissettirmekte - Niko da zaten oyunda bir noktadan sonra kendisini böyle pazarlamakta, koşulları beğenmiyorsa "çıkarım" tarzı tavır koymakta ve devamlı fiyat sormakta. Niko savaştan başka hiçbir şeyden anlamayan bir Sırp göçmen olarak acımasız 2008 Krizi Amerikası'nda kuzenine üşüşen taşeron tefeciler ve Rus mafyası karşısında hayatta kalmanın yolunu ancak böyle karanlık bir yolda bulabilmiş gerçekten güçlü ve tehlikeli bir insan izlenimi vermekte ve duygusal yara almışlığının ve acımasızlığının temelinde kasabamızın hormonlu yan kesicisi Arthur'un mızmızlığının aksine iştirak ettiği gerçek bir harp ve soykırım konumlanmakta... (Niko Yugoslav Savaşları ve Srebrenitsa Katliamı deneyimlerinden ve niçin intikam peşinde olduğundan oyunda yer yer çok çarpıcı şekilde dem vurur; Dutch çetesinin Pinkertonları peşlerine takmış oyun öncesi off-screen aşırılıkları ve şaklabanlıkları yanında çok daha ciddi bir arkaplan söz konusudur). Yani RDR2 ile alakalı nihilist-kayıtsız, "bu sefer ki atla turumuzda ve çatışmamızda onlara ne olacağından gerçekten bana ne ki? Çoğunun ismini, cismini hatırlamıyorum bile, onlara kıymet veremiyorum" duygularınızda yalnız değilsiniz; RDR2 - buna metin/diyalog yazımı da dahil edersek - teknik anlamda oldukça başarılı ve çok iyi bir yapım ama benim nazarımda ne hikayesi, ne de karakterleri, ne de mekanları veya görevleri gerçekten çarpıcı ve müthiş. RDR2'nin teknik niteliği bile her zaman bir pozitif değil. Oyun çok gerçekçi ve aşırı imersif ama bu oyunu ayrıca hantallaştırıp kasıntılaştırıyor. Simülatörleştiriyor. Bir oyun nihayetinde oyundur; film veya kitap değildir. Oynanış kasıntılaştıkça en azından benim için bir noktadan sonra zevkinden gitmeye başlıyor (kasıntı imersiflikten sıkılmam da ayrıca Western temasından ve zaman periyodundan şahsen fazla hazzetmememin de ve haritanın büyük ölçüde boş kırsal oluşunun da etkisi var). GTA IV ve RDR1'de mesela gerçekçiler ve teknik olarak etkileyiciler ama bu işi RDR2 kadar abartmış değiller. Bir yığın kasıntı mekanik, kasıntı animasyonla, genelde sırf imersif olsun diye koyulmuş bir sürü kafa karıştırıcı unsurla dolu değiller. Matrak bir Hintli Youtuber inceleme videosunda RDR2 için aynen şu tabiri kullanmıştı: "An Overrated Masterpiece". Bence bu tanımlama RDR2'ye mükemmel uyuyor. Hatta benim açımdan daha çok, "An Overrated Technical Masterpiece", açıkladığım gibi teknik tarafı da yer yer bir oyun için fazla şişkin ve kasıntı olmasıyla en azından beni uyuz ediyor. Ben keyifle at sürmek istiyorum; "malnutrition" olmasın diye devamlı atı besleme, besleyecek erzak bulma stresine kapılmak değil. :) At bakımına bu kadar meraklı olsam işimi bırakır, kırsala yerleşir, bir çiftlikte at beslerim. Oyunsun sen. Oyun. :) |
| Oyunu oynadığında getirilen eleştirilerin ne kadar desteksiz olduğunu göreceksin. Halen daha vahşi batıda geçen bir oyunda at binmekten ve bu atın beslenmesi gerekliliğinden dem vuran, sırf eleştirmek için yapılmış eleştiriler bütünü. Toplasan oyunda elli saat harcamamışlardır. Beğenmedim, sevmiyorum deyip geçmek bu kadar zor olmamalı. Dönemi sevmiyorsundur falan ne bileyim kimse de silah dayamıyor ki Rdr 2'yi sevin diye. 8 yıl önce çıkmış bir oyunun bu kadar konuşturması bile bir şeylerin işareti aslında da, neyse. Ben nefes tüketmekten yoruldum. |
