Arama butonu
Bu konudaki kullanıcılar: 4 misafir, 2 mobil kullanıcı
118
Cevap
22458
Tıklama
2
Öne Çıkarma
Ülke Ülke Film Önerileri (Çoğunlukla Bağımsız ve Az Bilinen Filmler)
M
13 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Bu konu altında Polonya, Çek ve Macar sinemasına ait beğendiğim filmleri paylaşacağım. Ayrıca bunların yanında Kuzey Avrupa, Rusya, Latin Amerika, Uzak Doğu ve çeşitli ülkelerden film önerileri de yapacağım. Amacım dünyada gizli saklı kalmış kaliteli filmler ve usta yönetmenlerin filmlerini tanıtmak. Bazen de belirli temaları işleyen filmleri bir arada verebilirim. Ekleme yaptıkça başlığı da değiştireceğim.

Doğu Avrupa ülkelerine ait filmler bana daha samimi geliyor. Sizlerin de beğeneceğinizi tahmin ediyorum çoğu filmi. Aslında ilkin sadece Polonya sineması için konu açacaktım, elim değmişken diğer iki ülkeyi de yazayım istedim.
Başka ülkelerin filmlerini merak edenler için,

Romanya Sineması;
http://forum.donanimhaber.com/m_52424944/tm.htm

Afrika Sineması;
http://forum.donanimhaber.com/m_65970289/tm.htm

Çek Yeni Dalgası;
http://forum.donanimhaber.com/m_71620018/tm.htm

Bu da konudaki filmlerin imdb listesi;

http://www.imdb.com/list/ls058359131/


Polonya Sinemasından Örnekler


Dzien swira (2002) - Marek Koterski


Hepimiz her gün aynı günü yaşamıyor muyuz aslında? Hayatımız tek günden ibaret değil mi? Kaygılarımız, dertlerimiz, pişmanlıklarımız, hepsiyle uğraşıyoruz her gün. Bir günü yaşıyoruz ve uyuyup yine aynı güne uyanıyoruz. Adam Miauczynski de bizden biri ama o belki de daha dertli.

Çağımızın modern hayatından sıkılmış, kendi yalnızlığını kendi seçmiş, neredeyse her daim bunalım içinde olan ve obsesif kompülsif bozukluğu hayatının büyük bir bölümünü kaplayan bir adamın trajikomik öyküsü. Filmde siyasete ve toplumun yozlaşmışlığına güzel giydirmeler var. Hem dramatik hem de absürt komedi olmayı başarabilmiş bir yapım. Ayrıca filmde obsesif kompulsif bozukluğu olan bir karakterin ele alınması, benim açımdan filmi daha ilgi çekici hâle getirdi. Mutlaka izlenmeli.

Sanatorium pod klepsydra - Kum Saati Sanatoryumu (1973)
< Resime gitmek için tıklayın >


Kum Saati Sanatoryum'una gelen Józef'in geçmişindeki anılarını, bölük bölük olarak, birbirleriyle iç içe geçmiş ve yer yer anlamsızlıklara kaçan biçimde izleriz. Sanatoryum'a ölmüş ya da ölmek üzere olan babası için gelmiştir, ki anılarını tetikleyen durumun bu olduğunu söyleyebiliriz. Jozef Sanatoryum'da gezdikçe farklı zaman dilimlerine yolculuk eder, bu zamanlar ne birbiriyle ilintilidir ne belli bir olay örgüsü vardır. Bu tür filmler için en önemli özellik de zaten bunları ustaca göstermektir. Jozef'in çocukluğunu dair anıları, çeşitli dinî simgeleri ve siyasî karakterleri de içerir, Aynı zamanda bilinçaltı cinselliğine de gönderme yapılmaktadır.

Jozef'in anıları, bize tatlı bir rüyayı değil kötü bir kâbusu hatırlatır. Ki bu yönüyle Santa Sangre'nin masalsı anlatımına sahiptir. Filmde yaratılan mekânlara hayran kaldım. Yalnız uyarmak gerek, karakterlere ve zaman aktarımlarına uyum sağlamak çok zor netice de birbirleriyle pek de alakalı olmayan olaylar arasında geçişler sağlanıyor. Polonya sinemasından, zaman kavramını yerle bir eden, izleyicinin bilincine saldıran, gerçeküstücü ve harika bir film. Yönetmen de takip edilmesi gereken bir yönetmen. Doğu Avrupa sineması hayranları ve izlemek isteyenler listeye alsın derim.

< Resime gitmek için tıklayın >
Rekopis znaleziony w Saragossie - Zaragoza'da Bulunmuş El Yazması (1965)
http://www.imdb.com/title/tt0059643/


Napolyon Savaşları döneminde, bir asker tesadüfen dedesi Alfons van Worden'in başından geçenlerin yazılı olduğu kitabı bulup, onu okumaya başlar. Filmin kalan kısmında Worden'in başından geçen tuhaf ve fantastik olaylara yer verilir. Olaylar İspanya'da geçmektedir. Madrid'e gitmek isteyen muhafız subay Worden'in karşılaştığı tuhaf olay ve karakterlerle birlikte yeni hikayeler ortaya çıkmaya başlar. Yani hikayeler hikayeleri doğurmaktadır ve bunların bir şekilde birbirleriyle ilişkisi vardır. Ayrıntılarını kaçırmadan, dikkatlice izlemeniz gereken gerçeküstücü bir film. Bir detayı kaçırırsanız filmin kalan kısmını anlamakta güçlük çekebilirsiniz. Zira oldukça fazla karakter ve iç içe geçmiş hikaye var. Hangi olay gerçek hangi olay fantezi, diye de düşünmesini sağlıyor film izleyicinin. Bunuel, "Saragossa filmini üç kez seyrettim. Bu benim için kesinlikle istisnai bir durumdu" demiştir.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0072446/
Ziemia obiecana - Vaadedilmiş Toprak (1975) - Andrzej Wajda


Sanayileşme döneminin yoğunlaştığı 1880'li yıllardayız. Burjuvaların zenginliklerine zenginlik kattığı, fabrikalar kurdukları işçileri en ağır şartlarda en düşük ücretlerle çalıştırdığı yıllar. Henüz sınıf kavramı çok belirgin, şimdiki kadar geçişken ve zayıf bir sınıf kavramı yok. Bildiğin fabrika ağababaları işçileri ölümüne çalıştırıyor. Filmde de bir Polonyalı, bir Alman ve bir Yahudi üç gencin fabrika kurma macerası işleniyor. Sanayi döneminin bitmesine yakın ve işçilerin akıllarının başlarına geldiği o yıllar çok güzel resmedilmiş.

Przesluchanie - Sorgu (1989) - Ryszard Bugajski

Polonya'da totaliterleşmeye yüz tutmuş komünist hükümet zamanında nedensiz yere insani olmayan bir şekilde tutuklanan insanların daha sonrasında hiç işlemedikleri suçları kabul etmeleri için amansız bir sorgulama sürecine alınmalarını konu ediniyor film. O dönemki sorgulamaların saçmalığını film en doğru şekilde anlatıyor. İşte bunlar hep Stalin. Ve Hitler, Mussolini, Franco. Komünist olduğunu iddia eden bir adamı faşistlerin arasında koyuyoruz ya ne güzel!

Dekalog | On Emir (1990 | 1989) | Krzysztof Kieslowski


Polonyalı yönetmen Kieslowski'nin en önemli yapıtlarından biri Dekalog'tur. Dekalog'un Türkçe karşılığı On Emir'dir. Adından da anlaşılacağı üzere Kutsal Kitap'ta yer alan Tanrı'nın on buyruğunu işler Kieslowski filmlerinde. Yönetmen bu seride On Emir'i çağımız insanının hayatına uyarlayarak anlatmıştır. Üstelik filmler din düzlemi üzerinde ilerlemez. Kutsal iradeden ziyade bireyin kendi öz iradesinin onun ahlâkına nasıl yön verdiğini gösterir Kieslowski. Bu yönüyle çağımız insanının hayatlarını kendi ahlâki kurallarının belirlediğini görürüz. Gerçekte de böyledir, bizi geri dönülmez yollara sokan seçimlerimiz, iyi ve kötüye, doğruya ve yanlışa bakış açımızdır. Kieslowski On Emir'i yalnızca isimleriyle almış ve onları insanların hayatlarına ahlâki değerleri belirlemede bir etken olarak göstermiştir. Ne var ki yönetmen asla ahlâk dersi vermeye kalkmaz, kimsenin inancını sorgulamaz. Kieslowski'nin bu serisini inançla yalnızca başlıklar itibarıyla ilişkilendirebiliriz, yönetmen filmlerinde kader etkenini her zaman kullanır ancak filmlerinde inanç konusunu alenen işlediğini görmedim.

Dekalog 1 / Dekalog, Jeden (1989)
“Senin Rabbin benim, benden başka Rabbin yoktur.”
http://www.imdb.com/title/tt0094982/


Kieslowski'nin Dekalog serisine büyük bir heyecanla başlamıştım. İlk bölümden çok ustaca bir film izleyeceğimi düşünüyordum. Fakat ilk bölüm benim için hayal kırıklığı yaratmıştı, yine de başarılı bir yönetmenliğin de tadını çıkarmıştım. Hayal kırıklığına uğratmasının sebebi, inançsız insanları hiçe saymasıydı. İnanmak zorunda olduğumuzu, yüzeysel bir aktarımla yapmasıydı. Fakat yönetmenin dar görüşlü bir insan olduğunu da sanmıyorum.
Babasıyla birlikte yaşayan Pawel'in kısa hikayesini izliyoruz ilk bölümde. Baba maddeci, Tanrı'ya inanmıyor. Babanın kız kardeşi ona inançsız olduğu için kızıyor ve on yaşındaki Pawel'e babasının bu yaptığının yanlış bir şey olduğunu aşılıyor. Baba yalnızca bilime güveniyor, kaderi ya da Tanrı'yı geleceği düşünürken hesaplarının içine katmıyor. Filmin temasını oluşturan düşünce yerine gelecek elbet, bu yüzden mürekkep şişesi düşüyor, mürekkep akıyor. Bilimin hesaplamaları hiç ediliyor. Ve inanca doğru zorunlu bir yolculuk başlıyor. Pawel'in inançsız babasının adının Krzysztof (yönetmenin de adı) olması ayrıca güzeldir

Dekalog 2 / Dekalog, Dwa (1990)
“Tanrı’nın ismini boş yere ağzına almayacaksın.”
http://www.imdb.com/title/tt0094984/


Bu bölüm güzeldi. Kieslowski'nin filmlerinde karakterleri, karakterlerin arasındaki ilişkileri aşamalı olarak işlediğini görürüz. Bu yüzden ilkin "Noluyo lan" desek de, zamanla filmin öyküsünü yerleşmiş oluruz fark etmeden.
Filmde genç bir kadın, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan kocasının durumunu, onun hekiminden ısrarla öğrenmek istemektedir. Hekim onun yaşayıp yaşayamayacağını söyleyemez. Kadının ısrarının nedeni, gerçekten kocasının durumunu merak etmesi midir, yoksa işin altında başka olaylar mı vardır? Merak içinde, kadere etki etmek istemeyen doktor ile kadının soğuk iletişimine tanık oluruz.

Dekalog 3 / Dekalog, Trzy (1990)
“Şabat gününü hatırla ve onun kutsallığını kolla.”
http://www.imdb.com/title/tt0094985/


Karamsar, kasvetli bir film. Noel akşamıdır, fakat bu eğlenme akşamında eğlenemeyen insanları izleriz. Taksi şöforü olan Janusz, bir dostu olan Ewa'nın onun kocasının kaybolduğunu söylemesi üzerine onu aramaya çıkmalarını izleriz. Ewa'nın kocası gariptir ki hiçbir yerde değildir, onu ararlarken bazı gerçeklerin açığa çıkmasına da tanık oluruz. Zaman ilerler, Şabat günü sona ermektedir.

Dekalog 4 / Dekalog, Cztery (1990)
“Anne ve babana saygılı davranacaksın.”
http://www.imdb.com/title/tt0094986/


Dekalogların en ağırı, en vurucusu, en etkileyicisi. Anka ve babası, onun annesinin ölümünden beri birlikte yaşamaktadırlar. Birbirleriyle çok iyi anlaşmaktadırlar. Bir mektup vardır. Üzerinde ben öldükten sonra aç yazmaktadır. Mektup açılmalıdır. Pandora'nın kutusu misali kötülükler çıkacak ve düzenli hayatı yerle bir mi edecektir. Belli ki düzenli gerçekler yerlerinden sökülecektir.

Dekalog 5 / Dekalog, Piec (1990)
“Öldürmeyeceksin.”
(25 dakika eklenmiş hâli Krótki film o zabijaniu/Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'dir.)
http://www.imdb.com/title/tt0094987/


Öldürmeyeceksin işlenir bu filmde. Bölümün adından da anlaşılacağı üzere bir cinayet olacaktır. Biz cinayet öncesi ve sonrasını izleriniz. Peki bir tane mi cinayet işlenmektedir aslında? Filmin havası gördüğüm en karamsar hava. Resmen bunalıma girdim.

Dekalog 6 / Dekalog, Szesc (1990)
“Zina yapmayacaksın\ Eşini aldatmayacaksın.”
(25 dakika eklenmiş hâli Krótki film o milosci/Aşk Üzerine Kısa Bir Film'dir.)
http://www.imdb.com/title/tt0094988/


Postanede çalışan, kendi hâlinde bir hayat süren Tomek karşı apartmandaki Magda'yı gözlemektedir. Tanımadığı kadına aşık olmuştur. Filmde aşkın insanlar üzerindeki farklı yansıyışlarına tanık oluruz. Hayal kırıklıklarıyla dolu insanlardır aslında izlediklerimiz.

Dekalog 7 / Dekalog, Siedem (1990)
“Çalmayacaksin.”
http://www.imdb.com/title/tt0094989/


Çalmayacaksın emrine karşılık sıradan bir hırsızlık hikayesi izleyeceğinizi sanmayın. Genç bir anne ve onun kızı ama ona annelik yapan onu gerçek annesinden çalan da küçük kızın anneannesidir. Sahiplenilmesi gereken şey bir eşya değil bir insandır. Dünyadaki en büyük hırsızlık bir anneyle kızının arasındaki sevgiyi çalmaktır herhalde.

Dekalog 8 / Dekalog, Osiem (1990)
“Yalan yere şahitlik yapmayacaksın.”
http://www.imdb.com/title/tt0094990/


Kieslowski'nin bu kısa filmler arasındaki ustalık eseri bu film olsa gerek. Zofia, üniversitede Etik dersi veren bir hocadır. Elzbieta da onun dersine katılmak isteyen Polonya kökenli Amerikalı bir araştırmacıdır. Zofia gençlere ahlakın ne olduğunu anlatarak onlara kendilerini tanıma imkanı vermektedir. Ya onun geçmişindeki, onun ahlakını sarsıcı bir olay gün ışığına çıkarsa, onunla yeniden yüzleşmeye hazır olacak mıdır? Bu kez insan içindeki iyiliği göstermek zorundadır hem de din ne derse desin.

Dekalog 9 / Dekalog, Dziewiec (1990)
“Komşunun karısına göz dikmeyeceksin.”
http://www.imdb.com/title/tt0094991/


Roman iktidarsızlık sorunu olduğunu öğrenir. Bunu karısı Hanka'ya söylemeye çekinir. Söyledikten sonra bile karısı aralarındaki aşkın cinsellikten öte olduğunu söyler ve onu asla terk etmeyeceğini belirtir.

Dekalog 10 / Dekalog, Dziesiec (1989)
“Komşunun malına göz dikmeyeceksin.”
http://www.imdb.com/title/tt0094983/


Bu bölümde güzeldi. Birbirine zıt karaktere sahip iki kardeş babaları öldükten sonra bir araya gelirler. Babalarından onlara borçlarından başka pek bir şey kalmamıştır. Bir de babalarının hayatını harcadığı bir pul koleksiyonu vardır. Ancak çocuklar koleksiyonun değerini tahmin edememişlerdir.



Dolandırıcılık, rüşvet her şey var filmde. Bir düğünde geçiyor film. Votka desen gırla tüketiliyor. Herkes küfelik olmuş, eğlencenin b.kunu çıkartıyorlar adeta. Düğün devam ederken arkada da gelinin babası tam bir kördüğüm hâline gelen bir olayı düzeltme çabası içinde oradan oraya koşuşturuyor. Kafası güzel bir film. Temposunun yüksekliğinin yanında o kadar çok alkol tükettiler ki oturduğum yerde yemin ediyorum ben sarhoş oldum :D Polonya'dan harika bir kara komedi. İzleyiniz efendim.