|
İlk söylediğiniz şeye, yani karakterler ve hikâye meselesine yüzde yüz katılıyorum hocam. Hatta galiba benim oyuna bir türlü bağlanamamamın temel sebebi de tam olarak bu. Chapter 2’nin ortalarını geçmiş, sonlarına yaklaşmış olmama rağmen kamptaki insanların hiçbiri bende ciddi bir merak veya yakınlık oluşturamadı. Çoğu bana kendi kendine salakça işlere girip bela açan, çok da derinliği olmayan, bayağı ve yer yer düpedüz aptal insanlar gibi geliyor. Teknik olarak yüzleri, animasyonları, kamptaki rutinleri muazzam ama ben hâlâ “sokakta görsem selam vermeyeceğim adamlarla kampta takılıyorum” hissinden çıkamıyorum. Niko Bellic örneğiniz de bence doğru. GTA IV’te Niko’nun kim olduğunu, ne istediğini ve neden yaptığını çok net anlayabiliyorsunuz. Bir amacı, geçmişi, öfkesi ve kendi iradesi var. Göreve giderken bile onun motivasyonunu yanınızda taşıyorsunuz. Arthur’da ise ben bunu bir türlü hissedemedim. Üstelik benim için mesele ana karakterin çok konuşması, çok karizmatik olması veya sürekli seçim yaptırması da değil. Ana karakterin tek kelime etmediği oyunlarda bile bazen kendinizi o karaktere teslim edebiliyorsunuz. Hikâye size yeterince güçlü bir amaç veriyor ve bir noktadan sonra o karakterin savaştığı şey sizin de meseleniz hâline geliyor. Onun karşısındaki tehdide karşı siz de heyecanlanıyor, öfkeleniyor, “hadi bunu bitirelim” diyorsunuz. Karakter konuşmasa bile siz onun yerini zihninizde dolduruyorsunuz. RDR2’de bende eksik kalan şey tam olarak bu hocam. Arthur’un ve çetenin mücadelesi bir türlü benim mücadelem hâline gelmiyor. Oyunun bana “bunlar senin insanların, bunların derdi senin derdin” hissini geçirmesi gerekiyor ama ben bunu alamıyorum. Dolayısıyla birisinin başı belaya girdiğinde, işler kötüye gittiğinde veya yeni bir bela olduğunda dramatik olarak etkilenmek yerine dışarıdan bakıp “yine ne yaptınız siz?” diyorum. Oyunun içine girmek yerine insanları uzaktan seyrediyorum. Normal şartlarda değil arkadaşlık kurmak, sakız almaktan bile çekineceğim karakterlerin aşırı gerçekçi hayat mücadeleleri beni içeriye çekemiyor. Disco Elysium veya Undertale gibi teknik olarak çok daha basit oyunları düşünün mesela. Birkaç satır diyalogla öyle bir bağlam ve karakter duygusu oluşturuyorlar ki gerisini zihniniz tamamlıyor. Bu mesela aşırı ilginç. RDR2'de zihnimde hiçbir şeye tamamlamaya yer yok gibi de hissediyorum. Oyun teknik olarak harika, teknik olarak zihnin tamamlamasına ihtiyaç bırakmayacak kadar her şey gösteriliyor; yüz ifadeleri, seslendirmeler, animasyonlar, kamp hayatı, küçük jestler… Her şey inanılmaz detaylı. Fakat gösterilen insanların kendileri bana geçmeyince bütün bu teknik mükemmellik bir noktadan sonra yalnızca teknik mükemmellik olarak kalıyor. Yani aslında evet; büyük bir sorun karakterler. Karakterlerin yapıları daha farklı olsaymış bence alacağım keyif de çok daha farklı olurmuş. Aşırı gerçekçilik konusunda ise size tamamen değil ama kısmen katılıyorum hocam. Ben açıkçası atla bağ kurmayı, onu beslemeyi, temizlemeyi, sadakat arttıkça bunun karşılığını almayı seviyorum. Oyunun bu tarafına hatta oldukça saygı duyuyorum. Rockstar’ın burada yaptığı şey çok bilinçli bir sanat ve tasarım tercihi; oyunu daha arcade yapmak yerine oyuncuyu bu dünyanın temposuna sokmak istemişler. Ben şahsen biraz daha arcade olmasını tercih ederdim ama bunu oyuna karşı temel bir eleştiri olarak görmüyorum. Bu tamamen benim zevkimle ilgili bir mesele ve fakat oyunlara sanat olarak da bakmaya gayret ediyorum. Yapımcıların almış olduğu bu sert tasarım kararına da saygı duyuyorum, oyunu böyle deneyim etmeye tamamen okayim. Bu durumu sanırım Cyberpunk'ta da yaşamıştım. Hatırlarsanız oyunun TPS olmaması ciddi eleştiri kaynağıydı. Fakat bunu bir tasarım kararı olarak benimsemiş, Cyberpunk'ın FPS için tasarlandığı fikrini kabullenmiş ve buna göre değerlendirerek oynamış ve keyif almıştım. Tabii hareket, nişan alma, siper alma, dönme, bir köşeyi alma veya bir görevi yeniden oynama gibi şeylerde bu gerçekçilik zaman zaman hantallığa dönüşüyor. Ben görevlerden önce save alıp istediğim gibi yapamadıysam yeniden denemeyi seven biriyim; RDR2 bu konuda pek oyuncu dostu değil. Ama tekrar söyleyeyim, benim oyunla asıl problemim bu değil. Dediğiniz nokta bence doğru. Sorun aslında karakterler ve onlarla kuramadığım bağ. İlk oynayışımda 30-35 saat vermişim, şimdi ikinci şans diye sıfırdan başlayıp üstüne 20 saat daha koymuşum. Buna rağmen hâlâ Arthur’un derdi benim derdim olmuyorsa, çevresindeki insanların başına ne geleceğini gerçekten merak etmiyorsam bir noktadan sonra devam etmekte zorlanıyorum. Belki 50-60 saat sonra bir şeyler çok güçlü şekilde oturacak. Ama bir oyunun beni o noktaya getirebilmek için önce onlarca saat sabır istemesi de benim açımdan başlı başına bir problem. Çünkü konu bu olunca kişisel hayatım beni başka keyif alabileceğim noktalara itiyor. Edit: Teknik anlamda düşününce oyunun hantallık kısımlarına da hak veriyorum. Bazen haritada yeni bir olay yaşandığında kendimi oraya gitmekten alıkoyduğumu hatırlıyorum. Bunun sebebi ise görevin benden yeni şeyler isteyecek olması ve bu istekleri gerçekleştirirken de yaşanacak olan animasyonların hantallığını artık istemiyor ve bir an önce ana hikayede devam etmek istiyor oluşum olmamdı. Bazen saklanmaya çalışırken bir anda kalkmalar, bir dağa çıkmaya çalışırken yuvarlanıp düşmeler, ata ufak bir kavis vermeye çalışırken saçmalaması ve farklı animasyonlar yapması gibi unsurlar da mevcuttu. |
|
@Zebercet benim eleştirim “vahşi batı oyununda niye ata biniyoruz, niye at besliyoruz” değil zaten. Hatta o tarafları sevdiğimi özellikle söyledim. Asıl derdim karakterler ve hikâyeyle bağ kuramamam. Ayrıca oyuna ilk sefer 30-35 saat, ikinci şansımda da 20 saat civarı vermişim. Buna rağmen hâlâ “yeterince oynamamışsındır” deniyorsa eleştiri yapabilmek için oyunu bitirme şartı koymuş oluyoruz. “Beğenmedim deyip geç” kısmına da katılmıyorum açıkçası. Forumun amacı biraz da neden beğenip neden beğenmediğimizi konuşmak zaten. RDR2’nin büyük ve önemli bir oyun olduğuna itirazım yok. Oyundan keyif alan ve seven herkes adına da gayet mutluyum. Mevzu taraf olmak veya birilerini oyundan soğutmak değil; farklı bakış açılarını ve fikirleri paylaşmak. |