Dom zly - Karanlık Ev (2009) - Wojciech Smarzowski


İki farklı zaman diliminde geçen filmde, ilk zaman dilimi, bir hayvan bilimci olan Srodon'un bir çiftlikte çalışmaya gitmeden önce konakladığı bir evde geçiyor, diğer zaman dilimi de bu evde gerçekleşen cinayet gecesini aydınlatmaya çalışan polisler ve katil zanlısının o geceyi canlandırmak için olay mahallinde bir araya gelmeleriyle geçiyor. Oldukça gerilimli olan filmin özellikle son kısımlarda meydana gelen kargaşasını ayrı bir sevdim. Filmin, Polonya'daki bürokratik ve politik yapıya olan eleştirileri de usulca yerine gönderiliyor.



Polonyalı yönetmen Andrzej Munk'un son filmi. Filmi tamamlayamadan ölmüş. Filmde II. Dünya Savaşı'nda toplama kampında müfettişlik yapmış bir kadının savaştan sonra, bir gemide kamptaki esirlerden biriyle karşılaşması ve o günlere geri dönmesi işleniyor. Tamamlanmadığı hâlde başarılı bir film olmuş.


Toplumu, toplumsal yapıyı, insanlar arasındaki ilişkileri, tren dolaylı anlatımıyla anlatan güzel bir film. Tavsiye ederim.

Andrej Wajda Savaş Filmleri Üçlemesi

Pokolenie - Bir Nesil (1955) - Andrzej Wajda - Polonya


Wajda'nın savaş üçlemesinin ilk filmi. Bu filmde de Nazi işgali altındaki Polonya'da, gençlerin, Halkın Muhafızları adındaki komünist örgüte katılmaları ve ülkelerini muhafaza etmeye çalışmaları anlatılıyor. Bu işgâl zamanında Polonya'daki bazı kesimin Almanlara destek oluşu, ülkelerini savunanlara karşı gestaponun yanında yer almaları, kısacası hainlikleri de gösteriliyor. Wajda'nın ilk uzun metrajı. Buna rağmen gayet başarılıydı. Roman Polanski de daha donunu toplayamayan bir çocukken, Wajda'nın filminde oynamış. Kim derdi ki öyle bir tipten, iyi bir yönetmen çıkacak.

Kanal (1957) - Andrzej Wajda - Polonya


Film 1944'teki Nazi işgali altındaki Polonya'da geçiyor. Bulundukları bölgeyi savunmakla görevli bir müfrezeye, şehrin merkezine gitmeleri için talimat gönderilmiştir. Müfrezenin merkeze gitmeleri için kullanabilecekleri tek yol kanalizasyondur. Filmde savaşın insanın ruh hâli üzerindeki tahribatını ustaca gösteren bir yol olmuş. Kapalı alanda neredeyse akıllarını yitirme noktasına gelen ve çıkış yol bulmakta zorlanan, yollarını kaybeden askerlerin durumlarını izliyoruz. Bu hâliyle sıradan bir savaş filminden çok farklı olmuş. Savaşta yenilen kısmın nasıl köşeye sıkışıp, çaresiz kaldığını en iyi yolla betimlemiş film.

Popiól i diament - Küller ve Elmaslar (1958) - Andrzej Wajda - Polonya


Harika bir savaş sonrası hava yaratmış yönetmen. Filmin konusu da şöyle, II. Dünya Savaşı sona ermiş, Alman Hükümeti hezimetini resmen kabul etmiştir. Bu dönemde Polonya'da geçen filmde, milliyetçi bir militan olan Maciek'in komünist bir lideri öldürme görevini yerine getirmesi işleniyor. Savaşın etkisinden sıyrılmaya çalışan bir ülke ve bunun bir kişinin üzerine yansıtılabilmiş olması çok iyiydi.
Bir de meraklısı olursa eklemek gerek, bu film Martin Scorsese ve René Clair'in en beğendiği filmler arasındaymış.

Przypadek - Kör Talih (1987) - Krzysztof Kieslowski




Witek’in filmin başında hayatıyla ilgili üç tane başlangıç görürüz ve film boyunca bu başlangıçlar sırasıyla devam etme şansı bulacaktır. Fakat her halükârda kaderden kurtuluş yoktur.
Seçimlerin kaderi etkilediğini gösteren, hayatımıza seçimlerimizin yön verdiğini gösteren belki de ilk filmlerden biri. Filmde dönemin Polonya'sındaki siyasi karmaşalar ve iç meselelerden de epey yararlanılmış. Esasında sinemaya farklı bir bakış açısı kazandırmış özgün bir yapım, ama filmin yarısından sonra kafamızdaki bulanıklık berraklaşmaya başlıyor. Tavsiyemdir. Bir de Mr. Nobody denilen filmde, bu filmden esinlenmenin ötesi bir şekilde yararlanılmıştır.

Pora umierac - Ölmek Zamanı (2007) - Dorota Kedzierzawska
< Resime gitmek için tıklayın >


Kocası ölmüş, koca evinde köpeğiyle birlikte yalnız kalmış yaşlı bir kadını, yaşlılıkta yalnız kalmanın verdiği acıyı anlatıyor film. Ölme Zamanı, anlattıklarını en iyi şekilde ifade eden renkte, siyah-beyaz. Ayrıca tüm filmi tek başına götüren kadın oyuncu rolünü en harika şekilde yerine getirmiş. Duygusal film arayanlar kaçırmasın derim ancak film çok durgun gelebilir. Sanırım unutulmaya da yüz tutmuş bir film, bende değişik bir etkisi oldu, izleyecek olanlar umarım beğenir. İzlediğim en iyi dram filmlerinden biri.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0478175/
Jestem - Varlığım (2005) - Dorota Kedzierzawska

Annesinin terk ettiği çocuğun hayatta kalma mücadelesi. Etkileyici bir dram.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt1808045/
Czarny czwartek. Janek Wisniewski padl - Kara Perşembe, Janek Wisniewski Düşer (2011)


Polonya'nın tarihine Kara Perşembe olarak giren olayda, et ve gıda fiyatlarının anormal şekilde zamlanmasıyla birlikte tersane işçilerinin greve başlamaları ve ardından yürüyüş yapmaları sonucu, hükümet orduyu eylem yapanların üstüne salıyor ve vur emri veriyor. Ordu da hiç gözünü kırpmadan düşman olarak belledikleri kendi halkının üzerine ateş açıyor. Ölenler kimin umrunda tabii, onların tankına, hükümet binalarına saldırılmış esas önemli olan da bu (!) Olaylarda 45 kişi ölmüş resmi kayıtlara göre. O hak arayan insanların üzerlerine ateş açılmasını ve gözaltına alınanların işkenceye maruz kalmasını izlerken insan öyle sinir oluyor ki. İzleyin, böyle durumlarda hükümette ne konuşuluyormuş onları da görmüş olursunuz.



İzlediğim Nazi belgeselinde, Nazilerin işgal ettiği ülkelerdeki yerel halk tarafından da Yahudilerin katledildiği söyleniyordu. Belki buna Polonya da dahildir. Film de buna yönelik çekilmiş. Ama tarihsel bir gerçektir demek yanlış olabilir. Zaten yönetmenin de tarihsel bir gerçek vermek gibi bir amacı yok. Tamamen senaryodan ibaret. Fakat böylesi bir konu 'senaryodan ibaret' sözünü aşar gibi geliyor bana. Ki filmin etkisiyle Polonyalıları barbar olarak gördüğümü söyleyebilirim. Ve gerçekten böyle şeyler yaşanmışsa vay insanlığın hâline. Film fena değildi. II. Dünya Savaşı'nın günümüze yansıyan etkilerini merak edenler izlesin derim. Ayriyeten Türkiye'de böyle bir film çekilse yönetmeni linç ederlerdi herhalde.

Seksmisja - Seks Görevi (1984)



'91 yılında hibernasyon adında bir deneye iki erkek denek seçilir. Bu denekler dondurularak uyutulacak ve üç yıl sonra uyandırılacaklardır. Deneyde umulmadık bir durum gerçekleşir. İki denek uyandıklarında ne üç yıl sonrasındadırlar ne de dünyada onlardan başka erkek kalmıştır. Kadınların iktidarındaki dünyada, erkek cinsiyetine çok yabancı olan kadınlarla, iki adam arasında tuhaf olaylar gerçekleşecektir. Feministleri kızdıracak bir film:) Kadınların erkeklere karşı beslediği faşist duyguları da çok iyi yansıtmışlar. Bilim-kurgu ve mizahı buluşturan, yapım yılını da göz önünde bulundurunca oldukça iyi ve eğlenceli bir yapım olan bu film çıkmış ortaya. İzleme listenize alın derim.

Nóz w wodzie - Sudaki Bıçak (1962) - Roman Polanski

Bir çiftin otostopçu bir genci tekne gezisine davet etmelerini ve sonrasında yaşanan gerilimli anları işliyor film. Polanski'nin en beğendiğim filmlerindendir. Psikolojik gerilim filmlerinden hoşlananlara tavsiye ederim.

Trois couleurs: Blanc | Üç Renk: Beyaz (1994) | Krzysztof Kieslowski


Filmin konusu şöyle, Fransız Dominique, Polonyalı kocası Karol'u iktidarsız olduğundan dolayı boşamaktadır. Karol ise karısını çok sevmektedir ve her ne pahasına olursa olsun onu geri kazanmaya çalışmaktadır. Aklında seyirciyi de şaşırtacak bir plan vardır. Beyaz, eşitliği daha doğrusu Doğu Avrupa ile Batı Avrupa arasındaki eşitsizliği anlatıyor bir bakıma. Daha da ileri gidersek iktidarsız Karol Polonya'yı, ne istediği belli olmayan kadın Fransa'yı temsil etmektedir. Üçlemenin diğer iki filmini Fransız yapımı olduklarından dolayı paylaşmıyorum. Kırmızı ve Mavi de izlenmeli fakat benim en beğendiğim Beyaz'dı.

Katyn - Katyn Katliamı (2007) - Wajda


Bu film diğer 2. Dünya Filmlerini konu edinen filmlerden farklı olarak bize Polonya'nın ve Polonyalıların savaştaki durumunu göstermiş. Benim için bilgilendirici bir film oldu. Bilgilendirici olduğu kadar etkileyiciydi de. Filmin konusu ise, Polonya subaylarının SSCB'deki Katyn toplama kampında katledilmesi.



Şeytan çarpması konusunu farklı bir şekilde işleyen bir film. Tam olarak beklediğim bu değildi belki ama sonlara doğru istediğim şekli aldı film. Biraz Bergman'ın filmlerini andırdı. İzlenmeli.

Cztery noce z Anna - Anna İle Dört Gece (2008)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt1225290/


Krematoryumda çalışan orta yaşlı, saf, bir adam karşı komşusu Anna'ya aşık oluyor. Filmin adından da anlaşıldığı üzere dört gününü onda geçiriyor hem de ondan habersiz. Evin bir üyesiymiş gibi davranıyor. Yalnız filmde iki farklı zaman dilimi var. Sanki o iki zaman dilimi ve iki olay oturtulamamış gibi ya da adam o olaydan sonra aşık oluyor kadına. Filmde bir belirsizlik ya da bir hata var gibi. Diyalog çok az olmasına rağmen adamın saf aşkı çok güzel anlatılmış. Zaten bazı şeyler diyalogsuz anlatıldığında başarılı oluyor. Krótki film o milosci filmini sevenler bu filmi de sevebilir. İzlenmeli.

< Resime gitmek için tıklayın >
Czlowiek z marmuru - Mermer Adam (1977) - Andrzej Wajda
http://www.imdb.com/title/tt0075902/


Bir kadın tez konusu olarak eski dönem Polonyası'nda yaşamış işçi önderlerinden biri olan Mateusz Birkut hakkında bir film yapmak istiyor. Birkut 1950'lerde başka bir yönetmenin onu keşfetmesi sayesinde işçilerin önderi konumuna gelmiş bir adam. Tez için film çeken kadın Birkut'un yakınlarına, dostlarına ulaşarak onun hakkında ve akıbetiyle ilgili bilgiler topluyor. Deneyimsiz bir yönetmen adayının çektiği zorlukları da görmüş oluyoruz. Film 1950'lerin Polonyası'ndaki siyasi atmosfere de alttan alta göndermeler yapıyor. Wajda'nın iyi filmlerinden.


Babasından dayak yiyen, okulda da sorunları olan ve kendini yaşlı bir köpeğin yanında iyi hisseden ergenlik dönemindeki bir çocuğun hikayesi. Sepya tonunda çarpıcı, 25 dakikalık bir kısa film. Muhakkak izleyin.



Edi ve Jureczek eskicilik yaparak geçinen ve aynı barakada yaşayan iki iyi dosttur. Jureczek kekeme ve saf bir tiptir, daha iyi bir hayatı olmadığından sürekli şikayet eder. Edi de hurda toplarken çöplükte bulduğu eski kitapları alıp okumaktadır. Kitaplarla arası bayağı iyidir. Edi'nin kendi hayatını sorgulaması, dünyada ne için var olduğunu anlamaması üzerine kurulu bir film. Gerçekten de insan var olmaktan sıkılmışsa, onu bu dünyada tutacak bir sebep yoksa, insan ne ile nasıl yaşar, hayata nasıl tutunur. Öykünün kalan kısmı da bunu anlatabilmek için yazılmış olsa gerek. İzlenmesi gereken bir dramatik film.


Sztuczki - Küçük Oyunlar (2007)

Çok farklı bir havası var filmin. Babalarının terk ettiği annesi ve ablasıyla yaşayan küçük çocuğun başından geçenler veriliyor. Ablası ve küçük kardeşi bazı durumlarda yardıma ihtiyacı olan insanlara şansın yönünü çevirmeye çalışıyorlar. Aynı şeyi babalarının da kendilerine geri dönmesi için yapabilecekler mi?


Les possédés - Ecinniler (1988) - Wajda


Dostoyevski'nin romanından uyarlanmış film. Wajda filmlerini çok severim ama bu filmi uykulu ve yorgun olarak izlemekle hata ettim sanırım. Daha iyisini beklerdim. Yine de fena değildi. Zaten 900 sayfalık bir kitap iki saate yakın bir sürede nasıl işlenebilir ki. Belki daha uygun bir zamanımda yeniden izlerim. Görüntü yönetmenliği çok iyiydi.

Bez konca - Sonsuz (1985)

Unutmadan, bu film de izlenmeli. Kieslowski'nin iyi filmlerinden. Kocası ölen bir kadının psikolojik durumunu işliyor diyelim.


Symetria (2003)


Çok önceden izlediğim için filmi net bir şekilde hatırlamıyorum ama hapse düşen bir gencin hapishanede geçirdiği değişimi konu ediniyordu diyebilirim. Beğendiğim filmlerdendir.



]Konuya eklemeler yapacağım daha sonra. Eksiğim, hatam olmuşsa kusura bakmayın. İyi seyirler.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 17:18:29 >

M
13 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

quote:

Orijinalden alıntı: TheBearGrylls

hollywood sinemasına alıştık biz hocam bu filmler kötü geliyo bize ama izlemek lazım tabii

Hollywood da bir yere kadar ama. Artık kendini tekrar eder oldular. Hem zaten Hollywood sırf ticari mantıkla işleyen bir mekanizma ama buradaki gibi filmler kendilerini sanatlarına adamış insanların eserleri. Şimdi bu filmlerde sanat sanat içindir gibi bir durum da yok. İnsanların hislerini doyuran, yalnızlığını, tükenmişliğini anlatan ama çok farklı yollarla daha da etkileyici olarak anlatan filmler. Benim size tavsiyem mesela şu Werckmeister harmóniák filmine bir bakmanız. En azından bir deneyin, etkileneceğinize eminim. Sonra devamı da gelir. Tamam böyle insanı çok zorlayan, soyutluğa kaçan filmler de var ama Werckmeister harmóniák gibi filmler insanı derinden etkiliyor emin olun. Fragmanını da paylaşayım;



zenmate eklentiniz yoksa buradan izleyebilirsiniz,

http://www.izlesene.com/video/werckmeister-harmonies-fragmani/6130941


Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
13 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Tayvan Sinemasından Örnekler


Yi yi (2000) - Edward Yang

Tam istediğim türde bir film. Dört kişilik bir aile ve onların etkileşimde bulunduğu kişiler arasında, sessiz sedasız ilerliyor film. Özellikle ailedekilerin bir 'aile' olabilmelerinden öte birbirleriyle ilgilenmeden, iletişim kurmadan ayrı hayatları olan dört birey gibi yaşamaları dikkat çekici. Filme modern bir ağıt da diyebiliriz. Zaten karakterler hayatlarından bıkmış ve her gün aynı güne uyanmaktan nasıl da bıktıklarını dile getiriyorlar. Rastgele yaşadıkları olaylar da hayatın ne kadar sıkıcı ve b.ktan olduğunu gösteriyor. Film üç saat fakat inanın hiç sıkılmadım. İnsanlara tutulan bir ayna gibi çünkü film. İzleyicisiyle duygu iletişimi kuruyor. İzlediğim en iyi filmlerdendir.