Tamam da eleştiri dediğin şeyin iler tutar bir tarafı olur. Amacı oyuncuyu karakterle ve atıyla bütünleştirmek olan bir oyunu da hantal diye eleştirmezsin ki. Rockstar bilmiyor mu oyunun yapısının hantal olduğunu. Ya da oyuna yüzlerce saat harcayan adamlar rahatsız olmuyor bu durumdan da kıçından silah çıkarmak yerine atın sırtından silah almak için iki tuşa basmaya erinen sizler mi bunun mekaniksel bir hantallık olduğunu fark ediyorsunuz. Millet mal demek ki ne oynadığın farkında değil. Hayır kaç tane oyunda karakterle bağ kurdunuz da Arthur'un derdiyle dertlenemiyorum diyorsunuz. Sayısız oyun oynamışımdır, derdiyle dertlendiğim karakter sayısı belki bir elin parmağını geçmez. Sanırsın her oyunu karakterin dertleriyle dertlenmek için oynuyorsunuz da Rdr 2 bunu başaramadı. Derdiyle dertlenmek de ne demekse artık.Futbol oyununda sadece pas ve şuta basıyoruz, arada da kaleyi bulursak gol atıyoruz başka da bir şey yok demek gibi bir şey bu oyunun mekaniklerine getirilen eleştiriler. Rockstar bu oyunu bu şekilde yarattı ve on milyonlarca kişi de bu haliyle oynayıp beğendi. Beğenmediğiniz bir oyun için paragraf döşemenize gerek yok çünkü günün sonunda ne kadar derin analiz kastığınızı düşünseniz de yaptığınız eleştiriler "çünkü ben sevmedim" noktasında kalıyor. At tımarlamak istemiyorsanız yüzlerce oyun var oynayacağınız onlardan birini oynayıp sevebilirsiniz. |
|
Hocam ßütün Duyduklarınızı Unutun.. Sadece Oyunu Alin ve Kurun.. Önyargınızı , Oyunlardaki şecim türlerinizi bir kenara koyun. Türkçe yamayı Kurun. Yüksek grafik ayarlarında Sandalyenize uzanin ve Oyunu keşfedin.. ßizim söylememize gerek kalmayacak.. Oyunu ßizzati Siz Seviceksiniz. Oyunu sevmeme sebebiniz.. Oyunun Zamaninizdan cok şey alması olabilir.. |
|
Hocam ben oyunun mekanik tasarımını başlı başına kötü bulmuyorum. Bunu da belirtmeye çalıştım ancak yeniden belirteyim. Hantallığı şahsen hoşuma gitmiyor, biraz daha akıcı olmasını tercih ederdim ama bunun bilinçli bir tasarım ve sanat tercihi olduğunun farkındayım ve buna da saygı duyuyorum. At olayını ikinci söyleyişiniz ama ben at mekaniklerini sevdiğimi belirtmişim de zaten. Bir uzun paragraflarıma tekrar göz atın isterseniz. Benim oyundaki asıl problemim mekanikler değil; mekaniklerin de dahil olduğu hikaye + karakter + diğer bütün ögeleriyle oyunun 30-35 saatlik oynanışta ve iki kere farklı zaman aralıklarıyla şans verilmesinde beni içerisine çekememesi. “Karakterin derdiyle dertlenmek” kısmını da gayet ciddi söylüyorum. Hepimiz yıllardır oyun, film, kitap, dizi gibi tonla kurgu tüketiyoruz ve zamanla bizi neyin etkilediğine dair bir ölçümüz oluşuyor. Ben başka birçok oyunda birkaç saat içerisinde karakterin motivasyonunu anlayıp onun mücadelesini önemseyebiliyorken RDR2 bunu 30-35 saatte bende oluşturamadı. Bunun küçümsenecek veya “derdiyle dertlenmek de ne demek” denilecek bir tarafı olduğunu düşünmüyorum; hikâye anlatımının temel meselelerinden biri zaten seyirciyle/oyuncuyla bu bağı kurabilmek. “Rockstar böyle tasarladı, milyonlarca insan da sevdi” kısmı benim söylediğimi geçersiz kılmıyor. Oyunun çok başarılı olduğunu ve milyonların sevmesini zaten inkâr etmiyorum. Ben sadece neden bende çalışmadığını istişare etmek istiyorum. Yoksa mesele “ben sevmedim, o hâlde kötü oyun” demek değil; tam tersine farklı insanların aynı eserden neden farklı şeyler aldığı durumu. Oyundan bu kadar keyif almanıza da gerçekten sevindim. Ancak benim eleştirilerimi sürekli at mevzusuna ve “milyonlar sevdi, siz anlamadınız” noktasına indirgemek yerine söylediklerimin kendisine karşı bir argüman getirirseniz konuşalım |
| Tamam işte benim dediğime geliyor konu. Bu tamamen kişisel bir şey ve size geçmediyse bu tamamen sizinle alakalı oluyor o saatten sonra üzerine konuşmaya değmiyor. Çelişki oluşuyor çünkü. Bunu biz istersek otuz sayfa tartışalım hiçbir şey değişmeyecek, oyun size geçmemiş, nokta. Siz anlamadınız demiyorum aksine oyunun tasarımını anladığınız halde bu size geçmiyorsa orada iş artık bitmiş demektir. Slow burn hikaye anlatımı ve buna uygun mekaniksel hantallıkları seven birisi için Rdr 2 tüm zamanların en iyi oyunlarından biri. |
| Hikayeyi ben de beğenmedim çok at üzerinde gidiyorduk ne olduğunu da anlamadım Türkçe alt yazı şart bence. Ama oyun tam bir sanat eseri. Geçenlerde biraz oynadım yağmur yağdı bir dağın tepesine geldim o uzak mesafede yere yakın oluşan bulut kümesi güneşin onun içinden geçip yere yansıması o kadar uzaktan bu kadar detayın gözükmesi insanı hayran bırakıyor. Bence bu oyunda tek eksik biraz bulut animasyonları kötü gözüküyor onu haricinde diyecek bir şey yok. |
|
Oyun 4.chapter ile karakterlerin gerçek yüzlerini göstermeye başlıyordu sanırım. Oyundaki karakter animasyonları ağır, hikaye anlatımı da yavaş. Birde çok fazla karakterin hikayesine odaklanınca odağınız dağılmış olabilir. Bu tür oyunlarda ana hikayeden gitmek daha keyifli oluyor. İlk 3 chapterı oynadığınızda oyun size aslında çok birşey vermiyor. Hikayenin senaryosu ilerledikçe vurucu oluyor. Oyuna bağlananama sebebini anladım ve haklısın o konuda. W3 örneğindeki gibi bu oyun seni 2-3 saatte kendine bağlayacak rafine bir hikaye anlatısına sahip değil. Bu konudan bağımsız olarak şu da yanlış bir beklenti: herkes çok beğendi bende beğenmeliyim. Hayır beğenmeyebilirsiniz. Oyunun temposu ve yapısı gerçekçi olsun diye ağır kurgulanmış. Beğenmeyen de olabilir. Yani beklentiyi düşürmek iyi olabilir. Kamp işleri ve diğer yan hikayeleri olabildiğince es geçip ana hikayeden devam edin. Ben de sıkıldığım zaman böyle yapıyorum ve daha keyifli oluyor. |
1. sayfa
Öncelikle şunu söyleyeyim; oyunlarla yeni tanışmış veya sadece birkaç popüler yapım oynamış biri değilim. Bütün BioShock serisini bitirdim. Skyrim oynadım, Oblivion oynadım, Witcher oynadım. Dishonored'ları bitirdim. GTA IV, GTA V, San Andreas bitirdim. Half-Life'ları bitirdim. Mass Effect oynadım. Baldur's Gate'leri ayıla bayıla bitirdim. Daha sayamadığım birçok oyun da vardır; hikâye anlatan da oynadım, açık dünya da oynadım, immersive sim de oynadım, RPG de oynadım. Kısacası oyunun ne olduğunu bilen, oyun diline hâkim, bu penisi yıllardır yiyen biriyim. İyi bir oyuncu olduğuma ve bir oyunun benden ne istediğini az çok anlayabildiğime inanıyorum.