Kong bu fen zi - Korku Salanlar (1986) - Edward Yang
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0091355/

Yönetmenin Yi yi (2000) filmi kadar olmasa da gayet başarılı bir film olmuş. Senaryo olarak Haneke'nin 71 Fragmente... filmine benziyor az çok. Birbirleriyle ilgisi olmayan insanların birbirlerinin hayatlarına etki etmeleri işleniyor denebilir genel olarak. ayet etkileyici bir yapıt.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0109066/
Ai qing wan sui - Yaşasın Aşk (1994) - Ming-liang Tsai

Tayvanlı yönetmen Ming-liang Tsai'nin filmi, boş bir binada birbirlerinden habersiz var olan üç insanın, birbirleriyle olan ilişkilerini olabildiğince durağan biçimde ele alıyor. Karakterler, tükenmiş, hayatta çalışmaktan, uyumaktan, sevişmekten başka bir şeyleri kalmamış, bıkkın tiplerden oluşuyor. Sabrı olmayan izlemesin derim ama bence çok sağlam bir film. Aklıma bu filmden sonra çekilmiş olan Bin Jip gelmedi değil.


Ming-liang Tsai'nin tarzını çok beğendim. Bir apartmanda komşu olan ama birbirlerinden habersiz iki kişinin aralarında, tesisat sorunu yüzünden üst katın zemininde bir delik açılmasıyla, tuhaf bir iletişim başlıyor. Açılan o delikle kurulan iletişim, komşuluk ilişkilerine bir gönderme olsa gerek. Absürt komedi demek yerinde olacaktır. Yönetmenin en sevdiğim filmi bu oldu. Özellikle sonuna hayran kaldım :).

< Resime gitmek için tıklayın >
Qing shao nian nuo zha (1992) - Ming-liang Tsai
http://www.imdb.com/title/tt0103935/

Tsai Ming-liang anlattığı şeyleri çok gizli kapaklı anlatıyor. Mesela filmdeki tüm karakterler konuşuyor ama asıl karakter suskun. O karakter de babası taksi şoförlüğü yapan ve üniversite sınavına hazırlanan ama boşluğa düşmüş bir genç olan Hsiao Kang. Bu ailenin yaşadıklarının yanında küçük hırsızlıklar yaparak geçinen iki kişilik çetenin icraatları da gösteriliyor. Bu çetedeki adamla Kang ve babasının yolunun birbiriyle kesişmesinden sonra sessiz bir intikam öyküsü işlemeye başlıyor. Herkesin seveceği bir film değil. Yönetmen günümüz insanlarını çok iyi anlatan, karakterlerin yapılarını tamı tamına oturtan bir yönetmen ve olayları anlatış şekli çok güzel. Mesela diyeyim ki Antonioni seven Ming liang'ı sever. Ya da Heneke'yi seven ya da Kaurismaki'yi seven.

< Resime gitmek için tıklayın >
Ni na bian ji dian - Orada Saat Kaç? (2001) - Ming-liang Tsai
http://www.imdb.com/title/tt0269746
/
Fransa'ya gidecek olan bir kadın işportacıdan saat alır. İşportacı pek belli etmese de kadından hoşlanır. Kadın Fransa'ya gittikten sonra bütün saatlerini Fransa'ya göre ayarlar. Hatta Fransız filmleri izlemeye başlar. Bu da gayet hoş bir iletişimsizlik filmidir.


Kapanacak olan eski bir sinema salonu, 1966 yapımı Dragon Inn filmini, orada gösterime sokulacak son film olarak yayınlamaktadır. Filme gelen kişi sayısı çok azdır fakat gelenler de filmle değil başka şeylerle ilgilenmektedir. Yine insanlar arasındaki iletişim kopukluğunu sessiz ve gizli kapaklı anlattığı bir filmi yönetmenin, bir de eski sinemaya saygı iletisi veriyor.



Yönetmenin bu filmini herkes kaldıramayabilir. Filmdeki ilişkiler belki çoğu kişiye ters gelebilir. Bazı sahnelerin çok karanlık olması rahatsız edebilir ama sessizlikle insan ilişkileri üzerine çok şey anlatan bir film. Motor kazasından sonra omzuna dayanılmaz ağrı giren oğul, karısıyla tüm ilişkisini kesmiş ve cinsel yönelimini başka yerlerde arayan baba ve cinsel tatmin peşinde olan anne filmin karakterleri. Bunların arasındaki soğuk ilişkiyi izliyoruz. Bence epey iyi bir film ama herkese öneremiyorum.


İtalyan Sinemasından Örnekler


Michelangelo Antonioni
İletişimsizlik Üçlemesi

L'avventura - Serüven (1960) - Michelangelo Antonioni


Ana, sevgilisi Sandro ve en yakın arkadaşı Claudia'nın da içinde bulunduğu bir kalabalık Akdeniz'e doğru yat gezisine çıkarlar. Oldukça modern insanlardan oluşan bu kalabalıktaki Ana sevgilisine karşı olan aşkını sorgulamaktadır. Amansız bir kayboluşla devam eden film, çağımız insanına farklı biçimde bakmaya uğraşır. Film aynı zamanda değişmeye başlayan bir topluma ve daha ziyade zengin kısmın yozlaşan ahlaki değerlerine gönderme niteliğindedir.

Cannes'da gösterildiğinde seyirci tarafından yuhalanmış fakat daha sonra yapılan en iyi film listelerinde üst sıralarda yerini bulmuş bir film Serüven. Ben de hakkının yendiğini düşünüyorum. Antonioni'nin sinemada ayrı bir yeri var bence. Onun önemsizleştirme anlatım biçimi, filmini önemli kılıyor. Bu filmi de benim en sevdiğim filmidir. Epey önce izlemiştim ve ilk izlediğimde ben de değerini anlayamamıştım. Büyük ihtimal yeniden izleyeceğim.

La Notte - Gece (1961) - Michelangelo Antonioni
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0054130/

Bir yazarla evli olan genç bir kadının, kocasına olan sevgisinin tükendiğine dair şüphelerinin artmasıyla, ruhsal yönden kendini çökmüş hissetmesini anlatıyor film. Bir mutlu, bir üzgün olan kadının duygusal geçişleri filmin akışını belirliyor. Bir arkadaşlarının parti davetlerine giden çiftin ilişkilerinin kaderi de filme adını veren bu gecede belirleniyor. Aynı gecede yazarın karısına dışsal görünüm bakımından benzeyen ve fakat kadının kocasına olan aşkının aktarıldığı diğer kadın filmin hikâyesinde de önemli bir yerde duruyor. Film aynı zamanda şehirleşmeye dair olan ayrıntıları içermekle birlikte yine şehirleşmenin birey üzerinde yarattığı endişe duygusu veriliyor (uçak sesleri, çok katlı apartmanlar, keskin mimari hatları olan yapılar filmde önemli bir yer kaplıyor).

L'eclisse - Batan Güneş (1962) - Michelangelo Antonioni


Oldukça sıcak bir havada geçtiğini anladığımız, kasvetli bir odada, bir ayrılık sahnesiyle başlıyor film. Israrcı bir aşk isteğine karşılık bir terk ediş demek daha doğru olabilir bu uzunca sahne için. Daha sonra Vittoria adındaki genç çevirmen kızımızın hissi bir boşluk içinde İtalya'nın sert mimari çizgileri olan kentinde gezişini ve bir şeyler arayışını izliyoruz. Yönetmenin kamerayı kullanışı; kişilere ve olaylara odaklayışı, oldukça etkili bir sinema dilini ön plâna çıkartıyor.

Antonioni'nin filmlerini biraz da olsa Bergman filmlerine benzetiyorum. Fakat Antonioni'yi diğer yönetmenlerden ayıran çok güçlü ve özgün bir anlatım biçimi var. Bizi bir olaya odaklıyor. O yavaş akan olayın içerisinde o olaya uyum sağlıyoruz. Neden sonra o olaydan kopartıyor bizi. Sonra ana karakterle başbaşa bırakıyor. Ana karakterden de kopartıyor bizi ve ona yabancılaşıyoruz. Unutuyoruz o olay veya karakteri. Çok seviyorum yönetmenin bu anlatımını. Bir de bu filmde sermaye çağının yansıması var, kentleşme var. Mimari açıdan çok başarılı mekânlar yaratılmış.

Il Deserto Rosso - Kızıl Çöl (1964) - Michelangelo Antonioni


Şehir hayatını yansıtan mekân tasarımının öne çıktığı, şehir hayatının, birey üzerinde yarattığı endişeyi, korkuyu yansıtan fakat daha özelde bir kadının içsel hezeyanlarına, arayışına, sevgisiz kalışına vurgu yapan çok başarılı bir film. Kadının sanki etrafında kötü bir şeyler olduğunu sezinlediğinde bunun gerilim yaratan seslerle desteklenmesi başarılı sahneler çıkmasına neden olmuş. Çok belirgin bir konu ekseninde dönmüyor film, daha çok karakter odaklı ilerliyor.

Antonioni, sıkı sinema takipçilerine çok şey katacak kendine has üslûp sahibi bir yönetmen.

La meglio gioventù - Gençliğin En İyisi (2003) - Marco Tullio Giordana


Film tam 366 dakika yani yaklaşık 6,5 saat sürüyor.
Filmden kısaca bahsedecek olursam; ( 1966'dan 2003'e ) iki erkek kardeşin ve bu kardeşlerin etki ettiği insanların, ailelerin dahası İtalya'nın hayatı konu ediliyor filmde. Filmdeki her karakter oldukça güzel irdelenmiş. 6 saatin sonunda kendini onların hayatının içinde sanabilirsiniz. İzlediğim en iyi filmlerden bir tanesi. Destansı bir başyapıt!

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0238891/
I cento passi - 100 Adım (2000) - Marco Tullio Giordana

İtalya'nın Sicilya bölgesinde, mafyaların hüküm sürdüğü bir semtte, mafyalara alaycı bir şekilde kafa tutan kısmi-sosyalist Peppino Impastato'nun öyküsü. Yönetmenden daha iyi bir film bekliyordum ama yine de güzeldi. Tavsiye edilir.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 13 Ağustos 2015; 0:30:25 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Sinema forumu olarak ne kadar ilgi çekici bir konu oldu ve takip edenler var mıdır bilmiyorum ama ben paylaşıma devam ediyorum. Umarım yararı dokunuyordur konunun.



Rus sineması için hazırladığım imdb listesi;
http://www.imdb.com/list/ls058357980/

Rus Sinemasından Örnekler


Voskhozhdeniye - Tırmanış (1977) - Larisa Shepitko
< Resime gitmek için tıklayın >


1942 yılında, Belarus’un ormanlık alanında işgalci Almanlar ile onlarla işbirliği yapan Ruslardan kaçan, ülkesine sadık ve ülkeleri için düşmanlarla, açlıkla, hastalıkla ve soğukla mücadele eden bir grup Rus partizan hikâyenin karakterleri. Hikâye açlıktan bitap düşen grubun içlerinden iki kişiyi yemek bulmaları için, yakınlardaki bir çiftliğe göndermeleriyle başlıyor. Birbirlerini kardeş olarak kabul etmiş iki askerin ilerleyen bölümlerde savaş içinde değişen psikolojilerinin ve bunların karakter tahlillerinin ustalıkla işlendiğini görüyoruz. Filmde çok önemli ayrıntılar var. Gerçekçilikten epey nasibini almış, dramatik hâlleri ustaca vermeyi başarabilmiş bir yapım.


Film boyunca Rybak'ı vatansever, güçlü bir karakter gibi görürken Sotnikov'u tam tersi görüyorduk. Ama filmin sonunda onların yakalanıp da sorguya çekildiklerinde, Sotnikov'un onurunu ve vatan sevgisini kendi hayatına dahi değişmediğini görüyoruz. Oysa Rybak ölmek istemiyor, yalnızca kendini düşünüp bencillik ediyor. Özellikle asılmadan önceki manevrası insanı uyuz eden cinsten. Bizim Sotnikov'umuz ise asılacak olan diğer 4 kişi için kendini öne sürmüştü.


Film bir kadın yönetmenin gözünden izleyiciyle buluşuyor. Bir savaş filmini bir kadının anlatmış olması ilgi çekici geldi bana ve bu konuda çok başarılı olmuş. Ayrıca zaten bir romandan uyarlama olan film izleyende Rus edebiyatından bir eser okuyormuş hissi veriyor. Bir başyapıt!

Utomlennye solntsem - Güneş Yanığı (1994) - Nikita Mikhalkov



1936 Rusyası. Kahraman General Kotov ve geniş ailesindeki fertlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ve karakterleri tanıyoruz önce. Mizahi yapıda filmin ilk bölümleri. Aile gayet de mutlu. Derken eski bir arkadaş çıkageliyor; Mitya. Geçmişte Kotov'un karısı ile bir aşk yaşadıkları belli. Aile üyeleri de onu görür görmez mutluluktan uçuyorlar. Aralarında bir tek Kotov tedirgin. Onu tanıyor. Mitya kendini sevdiriyor aileye, mutlu ancak bir o kadar da düşünceli. Film ikinci bölümde çözülmeye başlıyor. O yüzden daha fazla anlatmayayım tadı kaçmasın. Yalnızca Rusların geçmişine bir ağıt niteliği olan bu başyapıtı izlemenizi öneririm. Filmin çok farklı bir dokusu var. Yönetmen aynı zamanda general Kotov rolünde oynuyor hem de ne oynamak. Film aynı zamanda en iyi intikam öykülerinden birini anlatıyor.

Şunları da demek gerek. Stalin o dönemlerde birçok kişinin canını alan ve Hitler'den bu yönden farksız bir diktatörmüş. Büyük Temizlik adı altında bir operasyon yapılmış. NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) yani Sovyet Rusya'nın gizli polis teşkilati gibi bir şeymiş. Bu teşkilat aracılığıyla parti içi muhalefetler Stalin'in emri ile öldürülmüş. Ve daha milyonlarca kişi öldürülmüş. Filmle alakalı olduğu için yazıyorum. Zafere giden yolda her şey mübahtır anlayışı anlaşılan hiçbir zaman değişmeyecek. Hangi düşünce sistemi insanın canını kıymayı haklı gösterebilir ki. Bir de filmden bağımsız olarak, Stalin'in 40.000 Polonyalı'yı öldürme emri verdiği tarihe Katyn Katliamı olarak geçen olayı konu edinen Katyn filmini de izlemenizi öneririm. II. Dünya Savaşı'ndaki ölüm istatistiklerini yalnızca Hitler'in üzerine yıkılıyor ama o kadar çok hasta beyin var ki.

Film her şeyiyle mükemmel!

Beloe solntse pustyni (1970) - Beyaz Çöl Güneşi


Sukhov Rusya İç Savaşı'nda Kızıl Ordu'nun emrinde bir askerdir. Kısa bir süre sonra karısına kavuşmayı hayal eder fakat yeni bir görevle uçsuz çöllerde kalma süresi uzar. Ordu Abdullah adındaki bir haydutun bölgesine girmiştir ve Abdullah bölgeyi terk eder. Oradan gitmeden de haremindeki on bir kadından ikisini onlarla başka kimse beraber olmasın diye öldürür fakat diğerlerini öldüremeden oradan uzaklaşır. Sukhov'a da kalan peçeli, çarşaflı kadınları koruma görevi verilir. Bu görevi biraz gönülsüz üstlenen Sukhov oranın azılı haydutlarından olan Abdullah gibi bir belayı başına almıştır ve filmin geri kalanında mizahi bir anlatımla iki tarafın birbirleriyle olan mücadelesi anlatılır.

O coğrafyaya dair bilgiler veren, mizahi olarak tatmin edici, Rus klasiklerinden.

Ballada o soldate - Askerin Türküsü (1959)



Alyosha savaş esnasında iki tankı uçurur. Bunun karşılığında ona madalya verilecektir ama o bunun yerine eve annesine görmek için gitmeyi ister. Yaptığı kahramanlığa karşı ona eve gitmesi için iki günlüğüne izin verilir. Filmin geri kalanında II. Dünya Savaşı sırasında zorluklar içerisindeki Sovyet Rusya'da Alyosha'nın evine olan yolculuğunu izleriz. Bu yolculukta Alyosha ve Shura'nın tren yolculuğunda gelişen aşklarına tanık oluruz. Yine savaş ile aşk konusunu iç içe sokan lirik bir film. Rusya'dan çıkmış bir klasik olarak gösteriliyor. O tarihe göre şaşırtıcı sahneler epey fazla. Rusya dünyanın önde gelen sinema sektörlerindenmiş o zaman. Mosfilm sağ olsun

Yalnız Sovyet Rusya döneminde çekilen filmler genelde çaktırmadan milliyetçi ve devletçi olabiliyor. Bu filmde mesela savaşın Rusya'daki halkın üzerine olan etkisi fazlaca dramatikleştirilmiş. Ayrıca her diktatörlükte olduğu gibi bir zamanların Sosyalist rejimle yönetilen Rusya'da da sanata sansür gelmiş, bunun gibi olmayan devlete aleyhte olduğu düşünülen çoğu film yıllarca yasaklanmış.