Ama Red Dead Redemption 2 ile bir türlü barışamadım. Ve bunun nedenini hâlâ tam anlayamıyorum.
Oyunun ilk PC versiyonu çıktığında şans vermiş, 30-35'inci saatlere kadar gelmiş fakat hâlâ karakterlerle ve hikâyeyle kendimde herhangi bir bağ hissedemediğim için bırakmıştım. Devam etmek istememiştim. Son günlerde ise oyuna yeniden şans vermek istedim ve ne yazık ki tekrar aynı şeyi yaşamaya başladım.
Aslında karşımdaki oyunun teknik olarak ne kadar iyi olduğunu görüyorum. Hatta bazı konularda alanının en iyisi, inanılmaz derecede iyi. Animasyonlar, ışıklandırma, çevre tasarımı, sesler, atların hareketleri, NPC detayları, dünyanın verdiği canlılık hissi... Prodüksiyon açısından bakınca Rockstar'ın ne kadar büyük bir iş çıkardığını inkâr etmek zaten saçmalık olur. Fakat oyunla yaklaşık 20 saat geçirdikten sonra da, 30-35 saate yaklaştığımda da aynı problem devam ediyor: Ben bu insanlarla hiçbir bağ kuramıyorum.
Arthur'la kuramıyorum. Çeteyle kuramıyorum. Dutch'la kuramıyorum. Etrafımdaki karakterlerin başına ne geleceğini gerçekten merak ettiğim bir noktaya bir türlü ulaşamıyorum. Arthur ve Dutch dışında hâlâ aklımda kalan doğru düzgün karakter yok. Belki oyuna daha çok zaman versem bu değişecek, fakat 25-30 saat bir oyuna zaman ayırdıktan sonra oyunun hâlâ bu yavaşlıkta ilerliyor olması normal mi? Benim için garip olan taraf da burada başlıyor. Çünkü başka oyunlarda bunun için 30 saat beklemem gerekmedi.
Witcher 3'te Bloody Baron görevlerini düşünün. Oyun size bir karakter veriyor ve birkaç saat içerisinde o adamdan hem nefret edebiliyor, hem ona acıyabiliyor, hem de yaptıklarını anlamaya çalışabiliyorsunuz. Görev bittiğinde sadece “quest tamamlandı” demiyorsunuz; o hikâyeyle ilgili kafanızda bir şey kalıyor. BioShock'ta dünya zaten daha ilk saatlerden sizi rahatsız etmeye başlıyor. Rapture'ın ne olduğunu, oradaki insanların başına ne geldiğini merak ediyorsunuz. BioShock 2'de Eleanor'la kurulan ilişki ilerledikçe yaptığınız şeylere başka gözle bakmaya başlıyorsunuz. Hikâye size sadece “şimdi buraya git, bunu vur” demiyor; yaptığınız şeyin nedenini içselleştiriyorsunuz.
Dishonored'da bile bunu çok daha güçlü yaşıyorum. Dunwall'da dolaşırken yalnızca görev yapmıyorum. Emily'yi kurtarmaya çalışıyorum, Corvo'nun başına gelenleri biliyorum, şehrin ne hâle geldiğini görüyorum. Birilerini öldürüp öldürmeme kararımın bile dünyanın atmosferine etkisi olduğunu hissediyorum. Samuel'in bana bakışı, Loyalistlerin ihaneti, Emily'yle olan ilişki... Bunların hepsi yaptığım işi kişisel hâle getiriyor. Yani Dishonored'da bir konağa girip bir hedefi ortadan kaldırırken yaptığım işi, Red Dead Redemption 2'de saatlerce at sürüp bir göreve gitmekten daha fazla içselleştirebiliyorum.
Skyrim'in ana hikâyesinin dünyanın en iyi yazılmış hikâyesi olduğunu kimse iddia etmez herhalde. Ama Dark Brotherhood görevlerinde bile beni şaşırtan, karakterlerle ilişkimi değiştiren, “ulan şimdi ne oldu?” dedirten anlar yaşadım. GTA V'te Trevor'ın Michael'ın hayatta olduğunu fark ettiği sahneyi düşünün. Trevor'la daha yeni yeni tanışıyoruz ama adamın Michael'ı televizyondaki bir cümleden tanıdığı anda karakterin bütün geçmişi, öfkesi ve Michael'la ilişkisi bir anda üzerinize geliyor.
Ben Red Dead Redemption 2'de bunun karşılığını bir türlü bulamadım. 35 saat geçmiş ve ben hâlâ atın üzerindeyim. Bir yere gidiyorum, birisiyle konuşuyorum, tekrar ata biniyorum, bir yere daha gidiyorum, çatışma çıkıyor, birilerini vuruyorum, kampıma dönüyorum. Sonra başka biri “Arthur, gel bir şey yapacağız” diyor ve tekrar ata biniyorum.
Ve bütün bunlar inanılmaz kaliteli yapılmış. Problem de zaten burada. Red Dead Redemption 2'yi oynarken bazen kendimi çok pahalı bir Jason Statham filmi izliyormuşum gibi hissediyorum. Film kötü mü? Hayır. Kamera güzel, oyuncular iyi, prodüksiyon pahalı, aksiyon profesyonel, tempo belli bir seviyenin üzerinde. Her şey son derece düzgün. Ama iki saat sonra bana ne kaldı?
Benim Red Dead Redemption 2 ile yaşadığım mesele tam olarak bu. Oyunun ne kadar iyi yapıldığını görüyorum ama bir türlü neden bu kadar iyi olduğunu hissedemiyorum. Ve burada “iyi yapılmış oyun” ile “iyi oyun” arasında benim için önemli bir fark oluşuyor. Bir oyunun yüz milyonlarca dolarlık prodüksiyona sahip olması, animasyonlarının inanılmaz olması, atın testislerinin hava durumuna göre tepki vermesi veya NPC'lerin sabah kalkıp işe gitmesi benim o oyunu başyapıt yapıyor mu?
Mesela yıllar önce oynadığım iki oyun var: Among the Sleep ve Spec Ops: The Line. Oyun olarak baktığınız zaman ikisi de son derece basit yapımlar. Among the Sleep'te kabaca bir bebek olarak yürüyüp etrafı keşfediyorsunuz. Spec Ops: The Line'a saf mekanik tarafından baktığınızda ise üçüncü şahıs kamera arkasından adam vurduğunuz oldukça standart bir shooter. En kaba tabirle birisi “bebek olarak yürüme simülasyonu”, diğeri de “adam vurma simülasyonu”. Ama bu oyunların bende bıraktığı şey mekaniklerinin ne kadar kompleks olduğu değil. Hikâyenin nasıl aktığı, temponun nasıl değiştiği ve oyunun ilerledikçe yaptığınız eylemlerin anlamını nasıl dönüştürdüğü. Among the Sleep'te dünyayı bir çocuğun gözünden görmenin altında başka bir şey olduğunu fark etmeye başladığınız anda, yaptığınız en basit yürüyüş bile başka bir anlama kavuşuyor. Spec Ops: The Line'da ise oyunun başında sıradan bir askeri shooter oynadığınızı düşünürken ilerledikçe yaptığınız eylemleri, karakterinizi, hatta oyuncu olarak kendi motivasyonunuzu sorgulamaya başlıyorsunuz.