Brilliantovaya ruka - Pırlanta Kol (1969)



Film yurt dışına gezi için çıkan Senya'nın bir yanlış anlaşılma sonucu kaçakçılık işine bulaşmasını anlatıyor. Adamı iş yapacakları adamla karıştırıyorlar, değerli madenleri Senya'nın koluna alçıyla yerleştiriyorlar. Polis saf karaktere sahip Senya sayesinde gerçek kaçakçılara ulaşmaya çalışıyor. Kaçakçılar da Senya'nın kolundaki alçıyı çıkartmaya uğraşıyorlar. Yer yer komedi şaklabanlık boyutuna varsa da genel olarak güzeldi.

Vor - Hırsız (1997)



Bir adamın çocukluk anısını dinleriz bu filmde. Çocuğun babası ölmüştür, annesiyle beraber koca dünyada yalnız kalmışlardır. Bir gün trende asker kılığında dolaşan fakat amacı hırsızlık yapmak olan Tolyan ile karşılaşırlar. Tolyan, Sanya'nın annesi Katya ile birlikte olur. Artık birbirlerine aşık olmuşlardır, Sanya ise ona kötü davranan Tolyan'ı kabullenmek zorundadır. Onun hırsız olduğunu bilmeyen Katya da bu durumu öğrendikten sonra bile ona aşık olduğundan dolayı Toylan'ı terk edemez. Sanya Tolyan'ı ilk başlarda babası olarak kabul etmez fakat Tolyan onu güçlü bir adam yapmaya çalışmaktadır ve zamanla Sanya onu gerçek babasının yerine ikame edebilecektir.

Kül ve kahve tonlarındaki dram ve Rus filmlerinden hoşlananlara öneririm. Harika bir film değil, eksik noktaları var ama ben yine de beğendim.

Neskolko dney iz zhizni I.I. Oblomova - İ.İ. Oblomov’un Hayatından Birkaç Gün (1980)


I.A. Goncharov'un "Oblomov" adlı romanından uyarlanan filmde, hayatlarımızın önemli bir amaca hizmet etmediğini düşünen dahası diğer insanlar gibi gündelik işleri yapsam ne olur, elime ne geçer, düşüncesine sahip Oblomov'un kısa hikayesi anlatılıyor. lya Ilyich için uzanmak ne hasta birinin zorunluluğu, ne yorgun bir insanın dinlenme ihtiyacı, ne de uyuşuk birine mutluluk vermesi gibi bir durum değildi: Bu onun normal haliydi. Filmin görsel açıdan başarılı olduğunu ve filmde hayata dair pek çok şey ifade edildiğini söyleyebilirim.

Elena (2011) - Andrey Zvyagintsev

Hafızalara kazınan Vozvrashchenie (2003) filminin yönetmeninden yine onun tarzında, durağan ve son derece doğal bir yapım.

Hemşirelikten emekli Elena, zengin kocasıyla sanki evli değillermiş gibi soğuk bir hayat sürmektedir. Elena'nın önceki evliliğinden bir oğlu, kocasının da kızı vardır. Adamın kızı sorumsuzdur. Elena'nınki de bir aile kurmuştur fakat bir işi yoktur. Ve Elena'nın torununu, askere gitmesini engellemek için paralı üniversiteye göndermek zorundadırlar. Kendi maddi güçleri yetmediği için, kocaya başvurulur. Fakat zengin koca, Elena'nın oğlunun ailesinin sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu yüzden onlara para vermez. Bir gün adam kalp krizi geçirir. Artık son günleri gelmiştir. Ama hâlâ onlara yardım etmekte direnir. Elena ne yapacaktır?

Karganın ötüşleriyle başlayan film sessiz sedasız ve donuk bir şekilde ilerliyor ama o donukluğun altında acayip bir hareketlilik var. Karganın ilk başta ötmesi de kötü şeylerin olacağının habercisi.

Italyanets - İtalyan (2005)


Rus yapımı film İtalyan, Rusya'nın fakir bir bölgesindeki yetimhanede geçiyor. Vanya Solntsev adındaki bir çocuğu, para karşılığı evlat edinmek için İtalyan bir çift yurda geliyor. Yetimhanenin sahibi paragöz kadın çocukların ne düşündüklerini önemsemeksizin sırf para kazanmak için çocukları bu şekilde satıyor. Önceden evlat verilen bir çocuğun annesi, çocuğunu görmek için yetimhaneye geliyor ama onun evlat edinildiğini öğrendiğinde büyük bir pişmanlık duyuyor. Bu durumdan etkilenen Vanya da annesini bulma kararı alıyor. Güzel bir film. Rusya'nın yoksulluğunu, hiç yaşanılası bir yer olmadığını, insanlarının da en az kendisi kadar soğuk olduğunu göstermekte. Tavsiye edilir.

Krylya - Kanatlar (1966) - Larisa Shepitko


Krylya (Kanatlar), 1966, Rus yapımı, kadın yönetmen Larisa Shepitko'nun filmi. Savaş sonrası Rusya'sında geçiyor. Katı bir karaktere sahip olan, öğretmen Nadya'yı yakından inceliyor film. Özellikle son sahneler çok başarılı. Yönetmen 41 yaşında bir trafik kazasında ölmüş. Eğer ki erkenden ölmeseymiş çok daha iyi filmler çekebilirmiş. Voskhozhdeniye filmi bile onun ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu gösteriyor.

Konuyu hazırlarken epey uğraştım ama herhangi bir hata varsa şimdiden affola :).





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 13 Ağustos 2015; 0:32:53 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Kuzey Avrupa Sinemasından Örnekler
Kuzey Avrupa filmlerini tuttuğum imdb listesi;
http://www.imdb.com/list/ls058788051/


Den brysomme mannen - Sorun Yaratan Adam (2006) - Norveç


İzlediğim en iyi filmlerden biridir 'Sorun Yaratan Adam'. [Anti ütopik (distopik) bir film diyebiliriz.] Bende çok değişik duygular uyandıran, kendi hayatımda da sorun yaratan adam olduğumu düşündüren pek şahane bir filmdir. Herkesin kendi hayatına uydurduğu, içten içe benimsediği filmler vardır, bu film de benim için öyledir.
Filmin içeriğine gelecek olursak, epey dolu bir film olduğunu söyleyebiliriz. Modern insanı, modern toplumu, mutsuzluk altyapısı üzerinde eleştiren bir yapım. Filmdeki insanlar yaptıkları hiçbir şeyden keyif almıyorlar. Yaptıkları şeyleri -yedikleri yemekler, ev düzenlemeleri, çalıştıkları iş- sadece yapmak için yapıyorlar. Sorun yaratan adamımız ise birdenbire kendini bulduğu bu ruhsuz dünyada bir şeylerin yolunda gitmediğini seziyor ve bunca ruhsuz insanın içinde mutluluğun kaynağına ulaşmaya çalışıyor. Bir bakıma mutluluğun kaynağını da sorgulatan, pek çok konuda düşündürten bir film.
Filmi izleyenlerden ricam, filmdeki imgelemeleri ve ayrıntıları göz ardı etmemeleri, filmdeki depresif havayı iyice teneffüs etmeleridir.

Nói albínói - Buzdan hayaller (2003) - Dagur Kári - İzlanda

Küçük bir kasabada, küçücük hayalleriyle sıkışıp kalmış Nói'nin oradan kurtulma isteği işleniyor filmde. Bu filmin benim için yeri ayrıdır, en sevdiğim filmlerdendir.

Püha Tõnu kiusamine - Aziz Tony'nin Günahı (2009) Veiko Õunpuu - Estonya
< Resime gitmek için tıklayın >



Kuzey Avrupa'dan yine buz gibi bir film.

İçimi parça parça etti. Her sahne, her verilmek istenen şey, dünyanın kıyameti yaşıyor olduğu, biz yaşayanlarınsa tamamen ereksiz, hırslarının kurbanı olmuş yaratıklar olduğumuz, anlattıklarını oturduğumuz yerden bizi çok fena dürterek anlatması, oyunculuklar, filmin kül rengi olması, sorgulatması, zorlaması, kabusların içine bizi zorla tıkması her şeyiyle mükemmeldi.

Kelimelere sığmayacak bir film, izleyip tatmak gerekir. Öyle güzel çekilmiş ki, her sahne, her yüz izleyiciye kanından veriliyor. Filmin baş kahramanıyla tamamen bütünleştirdim kendimi. Onun birkaç bölümlük hayatından parçalara bulaştım film boyunca. İçi kararmış insanların yaşadığı, kapkaranlık dünyada çırpınan, kuru bir toprakta çırpınan bir balık gibi. İnancınızı, her şeye inancınızı kaybederek. Sevginin, aşkın bu kıyamette imkansız olduğunu ama bunlar için nafile çırpındığımızı nasıl da güzel aktarıyor film. İçsel bunalım, içimizdeki dünyanın çöküşü; kapkaranlık bir dünyaya dönüşmesi, giderek ölmesi, insanın pazara çıkartılması. Herhalde Altın Çağımız bu olsa gerek.

Aynı zamanda ahlâkı, vicdanı sorguluyor. İyiyi arıyor ama bulmak ne mümkün. Ve tabii saf bir kapitalizm eleştirisi var (hem de filmin geneline yayılmış yoğun bir eleştiri, insanların nasıl hayvanlaştığı çok başarılı aktarılmış). Dünyayı yıkıma uğratan her şey yani. Gerçek üstücü anlatım genel olarak hakim diyebilirim. Ve kullanılan mecaz yollu anlatımlar öyle anlamlı ki. Bir de Bela Tarr severlerin bu filmi de seveceğini düşünüyorum.

Sügisball - Sonbahar Balosu (2007) - Veiko Õunpuu - Estonya

Aynı şehirde yaşayan, aynı dertlere sahip olan insanların hayatlarından kesitleri, karamsar bir hava ile veriyor izleyiciye yönetmen. Karısının terk ettiği ve kendini bir türlü toparlayamayan bir adam, vestiyerlik yapan, yakınları tarafından küçümsenen başka bir adam, elit tabakadan olan birbirleriyle bir türlü anlaşamadıkları hâlde evliliklerini sürdüren bir çift, alkolik kocasını terk etmiş, küçük kızıyla hayata tek başına tutunmaya çalışan bir kadın ve yaşlanmış, yalnızlaşmış bir adam filmin karakterleri. Onların mutsuzluklarıyla, umutsuzluklarıyla hüzünlendiriyor film. Çok da güzel bir yapısı var.

Spoorloos - Kayboluş (1988) - Hollanda

Filmin başından sonuna bir gizem var. Aslında bu film ne o Hollywood'un kullandığı gizemle ne de şaşırtıcı sonla ilgili bir film. Filmin derisinin altına girdiğinizde bambaşka ve derin duygu ve düşüncelerle karşılaşıyorsunuz. Ben filmi bitirdikten yarım saat sonra filmin önemini ve vermek istediği şeyin ne kadar anlamlı olduğunu fark ettim. Gerçekten detaylarla örülmüş bir film. Eğer sonunda 'E ne oldu şimdi' diye soracak olursanız filmi 'USA' yapımlarıyla karıştırıyorsunuz demektir. Bu film gerçekten başka, öncü ve ilham verici. İzlemeyen, farklı bir sinema tecrübesi edinmek isteyenlere öneririm. Konusu da birbirlerini seven bir çift olan Rex ve Sakia'nın çıktıkları tatilde yaşanan beklenmedik bir olaydan sonrası anlatılıyor. Muhakkak izleyin.
Fimle ilgili yazdığım ayrıntılı bir açıklama;

"-Dün gece de aynı kabusu gördüm. -Altın bir yumurta içindeydin ve dışarı çıkamıyordun. Boşlukta kendi başına sonsuza kadar yüzüyordun. Evet, yalnızlık dayanılmaz bir şey. -Hayır. Bu sefer boşlukta yüzen bir başka altın yumurta daha vardı. Çarpışacak olsaydık, herşey sona erecekti." "St. Come'daki ev adeta bir tutku. Kusursuz olduğu için bir tutku haline geldi. Kafanda bir fikirle başlıyorsun. Bir adım atıyorsun. Sonra ikinci bir adım. Kısa zamanda boğazına kadar gergin bir işe bulaştığını anlıyorsun. Ancak bu önemli olmuyor. Getireceği zevki düşünüp katlanıyorsun." "Bazan sağ olduğunu hayal ediyorum. Uzaklarda bir yerlerde. Çok mutlu. O zaman bir karar vermem gerekiyor. Ya yaşadığını düşünmeye devam edip hiç haber almayacağım ondan,... veya hayalimde öldürüp neler olduğunu bulacağım. Yani, hayalimde öldürdüm onu." "16 yaşındayken, bir şey keşfettim. Herkes böyle şeyler düşünür, ama kimse atlamaz. Şöyle dedim kendime: "Atladığını hayal et." Atlamayacağım önceden yazılmış mıdır? Yapmayacağım nasıl yazılmış olabilir? Böylece, önceden yazılmış olana karşı çıkmak isteyen biri, atlamalıdır. Ve atladım. O atlayış ilahi bir olaydı. Sol kolumu ve iki parmağımı kırdım. Neden mi atladım? Kişiliğimdeki hafif bir anormallik yüzünden. Etrafımdakilerin sezemeyeceği bir özellik bu. Tıp ansiklopedilerinde bunu bulabilirsiniz. Yeni baskılarında "sosyopat" başlığı altında." Bu diyaloglar filmle ilgili çok önemli diyaloglar.
Bir de şunları söylemek isterim; Adam çocukluğunda geçirdiği deneyimi hayatında uygulamaya başlıyor. Kaderin akışını bozuyor. Böyle olmayacaksa böyle olacaktır diyerek, kaderde olmayanı yapıyor. Rex ve Saskia birbirlerine aşık. Hatta hiç ayrılmayacaklarına dair yemin ediyorlar. Onların kaderleri bu. Derken psikopat adamımız geliyor ve onları birbirinden -önce- ayırıyor. Kaderin yönünü değiştirdikten sonra neler olacağına bakıyor. Bu onun en önemli tecrübesi olacak. Rex de adamımıza yardım ediyor bir bakıma. Saskia ortada bir tek neden bile yokken ortadan kayboldu ve onun kayboluşuna dair hiçbir açıklama yok. Rex artık Saskia'nın varlığını değil, onun neden yok olduğunu merak ediyor. Ve bu onda bir tutku haline geliyor. Psikopatımız da bu durumdan gayet keyifli. Kendisi artık bir Tanrı bile diyebiliriz. Kaderi yoluna koyabilmek için Rex'i yönetiyor. Baştaki iki altın yumurtayı düşünelim. Saskia hep o yumurtanın içinde tek başına kapalı kalıyordu. Diğer yumurta ilk kez onun son kabusunda ortaya çıkmıştı. İşte psikopat Saskia'yı aldı, tabuta kapattı ve gömdü. Rex de ona ne olduğunu öğrenmek istemiyor mu? Bu kadar çok istiyorsa Saskia'yla aynı deneyimi yaşamalı ve diğer yumurtaya da o girmeli. İşte psikopatımız tam burada kaderi yoluna sokuyor. Ve ikisi ancak ölümde bir araya gelebiliyorlar.
Adam çocukluğunda hiç alakası yokken kendiliğinden atlamıştı balkondan. Ve hiç olmayacakken Saskia'yı öldürdü. Tren raydan çıkınca da Saskia'ya ne olduğunu sorgulayan biri çıktı. Ve adam bozduğu yola Rex'i de soktu.
Bu arada adamın klostrofobi hastası olması filmin sonuyla ya da geneliyle pek alakalı değil gibi geldi ama olabilir de.


Karakter (1997) - Hollanda

En iyi yabancı film dalında Oscar ödülü sahibi.

1920'lerin Hollanda'sında geçen film, gayrımeşru olarak dünyaya gelen Jacob'un, babası Dreverhaven'ın ona karşı zalimce davranmasına karşın tüm bunların karşısında sessiz kalmayı uygun gören annesi Joba ile birlikte azimli yükselişini konu ediniyor film.

İzlediğim en iyi filmler arasına girdi. Gerek filmin ilerleyişi, gerek çekim teknikleri, gerek muazzam oyunculuklar ve filmin anlatmak istedikleriyle dört dörtlük bir yapım olmuş. Filmde üç önemli karakter var. Bunlardan biri sert mizacı, zalimliği ve tecrübeleriyle başarı sağlamış Dreverhaven, ikincisi Dreverhaven'ın hizmetçisiyken onun tecavüzüne uğrayıp, Jacob'u dünyaya getiren, ve tüm bu olanlara, hayata karşı sessiz kalan Joba ile tamamen olumlu bir mizaca, hırssız azme, çalışkanlığa sahip olan Jacob. Film bu üçlünün nitelikli ve güçlü karakterleri üzerinde gitmiş.
Jacob'u bu denli azimli olmasının nedeni, babasının ona karşı olan tavrıdır ve biz görürüz ki babasının tavrı da bundandır. Neticede harika bir film. Ayrıca Karakter'in harika da bir sonu var. Fedja van Huêt ve Jan Decleir rollerini harika oynamışlar. Ne yazık ki yönetmenin başka iyi filmi yok gibi. İzlenecekler listenizin en başlarına koyun. Pişman olmayacaksınız

Englar alheimsins - Evrenin Melekleri (2000) - Friðrik Þór Friðriksson - İzlanda
< Resime gitmek için tıklayın >


Bir ressam olan ve bateri çalan Paul ailesinin yanında yaşamaktadır, onlarla gayet iyi anlaşan Paul'ün bir de kız arkadaşı vardır. Sıradan, normal bir kişiliğe ve hayat sahip olan Paul'ün bir süre sonra davranışları değişmeye başlar. İçinde onlara karşı duramadığı hisler belirmektedir. Ailesine karşı tavırları sertleşen Paul, ana-babasının aracılığı ile bir akıl hastanesine yatırılır. Orada kendi gibi hasta olan başka insanlarla daha iyi ilişkiler kurar. Paul'ün buradaki arkadaşları arasında kendini Beatles şarkılarını bestelediğini sanan Oli ve bir Hitler hayranı olan Victor vardır. Film harika bir akıcılıkla, epey dramatik bir şekilde, yer yer mizahi yapıda sürer gider. Bu sırada delilerin yalnızca hastanedekilerle sınırlı olmadığını gösterir bize yönetmen. Üç arkadaşın arasındaki konuşmalar oldukça iddialı ve anlamlıydı. Kuzey insanının bunalım hayatlarını gözler önüne seren bu harika filmi izlemelisiniz. Ek olarak kola reklamı yapılmasaydı eyiydi demekle birlikte, filmde Sigur Ros'u duymak ayrıca güzeldi.

Ordet - Söz (1955) - Carl Theodor Dreyer - Danimarka

Altın Aslan ve Altın Küre ödülü.

Film 1925 Danimarka’sının bir köyünde Borgen ailesi üzerinde geçiyor. Morten Borgen Tanrı’ya inanan yaşlı bir adam, büyük oğlu Mikkel Borgen iyi kalpli fakat Tanrı’ya inancı olmayan bir karakter, ortancası Johannes, ilahiyat eğitimi aldıktan sonra, Tanrı düşüncesi üzerine kendini fazla verdiğinden dolayı aklını yitiren ve kendini İsa sanan bir karakter, küçük oğlu Anders genç ve komşuları terzi Petersen’in kızı Anne ile evlenmeyi isteyen bir karakter ve son olarak, Mikkel’in karısı Inger, herkesin üstüne titreyen ve ailedekilerin üzülmesini istemeyen bir karakterdir. Film Borgen ailesinin komşusu olan Peter’in, kızının, onların inançlarıyla aynı ölçüde Tanrı’ya inanmadıklarını düşündüğü için Anders'le evlenmesine izin vermemesinden sonra, inananların arasında nasıl bir inanç ayrımı olabileceği ve yine inananların Tanrı’ya tüm varlıklarıyla birlikte inanıp inanmadıkları gibi konuların üzerine gidiyor.

Petersenlerin kendi inançdaşlarıyla yaptıkları bir toplantının bitimine yakın, Morten, Peter’in kızını onlara vermedikleri için, onların evine gidiyor. Ve aslında aynı Tanrı’ya inanan insanlar, kendilerinin farklı inanç yollarını benimsediklerini ve kendi inanç şekillerinin inanmada daha doğru bir yol olduklarını savunuyorlar. Sonuçta orak bir nokta bulamıyorlar.Morten ve Anders evden ayrılacakken Mikkel doğum yapan karısının durumunu bildirmek için orayı arıyor. Ve karısının durumunun iyiye gitmediğini söylüyor. Peter Tanrı’nın onları cezalandırdığını düşünüyor.

Inger içeride doğum yaparken Johannes sürekli ortada dolanıp, dini ahlak dersleri veriyor. Ama kimse onu dikkate almıyor. Filmde Hıristiyanlıkla ilgili simgeleştirmeler var. Sahneler çok uzun ve çok etkileyici, özellikle ilk sahneyi ve doğum gecesi sahnesini çok beğendim. Ama filmin sonunu pek beğenmedim çünkü,
Filmin sonunda Tanrı'dan ve İsa'dan gerçekten isteyerek dua edersek, isteğimiz muhakkak gerçekleşir, bunu da ölünün diriltilmesi ile abartarak göstermiş yönetmen. Bu mucize gerçekleştikten sonra, inançsız Mikkel Tanrı'ya inanmaya karar veriyor. Ayrıca doğum sahnesinde Morten'in gelini için bir türlü dua edememesi filmin ne anlatmak istediğini destekler cinsteydi.
Nihayetinde, Tanrı'ya katıksız bir inançla bağlanmalıyız. İnanç kavramı üzerine yoğunlaşmış film. İnanmak demek sonuna kadar, aklında herhangi bir şüphe olmadan inanmak demektir. Filmin anlatmak istediği şeyi beğenmesem de klasik bir sanat eseri olduğunu yadsıyamam. Epey beğendim. Din konulu film meraklılarına tavsiyemdir.

Paha Maa - Buz Diyarı (2005) - Aku Louhimies - Finlandiya



"Bunun gerçekleşmesini hiç istemezdim. Çocukken birbirimize sorduğumuz soruları hatırlıyor musun? Uzay ne kadar büyük? Gökyüzü nerede bitiyor? Deniz nerede başlıyor? Neden kendimi kötü hissettiğimde çığlık atamıyorum? Eğer dünyada zaten cehennemi yaşıyorsak, bu hayatın anlamı ne? Ama olaylar sonunda olacağına varır diye düşünmek zorundayız. Aksi halde, bunların hiçbir manası kalmayacak."
Avrupa'nın en kuzeyindeki ülkesi Finlandiya'dan harika bir dram.
Temelde birbirini tanıyan yahut tanımayan fakat bir şekilde birbirlerinin hayatlarına müdahil olan insanlar ve bu etkileşim sonucunda onların hayatlarındaki değişimleri konu ediniyor film. Adıyla müsemma 'Donmuş Toprak'taki insanın isyanını da bulabiliriz bu filmde. Karakterler genelde varlıklarıyla ilişiklerini kesmiş, hayata öylesine devam eden, kaybedecek bir şeyi kalmamış kişilerden oluşuyor. Filmi birkaç hoşuma gitmeyen şeyin dışında genel olarak beğendim. Oyunculuklar da gayet iyiydi. Karamsar ve gerilimli hava seyirciye çok başarılı aktarılmış.

Filmin de dediği gibi, her şey olacağına varır.

Tulitikkutehtaan tyttö - Kibritçi Kız (1990) - Aki Kaurismäki - Finlandiya

Kaurismaki'den Kibritçi Kıza farklı bir bakış. Film bir kibrit fabrikasında çalışan talihsiz bir genç kızı anlatıyor. Yoksul bir kasabada para kazanmak için çaba sarf eden fakat bunun yanında gençliğinin de farkında olan Iiris beraber yaşadığı anne ve babasıyla mutsuz bir hayat sürmektedir. Aile üyeleri birbirleriyle gerekli olmadıkça konuşmamaktadırlar. Hatta mutsuz kasaba halkı da gerekli görmedikçe birbirleriyle konuşmamaktadır. Hikâye Iiris'in aleyhinde ilerlese de yine bu hikâyeye yön verecek kişi Iiris olacaktır. Yer yer absürt komediye kaçan yer yer de yalın bir dram sunan sade ve bence epey değişik, Kibritçi Kız hikâyesini yeniden yazan bir film. Bu arada Iiris için Noi Albinoi filminin Noi'si de diyebiliriz. Kaurismaki en sevdiğim Kuzey Avrupalı yönetmendir. Diğer filmlerinden tek tek bahsetmek yerine en sevdiğim filmini yazdım. Diğer filmleri hakkında ayrıntılı bilgi için yönetmen hakkında açtığım konuya bakabilirsiniz.http://forum.donanimhaber.com/m_68063048/f_/key_tt0098532%252F//tm.htm#68063048

Elling (2001) - Norveç



Yıllarca annesiyle beraber yaşayıp, o öldükten sonra, hayatın sıradan işlerini bile yapmaya cesareti olmayan sosyal fobili Elling'in yeni arkadaşlar edinerek iyileşme yönünde olumlu adımlar atmasını sağlayan melankolik bir Norveç filmi. En beğendiğim filmler arasında yer almaktadır kendisi.

Festen - Şölen (1998) - Thomas Vinterberg - Danimarka


Dogma 95 akımıyla çekilen en önemli filmlerden biridir.

Yine insanoğlunun ne utanmaz ne riyakar olduğunu görebileceğimiz çok yalın ama ortalardan itibaren vurucu ve çok sert olmaya başlayan bir film. İlkin biraz sıkılır gibi oldum ama film yavaş yavaş gelişiyor ve hiç beklemediğimiz durumlarla karşılaşıyoruz. Ben böyle bir şey olacağını tahmin edemedim ve haliyle epey şaşırdım. Şu bir köşk içinde kutlama yapan ve kadeh kadeh şaraplarını götüren kapitalist insan müsveddelerinin bazı gerçekler karşısında tepkisiz kalmalarının sinir bozuculuğu da var bu filmde. Film el kamerasıyla çekiliyor. Ve ustaca bir yönetmenlik hakim. Öyle çok zorlama bir senaryosu yok, piyasa filmi olma çabasında değil çünkü. Ki bu sade ve gerçekçi senaryoyla zaten vurucu ve sert bir film olmayı başarmış.



Vinterberg'in filmleri gayet etkileyici oluyor. Çok sade bir konusu olmasına rağmen sıkmadan izletiyor kendini. İlk önce iki kardeşin çocukluklarını görüyoruz, sonrasında da büyümüş ve birbirlerinden ayrı bir hayat yaşadıkları hâllerini izliyoruz. İzlemelisiniz.

Jagten - Av (2012) - Thomas Vinterberg - Danimarka

Bir çocuk bakım evinde çalışan Lucas'ın bakım evindeki küçük bir kızın yalanı sonucu eziyete dönen hayatı anlatılıyor. Hele de suçu olmadığı hâlde cezalandırılmaya çalışılan birinin çırpınışlarını görüyoruz. Özellikle onun verdiği bu savaş, haklı olduğunu ortaya çıkarmaktan çok onurunun yerle bir edilmemesine gayret etmesini içeriyor. Filmin, normal giden bir hayatın birdenbire nasıl mahvolabileceğini göstermesi bakımından önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bir de film çok yavaş akıyor, bu yavaş akış olayı hazmetmemizi sağlarken biraz da seyirciyi sıkabiliyor. Vinterberg bu filmi ile Dogma Akımından da biraz ayrılmış gözüküyor, bunu da eklemek gerek. Mads Mikkelsen'in oyunculuğu bu filmde de oldukça başarılı.

Äideistä parhain - Annem Benim (2005) - Finlandiya/İsveç


İkinci Dünya Savaşı'nda 70.000 kadar Fin çocuğun, işgal altındaki Finlandiya'dan alınıp, İsveç ailelerin korumasına verilmesini anlatıyor film. Çok etkileyici bir dramdır, muhakkak izleyin.

Kjærlighetens kjøtere - Sıfır Derece Kelvin (1995) - Hans Petter Moland
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0113557/


Henrik Larsen bir şairdir, sevgilisini bırakıp Grönland'ta çalışmaya gider. Burada, Randbæk ve Holm'un yanına gelir. Holm bir bilim adamıdır. Randbæk de kutup tilkisi yakalayıp satma işi yapmaktadır. Zor yaşam koşullarına pek de alışık olmayan Larsen, Randbæk'in de sürekli onun üstüne gelmesiyle zor anlar yaşamaktadır. Filmin bu ikisi arasındaki gerilimi bayağı iyi yansıttığını söyleyebiliriz. Görüntü yönetmenliği mükemmel. Bir de Stellan Skarsgård çok usta bir oyunculuk sergilemiş, diğerleri de öyle. Filmi izlenir kılan en önemli öğe, oyunculuktu zaten. Bir de uyarayım hayvan severseniz şayet filmi izlemeyin.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 18:08:04 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Latin Amerika Sinemasından Seçkiler (I.)


Imdb'de hazırladığım liste;
http://www.imdb.com/list/ls058856578/

Bunuel İspanyol bir yönetmendir fakat 1933'te çektiği Las Hurdes belgeseli ile İspanya'daki yoksulluğu oradaki faşizmle bağdaşmıştır ve ülkesinden sürülmüş, bir süre ilk dönem filmlerini Meksika'da çektiktan sonra, 1961'de film çekme isteğiyle İspanya'ya çağrılmıştır fakat Bunuel tüm cesaretiyle Viridiana'yı çekmiş ve aldığı tepkiler sonucu tekrar ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bunuel'le ilgili ayrıntılı konu;
http://forum.donanimhaber.com/m_67778300/tm.htm

El ángel exterminador - Yok edici Melek (1962) - Luis Buñuel - Meksika


Gerçeküstücü sinemanın önde gelen ustalarından Buñuel beni bir kez daha hayal kırıklığına uğratmadı. Sayesinde zihni etkinleştiren, merak uyandıran, fikir kazandıran, eleştirel ve harika bir film izledim.

Filmin konusuna gelecek olursak, zengin bir çift, bir opera dinletisinden sonra arkadaşlarını eve misafirliğe çağırırlar. Bu nazik teklife aynı nezaketle karşılık veren kişiler, eve misafirliğe gideceklerdir. Misafirler gelmeden hemen önce, yemek için her şey hazırdır. Bilinmeyen nedenlerle hizmetkârlar çeşitli bahaneler uyandırarak evi terk ederler. Evde yalnızca yemek servisi için eleman kalır. Misafirler yemeklerini yerler, eğlenirler gülerler, vaktin nasıl geçtiği anlaşılmaz. Ev sahipleri ayıp olmasın diye onlara kalmalarını teklif eder. Bir kısmı teklifi geri çevirirken bir kısmı kalmak için elbiselerini çıkarmaya başlamışlardır. Fakat garip bir etki onları duraklatır. Hiç kimse evi terk edemiyordur. Gitmek istedikleri hâlde dışarı çıkamamaktadırlar. Bunun nedeni nedir? Peki, çıkabilecekler midir?

Filmdeki karakterleri kafa karıştırıcı bir ustalıkla kullanmış Buñuel, onun dışında filmdeki ayı ve koyunlar da çok güzel simgeleştirilmiş. Filmin sonu ise pek manidar. Buñuel film boyunca burjuva insanının ellerinden temel ihtiyaçları alındığında nasıl hayvani bir hâl aldıklarını gösterirken bir yandan da dini, daha doğrusu hareket kuvvetini tamamen amaçsızca dine adayanları eleştiriyor -bu eleştiriden kastım
Son sahnede evden çıkabilmiş olanlar kiliseye gidip dua ederler. Onlar kiliseden çıkabilir fakat bir şey olmuştur. Bu sefer cemaatteki diğer insanlar ve papazlar kiliseden çıkamamaktadır. Dışarıda askerler kargaşa içindeki insanları kiliseden uzak tutmak için havaya ateş açmaktadırlar. Bu sırada kiliseye nereden geldiği belli olmayan 5-6 tane koyun girmektedir. Yani Tanrı'nın kurban edilmesi için gönderdiği koyunlar. İnsanlar hareket kuvvetlerini kendi başlarına kullanamazlar ve Tanrı'nın ardına sığınarak, ellerinden hiçbir şey gelmeyerek, Tanrı'dan yardım isterler
.