Yani benim derdim oyun mekaniğinin basit olması değil. Oyunun bana verdiği eylem basit olabilir. Yürüme tuşuna basıyor olabilirim, ateş ediyor olabilirim, at sürüyor olabilirim. Ama hikâye ilerledikçe yaptığım şeyin anlamı değişiyorsa, ben o eylemi içselleştiriyorum. Spec Ops'ta tetiğe basmak oyunun başıyla sonu arasında aynı şey değil. Among the Sleep'te bir odadan diğerine yürümek bile hikâyeyi öğrendikçe aynı şey değil.
Red Dead Redemption 2'de ise benim yaşadığım problem şu: 30 saat sonra ata binmek hâlâ ata binmek. Göreve gitmek hâlâ göreve gitmek. Adam vurmak hâlâ adam vurmak. Hikâye, en azından benim geldiğim noktaya kadar, bu eylemlerin anlamını değiştirecek kadar beni yakalayamıyor. Konu sadece “hadi şu ata bin, şuraya git, şu adamla konuş, üç kişiyi vur, sonra geri dön” olmamalı. Bunlar ne kadar güzel animasyonlarla, ne kadar iyi seslendirmeyle, ne kadar pahalı bir prodüksiyonla sunulursa sunulsun, ben yaptığım şeyin arkasında bir ağırlık hissetmek istiyorum.
Bunların hepsi inanılmaz teknik başarılar. Ama ben oyun oynarken bir şey hissetmek istiyorum. Red Dead Redemption 2 ise bana sürekli ne kadar kaliteli olduğunu gösteriyor ama 30-35 saat sonunda hâlâ beni içine alamıyor. Bu yüzden yıllardır başlayıp başlayıp oyunu bitiremiyorum. Ve gerçekten merak ettiğim nokta şu: Problem bende mi? Yoksa Red Dead Redemption 2 gerçekten böyle bir oyun mu? Yani dünyanın gördüğü en inanılmaz prodüksiyonlardan biri, teknik anlamda olağanüstü bir başarı, fakat oyun olarak düşündüğümüzde insanların söylediği kadar kusursuz olmayabilir mi?
Belki de gerçekten bir Jason Statham filmi. Ne yapması gerekiyorsa çok iyi yapıyor. Son derece profesyonel, son derece pahalı, herkesin rahatlıkla tüketebileceği kadar iyi üretilmiş. Ve belki de insanların bu oyunu bu kadar sevmesinin nedeni de tam olarak bu.
Ben Red Dead Redemption 2'nin kötü bir oyun olduğunu söylemiyorum. Hatta kötü demek haksızlık olur. Ben sadece şunu söylüyorum: Bu oyunun teknik olarak ne kadar büyük bir başarı olduğunu görebiliyorum. Ama 35 saat sonra bile ona baktığımda “bu gerçekten çok iyi bir oyun” diyebildiğimden emin değilim.
Bunu ana konuya yazmaktan ziyade yeni konu ile sormak istedim çünkü bahsetmiş olduğum çerçevedeki fikirleri merak ediyorum. Red Dead Redemption gurmelerini buraya davet ediyorum. Oyunu oynarken ne hissettiniz? 30-35'inci saatlerde hissiyatınız neydi? Kaç saatte bitirdiniz ve oynarken yaşadığınız duygular nasıldı?
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye Ol Şimdi DeğilÜye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.