Ilha das Flores - Çiçek Adası (1990) - Brezilya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0097564/


Bir domatesle başlayıp kapitalizmi enine boyuna anlatan, düzen eleştirisinin dibine vuran 13 dakikalık muhteşem bir kısa film. Buyurun altyazılı olarak hemen yumulun derim;
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/137192/ilha-das-flores-sistem-uzerine-kisa-belgesel-1990


Macario yoksul bir adamdır. Bir sürü de çocuğu vardır. Odunculuk yapan adam çocukları ve karısıyla yemeğini paylaşır. Meksika'da ölülere saygıdan dolayı, ölülerin mezarlarına yemekler konmaktaymış. Zenginler ölü akrabalarının mezarlarının başına pişmiş etler koymaktadır. Macario da ölülerin dahi sahip olduğu ete sahip olamamaktan etkilenir ve bir nevi ölüm orucuna girer. Ta ki bütün bir hindiyi kimseyle paylaşmadan tek başına yiyene dek.
Karısı hindiyi çalar. Yemek yemeyen kocasına üzülür çünkü. Hindiyi pişirip kocasına verir. Kocası tek başına olabileceği ve iş yaptığı ormana gidip hindiyi yemeye koyulur ki karşısına hindiyi isteyen şeytan çıkar, onunla paylaşmaz, sonra karşısına Tanrı çıkar onunla da paylaşmaz ama karşısına ölüm çıktığında onunla paylaşır ve Ölüm ona hastaları iyileştiren bir su verir. Olaylar gelişir. Filmin sonuyla alakalı olarak, filmin başında ölülere yemek koyma ayinini görmüştük. Filmin sonunda Macario ölü bulunuyor (Adamın yaşadıklarının hepsi rüya ya da başka bir anlam ve sonuç çıkartılabilir). Bu iki durum birbiriyle örtüşüyor yani. Bunu gerçek olarak değil de mecaz anlatım olarak düşünmek gerek bence.
Meksika sinemasının en önemli ve anlamlı filmlerinden bir tanesi. Senaryonun bir felsefesi de var bence. Luis Bunuel'le çalışan görüntü yönetmeni bu filmin de görüntü yönetmenliğini üstlenmiş. Bunuel, Bergman gibi yönetmenlerin filmlerini sevenler izlemeli. Onların mertebesinde bir film olmuş.

Los olvidados - Unutulmuşlar (1950) - Luis Buñuel - Meksika


Bunuel bu filminde toplumun alt katmanlarına iniyor. Müreffeh toplum insanıyla ilgilenmiyor. Yoksul mahallelere götürüyor bizi ve kendisinin de dediği gibi gerçekleri gösteriyor, hem de tüm çıplaklığıyla. Sokaktaki, şefkatten yoksun kalmış, suç işlemeye itilmiş çocukların, neden suç işlediklerini, nasıl bir ortamda yaşadıklarını, ailelerinin, komşularının, dahası büyüklerin onlara karşı tavır ve tutumlarının ne olduğunu gösteriyor. Bunu da Pedro isimli bir çocuk ve onu yönlendiren ondan biraz daha büyük, ağız dolusu küfrü hak eden El Jaibo adlı bir diğer çocuk ve bunların içinde bulundukları sokak çetesi üzerinden yapıyor.

Los olvidados Bunuel'in Meksika Dönemi'nde çektiği filmlerdendir. Filmi maddi imkânsızlıklar içerisinde yirmi günde çekmiştir. Bu filmiyle Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanmıştır. Bunuel neredeyse her filminde gerçeküstücülüğe yer verir ve bu filminde de buna yer vermiştir. Ayrıca bu filmin bir başka özelliği sokaktaki çocukları, suç unsurunu işleyen ilk filmlerden olmasıdır ve daha sonra bu konuyu işlemiş olan filmler bu filme çok şey borçludurlar. Mesela Cidade de Deus filmi konu yönünden benzetilebilir fakat o film Bunuel'in bu başyapıtı yanında değersiz kalır. Onun yerine Satyajit Ray'in Hindistan'daki yoksul bir ailenin dramını anlattığı Apu Üçlemesi örnek verilebilir. Özellikle Üçlemenin ilk filmi Pather Panchali tek kelimeyle harikadır.

Luis Bunuel'i bu kadar önemli yapan şey, kendinden sonra gelen pek çok yönetmene, hatta kendi dönemindeki yönetmenlere bile ilham kaynağı olması, filmlerini tamamen kendine özgü üslubuyla çekmesidir. Filmlerindeki her kamera hareketi bile ayrı bir anlama sahip olabilir. Kamerayı nasıl kullanacağını çok iyi bilir (Bu filminden çok küçük bir örnek,
Pedro'nun annesinin yanına, Pedro'yu kötü yola sürükleyen El Jaibo gelir. Kocasını sorar. Kadın beş yıl önce öldüğünü söyler. Bu sırada kamera kadının bir, iki yaşındaki bebeğini göstermektedir. Burada hem kadının karakterini hem de kadının karakterinin üzerinden orada yaşayan sorumsuz annelerin ahlâkına genel bir bakış açısı kazanmış oluruz.
. Özellikle sinemada gerçeküstücülüğü başlatıp, ona şeklini kazandıran yönetmendir.
Uzun lâfın kısası, izleyin, izlettirin bu filmi.

< Resime gitmek için tıklayın >
O Pagador de Promessas - Verilen Söz (Adak) (1962) - Brezilya
http://www.imdb.com/title/tt0056322/


Köylü bir adam eşeğinin ölmemesi için bir Azize adak adar. Eşeği iyileştiğinde de adağını şehirdeki kiliseye götürür. O adak da kendi elleriyle yaptığı büyük bir Haçtır ve adam bu Haçı köyünden 7 fersah ötedeki şehre getirmiştir. Lâkin kilisenin rahibiyle, adak adayan adam (Zé) arasında sorun çıkar. Sonrasında ise olaylar toptan çığırından çıkar. Bir insan inancına ne kadar bağlı kalabilir, inancı uğruna nelerini feda eder, rezil olmayı, iblis damgası yemeyi göze alıp sonuna kadar adağını yerine getirmek için direnebilir? Burada inancın birey ve toplum üzerindeki etkisi incelenmiş. Baş karakter inancın birey üzerindeki baskıcı ve saflaştırıcı boyutunu gösterirken, diğer yandan Zé'nin karısının yaşadıkları din ve inanç olgusu dışında, dünyanın gerçekçiliğiyle örtüşüyor. İnatçı ve otoritesini kabul ettirmeye çabalayan, kendini Tanrı'nın bir kulu olarak görüp de yine Tanrı adına karar verebilen Peder ise Katolik kurumu temsil ediyor. Gerçekten de inanç bireyseldir. İnancın kurumsallaşması ve evrilerek toplumsallaşması da dinleri doğurur, her kafadan bir ses çıkar. Boşuna dememiş Marx 'Din toplumların afyonudur' diye. Burada da o afyonu alan ne yazık ki zavallı köylü Zé. Marx bu konuda o kadar haklı ki, dinin siyasallaşması ve toplumun din olgusunu temel alarak zorbalaşması bu sözü gerçekliyor. Yine filmde köy yaşantısı ile şehir yaşantısı arasındaki ahlaki ve dini uçurum da gösteriliyor filmimizde. Bunuel filmlerini aratmayan harika bir Brezilya yapıtı. Biraz düşünmek isteyenler için. Filmimiz Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye kazanmış, ona göre :)

La Nana - Hizmetçi (2009) - Sebastián Silva - Şili


Başlarda hizmetçi ( Raquel ) karakteri sevimsiz geliyor -fazla çekingen ve paranoyak bir karakter- ama daha sonra bütünüyle bakınca kadının karakterini algılayabiliyorsunuz. Yıllardır çalıştığı ailenin yanından çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıyla yaşadığı tedirginlik anlatılıyor filmde. Ben filmi çok beğendim, insan psikolojisi üzerine hayatın içinden güzel bir film. Özellikle bağımsız filmseverler çok beğenecektir.

Santa sangre - Kutsal Kan (1989) - Alejandro Jodorowski - Meksika


Bu filmi henüz izlememiş olanlar için 'sinema sanatı' eksik kalacaktır. Bana göre bir başyapıttır bu film. Herkese önermem, gerçekten sinema ile içli dışlı iseniz öneririm. Film boyunca yönetmenin bir kabusunu izlemiş gibi oldum. İzlerken bir nebze de olsa sahnelerdeki dehşet-vari görüntülerden iğrenebilirsiniz. Şunu da söylemeliyim ki bana göre bu konuda yapılmış izlediğim en iyi film. Filmin konusuna pek değinmeyeceğim ama akıl hastanesine yatırılan bir gencin psikolojik bozukluğunun kökeninin gösterilmesi diyebiliriz. Gerçeküstücü bir filmdir.

Deus e o Diabo na Terra do Sol - Kara Tanrı, Beyaz Şeytan (1964) - Glauber Rocha - Brezilya


Brezilya'nın kurak, iç kısımlarında yaşayan karı-kocanın (Rose ve Manuel) üzerinden Brezilyanın tarihi değişimleri ele alınıyor. Manuel bir sığır çobanıdır. İşleri de çok iyi gitmemektedir. O kurak, verimsiz bölgede yaşayan halkın bir mucizeye ihtiyacı vardır. Mucize arayan insanlar için de en uygun olanı gerçekleşiyor ve kendini aziz olarak tanıtan Sebastian adında bir adam, kendine o yörenin halkını mürit olarak topluyor. Onlara 'Atların çiçek yediği. Çocukların nehirlerden süt içtiği. Ve kayaların ekmeğe dönüştüğü.' bir yer vaat ediyor. Manuel'in de Sebastian'a inanmaktan başka çaresi kalmıyor. Sebastian peşinden gelen insanlarla, ona inanmayanları, zenginleri, toprak sahiplerini öldürmeye girişiyor. Fakat bu durumu durdurmak için kilise ve yönetime hiçbir zaman seçimle gelmediğini söyleyen hükümet başı, Antônio das Mortes adlı bir adamı, Sebastian'ın müritlerini öldürmesi için tutuyor.

Filmin ikinci bölümünde, hükümet tarafından öldürülen Cangaceiro'lardan (eşkıyalar) hayatta kalan Corisco'nun intikam alma hevesini izliyoruz (hem pederin ölümünün hem de çete liderinin ölümünün intikamı. Pederi kimin öldürdüğünü biz görsek de oradaki hiç kimse gerçeği bilmiyor). Corisco'nun çetesine hiçbir şeyi kalmamış Manuel de katılıyor ve ismi Satan olarak değiştiriliyor. Bu bölüm çok fazla temsili anlatım içeriyor. Brezilya'nın o dönemki siyasi durumunun, toplumsal bunalımın, çetelerin hükümetle karşı karşıya olmasının ağır bir tasviri yapılıyor. Zaman zaman kafa karışması normal. Özellikle karakter isimlerini takip etmek ayrı bir uğraş gerektiriyor. İkinci kez izlenmesi gereken bir film, ki ben öyle yapacağım. Mecaz anlam yüklü, sonradan farkına varılan bir harikalık içeriyor film. Sessiz ve ağır ilerleyen sahnelerin olduğunu da belirtmeliyim.

Corisco karakterini, Aguirre, der Zorn Gottes filmindeki Aguirre karakterine epey benzettim. Rolü canlandıran Othon Bastos'un oyunculuğu harika.

Deus e o Diabo na Terra do Sol filmi, amacı, yabancı etkilerden uzak olarak kendi film kültürlerini oluşturmak olan Yeni Sinema Akımı'nın bir ürünü. Glauber Rocha da bu akımın en önemli temsilcilerinden. Bu akım 1960'larda Brezilya'da yayılmaya başlıyor.

Bilgi olarak şu alıntıyı paylaşabilirim;

quote:

Kendi ülkelerindeki ve dünyadaki sinema izleyicilerine, toplumsal adaletsizliğin egemen olduğu bir ülkenin gerçeklerini, bazen bir belgeselin gerçekliğiyle bazen de Brezilya kültürünün izlerini taşıyan simgeleri kullanarak gözler önüne sermektedir. Yeni Sinema elemanları yaptıkları filmlerde, anlatımdaki özgürlükleri ve yapımdaki bağımsızlıkları açısından örnek gösterebilecek bir akımdır.


Ayrıca bu film Glauber Rocha'nın (1939–1981) üçlemesinin ilk ayağını oluşturuyor. Üçlemenin tamamı şöyle; Deus e o Diabo na Terra do Sol (1964) - Terra em Transe (1967) - O Dragão da Maldade contra o Santo Guerreiro (1969).

El aura (2005) - Fabián Bielinsky - Arjantin

Esteban Espinosa, epilepsi hastasıdır. Sessiz, sakin bir hayatı vardır. Ve biraz da içine kapanıktır. Bir gün arkadaşıyla birlikte ava gider, fakat olayların gidişatı şaşırtıcı olacaktır.
Başrolünü El secreto de sus ojos'tan tanıdığımız Ricardo Darin'in üstlendiği değişik ve epey iyi bir film. Nedense filmden ayrı bir zevk aldım. Bir kere filmin havası çok farklıydı ve insanı tereddüde düşüren bir gizem vardı. Çoğu kişinin beğeneceğini düşünüyorum. İzleyiniz.

Garage Olimpo - Olimpo Garajı (1999) - Marco Bechis - Arjantin/İtalya


Demokrasi kültürü yeterince yerleşememiş üçüncü dünya ülkelerinde, askeri darbeler kaçınılmazdır. Zorla iktidara gelen ordu, yönetimini üstlendiği ülkenin ideolojik düşüncelerini dizginlemeye çalışır ve devlete karşı olan ideolojik görüş sahibi insanlar ya öldürülür ya öldürülür. Böylesi bir yönetim, pişmanlıklarla dolu bir geçmiş bırakırken geride, huzuru ve toplumsal barışı ancak bu yolla temin ettiklerini savunurlar. İşte filmimiz de siyasi açıdan bu durumda olan bir dönemin Arjantin'ini konu alıyor. Günlük hayatını devam ettiren binlerce insan var ve bir kapana kıstırılmış, konuşturulmaya çalışan, işkence edilen onlarca insan. Devlet öylesine derin ki, yapılanlar öylesine gayri meşru ki hiçkimsenin ne olanlardan ne de ölenlerden, kaybolanlardan haberi var. Derin devleti konu edinen Z (1969) ve Romanzo di una strage (2012) filmlerini de tavsiye ederim.


John Travolta'nın bir filmindeki Tony Manero karakterinden fazlasıyla etkilenen Raul, bir taklit yarışması için dans gösterisi hazırlamaktadır. Raul'ü bu yolda hiçbir şey durduramaz hatta maddi imkansızlıkları yine kendi yoluyla çözer. Filmde bütün bunlar olurken, albay Pinochet'in halk üzerinde yarattığı baskı da aktarılır. Zaten anlatılmak istenen bir bakıma, Hollywood filmine kendini aşırı kaptırıp, ülkedeki sorunlara gözünü yuman, duyarsızlaşan bireyi göstermektir. Gelişmekte olan bütün ülkelerdeki temel sorunlardan biri de zaten kültür emperyalizminin, televizyonun kurbanı olunmasıdır. Siyasi bir takım olaylar dönüyorsa televizyon, film, futbol yöntemi o halkı uyutmak için en iyi yöntemdir.

Maria Full of Grace (2004) - Joshua Marston - Kolombiya


Aslında filmde yapılan iş ile Maria'nın güzelliği, zarafeti ve New York'a yapılan konforlu yolculuk arasında ters bir bağıntı var. Uyuşturucu meselesi, o nesnenin anlamı kadar pis bir şekilde anlatılmak zorunda değil. Bu filmde de görüldüğü üzere, böylesi bir anlatım da, olayın vahametini ortaya koymak açısından yeterli bana kalırsa. Güzel bir dram.

Cautiva - Tutsak (2004) - Gaston Biraben - Arjantin
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0362496/


Diktatörlük rejimi, kendisine başkaldıranları yok edebilir ve yaşanan katliamlar unutturulabilir. Katledilenlere ait bir nesil yetişmesi engellenirse bu katliamlar da kirli devlet sırları olarak tarihe gömülür. Ancak bunların üstünden zaman geçer ve bir takım şeyler değişirse, bir umut ışığı, kirli geçmişi de aydınlatabilir. Filmde fazla çaktırmadan, futbol unsurunun bu tür olayların üstünü kapatmadaki başarısından da bahsedilmiş aslında. Gerçekten de bir toplumun bana kalırsa ikinci büyük uyutucusu futboldur. Ve bir ülkedeki büyük güçler içerisinde yer alır. Toplumu yönlendirme, uyutma ve ayrıştırma konusunda, televizyon kadar etkilidir.
Filmin gerçek olaylardan esinlenilerek çekildiğini de söyleyeyim.

La teta asustada - Acının Sütü (2009) - Claudia Llosa - Peru
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt1206488/


Peru'ya terörün hâkim olduğu günlerde pek çok kadın tecavüze uğramış. O dönemdeki bir inanışa göre, tecavüze uğrayan kadınlarda meydana gelen travma, kadınların sütleri yoluyla çocuklarına geçiyormuş. 'Acının Sütü' inanışı da buradan geliyor. Filmde de o dönemde tecavüze uğramış bir kadının kızı olan Fausta'ya bu travmanın yansıyışını görüyoruz. Filmin her sahnesini ayrı beğendim, bence çok iyi bir yönetmen var karşımızda.

< Resime gitmek için tıklayın >
Memorias del subdesarrollo - Az Gelişmişliğin Anıları (1968) - Küba
http://www.imdb.com/title/tt0063291/


Açıkçası bu film için ne yazsam bilemedim. 1961'de Küba'yı çoğu kişi terk ediyor. Sebebi de aynı yıl içinde gerçekleşecek olan Domuzlar Körfezi Çıkarması olsa gerek. Yani Castro'nun Devriminin Küba'sından gidiyorlar. Annesi, babası ve karısı da ayrılan Sergio Küba'da tek başına kalıyor. Sergio zengin bir adam. Ailesi ve dostları gittikten sonra kimlik bunalımına giriyor ama filmle ilgili sadece bunu yazmak yetersiz, çünkü karmaşık bir senaryosu var. Bir şeyler eleştiriliyor, Küba'nın geri kalmışlığı belki kapitalist ülkelerin refahına duyulan imrenmeyle eleştiriliyor. Bunu yorumlamak izleyiciye kalmış ama Sergio'nun boşluğa düşen adam profili çizen karakter olarak karşımıza çıkması filmi önemli kıldı benim açımdan. Aslında göndermeler de bol, bol bol hem de. Ama kim ne anlar orası izleyiciye kalmış.

Los viajes del viento - Rüzgâr Yolculukları (2009) - Ciro Guerra - Kolombiya


Bir müzisyen ile ondan akordeon çalmayı öğrenmek isteyen gencin beraber yaptıkları yolculuk anlatılıyor filmde. Çok güzel sahneler var. Görselliği çok iyi.

Nueve reinas - Dokuz Kraliçe (2000) - Fabián Bielinsky - Arjantin

Yıllar önce Criminal (2004) diye bir film izlemiştim tv'de. Şaşırtıcıydı ama konu kötü işlenmişti. Sen kalk yıllar sonra filmin özgününü izle. Sonlara doğru, ben bu filmi bir yerlerden hatırlayacağım ama dedim. Neyse ki sonunu az uz hatırlamama rağmen seyir zevkim bozulmadı, çünkü konuyu çok iyi işlemiş yönetmen. El Aura filmi de güzeldir. Ne yazık ki 2006'da ölmüş. Çok daha iyi işler çıkartabilirdi. Siz siz olun Criminal (2004) filmini değil Nueve reinas'ı izleyin. Hollywood'un sonradan çevrimlerine itibar etmeyin, rezil ediyorlar filmleri. Bu arada oyunculuklar çok iyi.

Un cuento chino - Zoraki Misafir (2011) - Arjantin

Arjantin yapımı, eğlenceli bir filmdi. Arjantinli bir zerzevatçı acıdığı Çinli göçmeni eve alır ve tek kelime İspanyolca bilmeyen adamlar tuhaf günler geçirir. Güldürüsü kadar dramatik yanı da var. İyi vakit geçirmek isteyenlere tavsiye edilir.

El Norte - Kuzey (1983)


Gregory Nava'nın yönettiği El Norte (Kuzey) artık bulundukları yerde (Meksika) yaşayamayacaklarını düşünen iki kardeşin (Mayalar), Amerika'ya istedikleri bir hayata kavuşmaya gitmelerini anlatıyor. İstedikleri hayatı buluyorlar mı? Orası da filmin içinde gizli. Göçmen olmak üzerine yapılmış iyi bir film. İzlenmeli.

No (2012) - Pablo Larraín - Şili

1988'de Şili'de Pinochet iktidarının devam edip etmemesi halkın oyuyla belli olacaktır. Bu oylama öncesinde 'HAYIR' ve 'EVET' propaganda kampanyaları düzenlenecektir. Pinochet ve beraberindekiler halkın tam desteğini aldıklarını düşünmektedirler. Onlara göre ülkeyi belli bir seviyeye getirmişlerdir, halk da refah içerisindedir. Fakat bu muhalif kesimi içermez. Pek çok kişi Pinochet karşıtlığından ve ideolojik görüşünden dolayı tutuklanmış ve işkenceye maruz kalmıştır. Halkoylamasının sonuçları tarihe yazılmış olsa da seyir zevki bozulmasın diye yazmıyorum. Fakat böyle ülkelerde evet oyu da çıksa hayır oyu da çıksa değişen hiçbir şey olmayacak. Filmin iletilerinden birinin bu olduğunu söylersem yanılmam herhalde.

Gelişmekte olan ülkelerden biri olan Şili'deki bu olaylar kendisi gibi olan pek çok ülkenin siyasi durumlarını örnekleyen türden. Diktatör yönetim ordunun yaptığı darbeden sonra peyda olduğu gibi halkın çoğunluğunu kazanan bir hükümetten de doğabilir. Aslında önemli olan tüm halkı düşünmektir. İktidarın meşruiyeti de buradan gelir, düşünceleri halkın tümüne dikte etmekten değil. Sonra bir bakmışsın iktidara karşı olan halk birikiyor. O zaman böyle bir yönetim bu kalabalığı dağıtmak için yine baskı ve zulüm ve kamuoyunu yanıltma yolunu seçer. Filmde de böyle işte. Medyanın da önemini gösteriyor yine film.

Yönetmenin anlatımı çok yalın. Siyasi bir film olmasına rağmen taraflı davranmıyor, hafif belgesel havası var zaten. Tarafsız olmasını da biraz da olsun tarafsız olan bir baş karaktere sahip olmasına borçlu. Kampanyanın oluşum sürecini ilgiyle izledim. René bir reklamcı olduğundan halkı nasıl etkileyeceğini biliyor. Kampanya hazırlaması için ona danışmaları zekice.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 18:05:07 >

M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi




Çeşitli Ülkelerden Bir Güzelleme



Costa-Gavras
Sıkıyönetim Üçlemesi


Z - Ölümsüz (1969) - Fransa

Sol görüşlü bir senatör olan Dr. Lambrakis, ülkedeki diğer devrimci-sol görüşlü insanlardan oluşan bir grup ile ülkedeki yolsuzlukları, açlığı, işsizliği konuşmak üzere bir toplantı düzenleyecektir. Ama ülke sağ görüşlü hükümetin yönetimi altındadır ve toplantı başlamadan önce birçok aksaklık meydana gelir. Toplantı esnasında dışarıdaki sağ görüşlü saldırgan kitle, sol görüşlülerin toplantısını sabote etme derdindedir. Ve polis sağcıların saldırgan hâl ve hareketlerine asla müdahale etmez. Dr. Lambraski toplantı çıkışında saldırıya uğrar. Hastaneye götürülür fakat durumu iyiye gitmez. Lambraski’nin ölümü ardındaki sis perdesinin aralanması çok güç olacaktır. Çünkü bu işin ardında, hükümet, ordu ve sağ görüşlü halk iç içedir. Fakat görevine bağlı bir savcı müthiş zekâsı ve cesaretiyle yılmadan araştırmalarına devam edecektir.

Aslında olmayan demokrasileriyle övünen, yalnızca kendi ideolojilerini halka nüfuz ettirmeye çalışan, üçüncü dünya ülkesi devletlerinin politik durumunu çarpıcı ve gerçekçi bir biçimde ortaya koyan bir yapım. Kendi fikirlerine ve çıkarlarına uymayanları hiç acımadan öldürüp, dış siyasette ülkenin itibarı sarsılmasın ve halk kendilerine daha çok itimat etsin diye bu cinayetleri örtbas eden bir ilişkiler ağı, yani derin devlet çok sağlam bir şekilde ortaya çıkarılıyor. Ama nedir, böyle ülkelerde durum asla değişmeyecektir. Derin devletin halktan insanları da maşa olarak kullanması, cinayetlerde onları azmedenlerin aslında derin devlet olması da gösterilmiş. Azmettirilen Vago gibi insanları da yönetmen inceden inceden çok güzel betimlemiş.

1963 yılında Yunanistan’da suikaste kurban giden Grigoris Lambrakis olayı anlatılıyormuş aslında filmde. Zaten filmin başında ‘Gerçek kişilerle herhangi bir benzerlik kasıtlıdır’ deniyor. Bir de filmin girişinde askerin konuşması tüm durumu özetliyor.

Görüşü ne olursa olsun herkesin bu filmi izlemesi gerek. Çünkü bu filmde devletler hakkında kimsenin açığa çıkarmaya cesaret edemediği gerçekler var. Bir devlet nasıl halkın gözünü boyar, nasıl suçsuzu suçlu ilân eder, bunlar ve dahası var. Bazı yerlerde yalan söyleyen ordu insanları ve devlet görevlilerinin hâlleri çok komikti. Muhakkak izleyin.



Artur London'un gerçek hayatı beyaz perdeye aktarılmış. Film kesinlikle komünizm karşıtı değil. Fakat Rusya'da devrimden sonra, Stalin zamanında ne katliamlar işlendiğini herkes biliyor. Ki bu da komünizmi idare edememiş ve gittikçe totaliterleşmiş yönetimler yüzünden. Gerçekten de komünist parti öyle paranoyak ki, kuşkulandığı en ufak şeyde, devrime onca emeği olan insanları tutuklayıp acımasızca sorguluyor. Film bir zamanın Çekoslovakya'sında geçiyor. O zamanın Çekoslovakya'sını Milan Kundera'nın romanlarından da biliriz. Yves Montand yine harika oynamış. Rolü için de çok kilo vermiş, çökmüş resmen adam. Filmde dediğim gibi, aslında hiç işlenmemiş suçları itiraf ettirme ve suçlu çıkarma çalışması var. Bunun mantığı asla anlaşılmaz ve bağlı bulundukları ideolojiye de öyle ters ki. Sorgulanan London'un evi aranmaya gidildiğinde, adamın karısının söylediği söz durumun vahametini ortaya koyuyor zaten, "Aynı Naziler gibi davranıyorsunuz". Gavras yine ustaca işlemiş konusunu. Bu tarzda konu işleyen bir film daha var: Güneş Yanığı (1994) (Utomlyonnye solntsem). Onu da muhakkak izleyin.

État de siège - Sıkıyönetim (1972) - Fransa
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0070959/


Gavras bu filminde de bir devletin iç yüzünü ortaya koyuyor. Bir de ne görelim Amerika yine işin içinde. E gerçek bu zaten. Tupamaro gerillaları, Philip Michael Santore adındaki önemli bir şahsiyeti alıkoyuyorlar. Bunun karşılığında hükümetten belirli istekleri var (Film Fransız yapımı ancak Uruguay'daki olaylar anlatılıyor). Amerikan güdümlü hükümetse, polis teşkilatının da yardımıyla gerillalara karşı yenilmemeye kararlı gözüküyor.

Hâlen gelişmekte olan ülkelerin siyasi gerçeklerini açıkça gösterebildiği için çok önemli bir film. Haklarını savunan gerillalara da gerçek bir açıdan bakabilme şansı veriyor ve hükümetin faşist eğilimini gözler önüne seriyor. Bilinçlenmek isteyenler izlemeli.

Sans toit ni loi - Çatısız Kuralsız (1985) - Agnès Varda - Fransa
< Resime gitmek için tıklayın >

Özgürlüğü, kuralsız, evsiz, ekonomik baskı altında olmadan yalnızca karnını doyurarak ve gün gün farklı yerlerde kalarak benimsemiş olan Mona'nın hikâyesi. Mona, evsiz, pis, beş parasız bir insana, parası olan insanların kötü ve ötekileştirici tavırlarından dolayı gittikçe umursamaz bir hâl alıyor. Kendi yalnızlığı ve belirsizliği içinde eriyip gidiyor.
Bu filmi biraz daha irdelersek paraya endeksli hayatların özgürlüğünü yitirmiş hayatlar olduğunu ve bu hayatların özgürlüklerini para kazanmak için üstlerine devrettiklerini görürüz. Mona bu dünyaya karşı yaratılmış bir karakter. Ama herkes gibi. Yalnızca daha fazla asi, toplumun kurduğu dayatmalara, normlara karşı, savaşmasını bilen bir kadın. Dediğim gibi hiçbir insanı önemsemediğinden umursamaz bir tavrı var ama toplumsal normlara, etik ya da ahlaksal değerlere uyum sağlamadığından da kaynaklı bu durum. Bu yüzden Mona toplum için bir hiç. Toplum da onun için bir hiç. Ve aslında o da kendi için yaşamıyor.
Güçlü bir film. Hatta hayatımda izlediğim en iyi ve önemli filmlerden biri. Tavsiye ederim.

Ma nuit chez Maud - Maud'lardaki Gecem (1969) - Eric Rohmer* - Fransa

(Rohmer'in Altı Ahlâk Hikayesi Altılamasının üçüncü filmidir)

Rohmer’in din ve felsefe üzerinden ahlâki çıkarımlar yaptığı, epey kafa yoran yani kafayı çalıştıran öğretici bir film. Yalnız Hıristiyanlık, Paskal gibi konularda bilgi sahibi olmak gerekiyor. Hayatında hiç Paskal kitabı okumamış biri olarak onun hakkında verilen düşüncelere biraz yabancı kaldım.

Yurt dışında yaşamını sürdüren Jean-Louis ülkesine döner. Jean-Louis koyu Katolik bir Hıristiyan’dır. Her Pazar ibadet etmeye kiliseye gider. Orada sarışın bir kadından hoşlanır. Onun evleneceği kadın olduğunu düşünür ve onun hakkında varsayımlar yapmaya başlar. Jean-Louis bir gün on dört yıldır görüşmediği arkadaşı Vidal’le tesadüf eder. Vidal üniversitede felsefe hocasıdır. Lois’ye aşık olduğu bir kadından bahseder, onunla randevusu vardır ve Louis’yi de davet eder. Kadının adı Maud’ur. Maud’ya gittikleri gece birbirlerinden üç farklı fikir taşıyan bu insanlar arasında beyin fırtınası kopacaktır. Özellikle Lous’nin katı bir Katolik olması, Maud ve Vidal’in onu zorlamasına neden olacaktır.

Katı bir Katolik ile inançsız bir kadını aynı yatağa sokan film Lous’nin ahlâki değerlerine ne kadar bağlı olduğunu da sorgulamaktadır. Louis hem inancı gereği hem de aşık olduğu o sarışın kadın yüzünden Maud ile sevişmez ama ona karşı cinsel bir çekimi olur. Öte yandan ertesi gün Louis belki de Maud’da geçirdiği gecenin etkisiyle cesaretini toplamıştır ve sarışın kızla tanışır. Tanıştığı fakat hiç tanımadığı sarışın kız onun gözündeki kadar masum biri midir acaba?


L'amour l'après-midi - Öğleden Sonra Aşk (1972) - Eric Rohmer - Fransa

(Rohmer'in Altı Ahlâk Hikayesi Altılamasının son filmidir)

Frédéric mutlu bir evliliği ve kendine ait bir işi olan müreffeh bir adamdır. Üç bölümden oluşan filmin giriş bölümünde Frederic’in kadınlar hakkındaki görüşlerini onun ağzından dinleriz. Evlenmesine rağmen kadınlara daha düşkün hâle geldiğini, ancak herhangi bir kadınla iletişim kuramayacağını söylemektedir. Filmin birinci bölümünde filme Frederic’in eski bir arkadaşının eski sevgilisi olan Chloé dâhil olur. Chloe ile Frederic geçmişte duygusal yakınlaşma içerisine girmişlerdir. Onun bu ani dönüşü Frederic’i tedirgin eder. Onu baştan çıkaracağından ve evliliğini tehlikeye düşüreceğinden korkmaktadır. Sık sık iş ve birlikte olduğu adamları değiştiren, ciddi ilişkileri küçümseyen, burjuvazi hayatının samimiyetine inanmayan bir karakterdir Chloe. Frederic de içinde bulunduğu rahat hayattan sıkılmıştır. Aslında da yapayalnız bir adamdır. Sırlarını anlatabileceği, uzun uzun konuşabileceği kimse yoktur. İşte onun imdadına Chloe yetişmiştir. İki eski dost ilk başta Frederic’in istememesinden dolayı görüşemeseler de daha sonra birbirlerinin yanında ne kadar mutlu olduklarını fark edeceklerdir. Birbirlerini sevdiklerini itiraf edemeseler de üstü kapalı bir aşk yaşamaktadırlar. Fakat Chloe hâlâ başka adamlarla birlikte olmaktadır.
Alt metinleriyle, diyaloglarıyla, verdiği ahlaksa yapıyla bambaşka bir film.
*Eric Rohmer 1920 ve 2010 tarihleri arasında yaşamış, Fransız Yeni Dalga Akımı'na öncülük etmiş bir Fransız yönetmen ve senaristtir.


İkarus'un İ'si bir politik gerilim filmi. Derin devlet meselesini, bir suikast soruşturması üzerinden ele alıyor. Soruşturmayı yürüten savcı, azimli ve çalışkan. Fakat derin devleti yani ülkenin sözde ulusal çıkarlarını koruduğunu söyleyen istihbarat teşkilatını soruşturmaya çalışmaksa bu kadar kolay olmasa gerek. Haberlerde filan pek çok kere duyulur şu faili meçhul kaldı bu faili meçhul kaldı. Bunların tetikçileri belki bulunabilir ama bunlar zayıf halka. Ya azmettiriciler. Onları suçlu ilan edebilmek büyük bir cesaret ya da delilik ister. Zaten onlar da sözde ulusal çıkarları koruyarak kendi yapılarını güçlendirmekte, ülkenin de içine etmekte, siyasi gerilimi had safhaya çıkarmaktadır. Bir de şu var ki derin devlet denilen olgu onu yok edeceğiz diyenlerle yakın ilişki içinde olmalıdır muhakkak.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 18:02:15 >

M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Çeşitli Ülkelerden Film Güzellemesi


Un homme qui dort - Uyuyan Adam (1974) - Bernard Queysanne - Fransa
< Resime gitmek için tıklayın >

Georges Perec'in aynı adlı romanından uyarlama.

Edebiyat ve felsefe. Var oluşçuluk. Erkek bir karakter, onun hâlini seslendiren bir kadın. Ve siyah-beyaz, kafayı söylenenler hakkında yoğunlaştırmaya sevk eden bir film, Uyuyan Adam.

Pekâlâ bir Meursault diyebiliriz, kimliksiz, eylemsiz, varlığına karşı kayıtsız kalmaya başlayan adamımıza. Fakat burada özne önemli değil. Burada anlatılan önemli. Zamanı ölçen pek çok şey vardır, onun en bilinen ölçü birimi saattir. Ya da musluktan ritmik bir şekilde akan damlalar. Önce zaman durmalıdır. Günlük işler artık yapılmamalı, sınavlara girilmemeli, arkadaşlarla kafeteryada toplanılmamalı, vs. vs.dir. Böylece kayıtsız kalırız, dünyaya, biz varız diye var olan dünyaya. Solduğumuzda bizimle solan, düşündüğümüzde canavarlaşan insanların yaşadığı. Hareket etme kuvveti kalmaz, istekler, hevesler bizim değildir. Tepki verecek kadar önemli değildir olaylar. Toplumun yabancısıyızdır. Ve tüm insanlar bir parçası değildir senin, senden uzaklaşmaya başlayan dünyanın. Amaçsızca dolaşılır sokaklarda, artık bedenen yaşayan fakat ruhen ölü bir varlık, kendini dünyadan sakınan, saklanan, koşuşturmacadan kaçan bir varlıktır, yalnızca zamansızlıklarca yürüyen sokaklarda.

Akışın içine dâhil olmanın ne önemi var!

Çok fazla cümle türetilir bu filmin üstüne. Uzatmak istemiyorum o yüzden. Edebiyata, felsefeye ilgisi olanlar ve sabredecekler izlesin diyorum bu filmi.



Tierra - Toprak (1996) - Julio Medem - İspanya


Şarap üretimi yapılan bir yerde aşırı tespih böceğinden dolayı üretilen şarapların tadı toprağımsı olmaktadır. Bir ilaçlama şirketi görevlisi olan Angel o bölgeye ilaçlama yapmak için gelir. Tuhaf ve karmaşık bir kişiliği vardır. Kasabada, bir eve şarabın tadı hakkında bilgi almak için girer. Oradaki kız ile arasında ani bir duygu ortaklığı gelişir. Kızın adı da Angela'dır. Angel kasabadaki insanlara kısa sürede alışacak, onlarla hayatına yön veren ilişkiler kuracaktır.

Julio Medem'in alışılmışın dışında bir anlatımla izleyiciye sunduğu Tierra izlemesi son derece keyifli bir film. Filmin işlenişi ve senaryosu çok özgün. Bana kalırsa Medem, İspanya'dan çıkmış usta yönetmenlerden sonra gelen çok iyi bir yönetmen. Sinema severler takip etmeli.

Monsieur Hire - Mösyö Hire (1989) - Patrice Leconte | Fransa


İşlenmiş bir cinayetle başlayan film, olayı inceleyen dedektifin elde edilen bulgular sonucu Mösye Hire'e ulaşmasıyla devam ediyor. Konuşkan olmayan, asosyal bir yapıya sahip orta yaşlı adam, karşı dairedeki güzel bir kadını gözlüyor. Aşkı hayatına sokamamış adam, perdelerini herkese kapatmış olsa da evinin perdelerini karşıdaki kadını görebilmek için açık bırakıyor. Zamanla cinayet olayında ortaya çıkan gerçekler, olayların akışını değiştiriyor. Sandrine Bonnaire güzel bir oyunculuk sergiliyor. Tavsiye edilir.

L'humanité - İnsanlık (1999) - Bruno Dumont - Fransa

Cannes Film Festivali, En İyi Erkek-Kadın Oyuncu ve Büyük Ödülü.


Uzun ve durgun sahneler bolca var. Ancak film ilerledikçe, filmin, adına yakışır şeyler anlattığını anlıyoruz. Baş karakter içine kapanık, sönük bir komiser. Çevresi tarafından ezilen biri. Komşusu Domino ve onun sevgilisi Joseph ile arkadaşlık ediyor. Domino ile arasında tuhaf bir ilişki var. Komiser Pharaon'un görevi 11 yaşında tecavüz edilip, öldürülen kızın katilini bulmak. Bu cinayet vakasından epey etkilendiğini, hatta pek çok şeyden kolay kolay etkilendiğini görüyoruz. Filmin sonu içinse şunu söyleyebilirim,
Suçluyu öper Pharaon. Yine filmin içinde daha önceden başka bir vakayla ilgili suçlanan Cezayirli bir adama bu şekilde bir yakınlık göstermiştir. Suçluya verdiği tepki sert değildir. İşte onun insanlığını da burada görüyoruz.
Filmde açık sahneler bol. Herkese tavsiye edemiyorum, çokça uzun sahne var. Beğendiğim filmlerdendir.

La vie de Jésus - İsa'nın Hayatı (1997) - Bruno Dumont - Fransa


Dumont'un izlediğim ikinci filmi. Bu filminde de aynı durgunluk var. Yönetmen karakterlerin yalnızlıklarıyla bizi baş başa bırakıyor. Bazı şeyler derinden derinden gelişiyor. Film kısaca Fransa'nın kırsal kesimindeki bir grup işe yaramaz genci, onların aralarındaki ilişkileri anlatıyor. O ıssız kasabada gençlerin çok da istedikleri gibi yaşayamadıklarını görüyoruz. Gerçekten yaşamak için felaket sıkıcı bir yer. Filmin akışı boyunca Fransa'daki Araplara karşı yapılan ırkçılık da gösteriliyor. Çok garip bir etkisi var filmin, uzun ve konuşmasız sahnelerine rağmen sıkmıyor. Ben epey beğendim ama herkese de öneremiyorum. İzleyecek olan çıkarsa da uyarayım sevişmeden öte sahnelere sahip bir film.

Johnny Got His Gun - Johnny Silahını Kaptı (1971) - Dalton Trumbo - ABD

Dalton Trumbo'nun kendi yazdığı romanından uyarladığı filmin konusu şöyle; gönüllü olarak I. Dünya Savaşı'na katılan genç Joe, ölümcül bir yaralanmaya maruz kalmıştır. Onun bilinci açıktır fakat nasıl bir hâlde olduğunu bilmemektedir. Çok feci bir hâlin içine girerek hayatta kalmış olan Joe'yu hekimler tıp bilimi için kullanacaklardır. Film boyunca Joe'nun geçmişinde gezinmesini, hayallere dalmasını, hayalle gerçeği ayırt etmeye çalışmasını izlerken, savaşın ağır psikolojik sonuçlarını da izleriz. Gerçekten izleyenin üzerinde ağır etkiler bırakan bir film.
Eklemek gerek, Luis Bunuel bu filmde İsa peygamberin olduğu sahneleri yazmış, bu yönüyle ilgimi çekmişti. Zaten rüya sahneleri filan, Bunuel'in işin içinde olduğunu gösteriyor. Not verme konusunda biraz kararsız kaldım, beni iten sahneler de oldu çünkü.

Klopka - Tuzak (2007) - Srdan Golubovic - Sırbistan


Film, çocuğunuz için ne fedakârlıklarda bulunabilirsiniz sorusunun yanıtını veriyor. Mladen ve Marija'nın çocukları Nemanja, nadir görülen bir kalp rahatsızlığına yakalanır. Ameliyat olması için yüksek miktarda paraya ihtiyaçları vardır. Peki bu parayı orta hâlli durumdayken nereden bulacaklardır?

Film vicdan duygusunu da çok iyi vermiş seyirciye. Sıkılmadan az sonra neler olacak diye izledim filmi. İzlemeyen herkese tavsiye ederim. Bu arada Sırpların da sinema konusunda bir hayli geliştiğinin bir örneğidir bu film. Zamanında çok beğenip de 9 puan verdiğim filmlerden.

Control - Kontrol (2007) - İngiltere


" Yaşamak. Ne önemi var ki? Yaşayabileceğim en iyi şekilde yaşıyorum. Dün artık yarınımın
bir parçası oldu. Bugünüm kontrolden çıktı.
"

Bir zamanların punk grubu Joy Division'un vokalisti olan Ian Curtis'in hayat öyküsü. Oldukça depresif ve olağanüstü bir film. İzlenmeli.

Welt am Draht - Yalan Dünya (1973) - Rainer Werner Fassbinder - Almanya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0070904/


Bir araştırma enstitüsünde gerçek dünyanın benzeri bir yapay dünya yaratıyorlar ve oradaki her karakteri programlıyorlar. Fakat o 'yalan dünya'da yaşayanlar kendilerinin gerçek dünyada yaşadıklarını sanıyorlar. Dolayısıyla bir üst devreden haberleri yok. Filmde de gerçekliğin ve yapaylığın sonsuza doğru gidebileceğinden bahsediliyor. Bilim-kurgu olmasının yanında felsefî bir alt yapısı da var. Gerçekliğe şüpheci bir tavır almamızı sağlıyor. Matrix, 13th Floor gibi filmlere esin kaynağı olduğu söyleniyor. İzlediğim bilim-kurgu türündeki filmleri göz önüne alırsam, bu türdeki çoğu filmin fikir babası olduğunu söyleyebilirim. Hatta filmin ekmeğini epey yemişler gibi. Fassbinder'den de bilim-kurgu filmi izlemek tuhaf oldu ama ilgi çekici, iyi bir film ortaya çıkarmış. Tavsiye ederim.

My Childhood (1972) / My Ain Folk (1973) / My Way Home (1978)
Bill Douglas'ın Üçlemesi - İngiltere


< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0068983/
http://www.imdb.com/title/tt0070424/
http://www.imdb.com/title/tt0077964/


Ağabeyi ve büyükannesiyle yaşayan Jamie'nin küçüklüğünden, erginliğe kadar olan dönemini ele alıyor üçleme. Aralıklı olarak çekilmesine rağmen aynı oyuncular yer alıyor filmde. Filmin çekildiği yerin kasvetli ve soğuk havasını hissediyorsunuz. Üstü kapalı bir anlatım yoluna başvurulmuş. Zaten çocukluk hatıralarına dönüş olarak anlatıldığından, bazı durumlar eksik gibi kalıyor. Genel olarak beğendim, herkese tavsiye etmem.

El verdugo - Cellat (1963) - Luis García Berlanga - İspanya


Cenaze işleri yapan José Luis'nin bir gün, bir cellat olan Amadeo ile bir işi olur. Daha sonra celladın kızıyla tanışır ve evlenirler. Fakir bir hayat sürmektedirler ve talih yüzlerine gülmüş, onlara ev şansı doğmuştur. Film de bu ev mevzusu üzerinden, idam cezasını gündemine alır. Esasında doğrudan idam cezasına bir yergi yok fakat cellat olmak zorunda kalan adamın insanın yatağında ölmesi gerektiğini savunuyor olması, yani idam karşıtı olması, buna karşın İspanya'daki maddi koşulların onu cellatlığa itmesi ortaya tuhaf bir durum çıkarmaktadır. Film dram filmi değil, bir mizah filmi. Fakat kah kah gülmelik sulu mizah değil, doğal bir mizah söz konusu.

Bulutları Beklerken (2003) - Yeşim Ustaoğlu
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0418309/


Türkiye'de politik duyarlığa sahip ender yönetmenlerden biri Ustaoğlu. Ama politik bir konuyu siyasi bir amaçla değil insancıl bir amaçla işliyor. Bu filmde Türkiye'nin bir dönemine işaret ediyor. Harika Karadeniz manzaraları eşliğinde hüzünlü bir hikâye izlemek isteyenler için uygun bir film.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 17:52:39 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Uzak Doğu


Asya sineması için hazırladığım imdb listesi;
http://www.imdb.com/list/ls052350367/

Nijûshi no hitomi - Yirmi Dört Göz (1954) - Japonya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0047281/

Japonya'nın kırsal bölgesinde, küçük bir köye öğretmen olarak giden genç kadın ve öğrencileri arasındaki ilişki yirmi yıllık bir zaman diliminde ele alınıyor. Küçük çocuklar, oraya gelmiş olan diğer yeni öğretmenlere yaptıkları gibi onunla da şakalaşıyorlar. Fakat bu öğretmen diğerlerinden oldukça farklı.
Japonya'nın değişim yaşama sürecinde geçiyor film. Değişim yaşama sürecine büyük etkenlerden biri de savaşlar. Ayrıca geleneksel olandan sıyrılışın temsili de bu öğretmenimiz. Ben öğretmene modern demeyi tercih etmiyorum. Modern kelimesi göreceli bir kelime, o yüzden çağdaş diyeceğim. Öğretmen, bilgi aşılama faaliyetindeki bir kadın olarak, cahil olan kesimin de yanlışlarını görebilmekte, hatta sistemin aksayan yanlarını fark edebilmekte. Mesleğine başladığı günden itibaren, çevresindeki yoksulluğun yarattığı acılara tanık oluyor öğretmen Oishi. Savaşlara da karşı çıkıyor, biliyor ki olan ölene olacak ve ne tarih ne de insanlar bu savaşlardan bir şeyler kazanacak. Genç Oishi'nin bu fikirlerini dile getirmesi çoğu kimsenin hoşuna gitmiyor. Eğer ki bir öğretmen fikirlerini açıkça beyan edemeyecekse, onun öğretmen olarak kalmasının ne yararı var? Eğer ki öğretmen çevresindeki yoksulluğa ve savaşlara dur diyemeyecekse neden bu görevini ifa etsin? Oishi de çevresinde yaşanan acılara ancak sessiz kalabiliyor. Fakat dalgalara göğüs geren sessiz bir kaya gibi Oishi. Düzen karşıtlığının bir temsili olduğundan çoğu insan arasında en güçlüsü en dirençlisi o çıkıyor. O dönemki Japon filmlerine baktığımızda bu tarz ideal, güçlü kadınların, Japonya'nın değişim süreciyle özdeşleştirildiğini görürüz. Onna ga kaidan wo agaru toki (1960) ve Tôkyô monogatari (1953) gibi muhteşem yapıtlar buna örnek gösterilebilir. Oishi de o şekilde, ki sağlam karakter yapısı sayesinde öğrencileri ile arasında çok kuvvetli bağlar kuruyor. Fakat ben Oishi gibi insanlara idealist demek istemiyorum. Bir ideale yani ülküye sahip olmanın ve onda diretmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu zaten muhafazakar/korumacı düşüncenin bir devamıdır. Oishi'nin karakter yapısı idealist olmaktan çok daha üstün. Keşke böyle öğretmenlere sahip olsak. Mesleği sevmek ve onu benimsemek de önemli bir mevzu tabii. Film gerçekten mükemmel, 156 dakika sürüyor ama öyle güzel akıyor ki hiç sıkılmıyorsunuz. Japonlar insani meseleleri ayrıntıları ile en güzel şekilde ifade edebilen bir sinema anlayışına sahipler. Muhakkak izlenmesi gereken bir Japon klasiği.

Yang guang can lan de ri zi - Güneşin Sıcağında (1994) - Çin
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0111786/

Bir adamın ergenlik çağındaki anılarını kendi ağzından anlatması yoluyla, onun gençlik çağındaki arkadaşlarıyla olan, ailesiyle olan ilişkilerine tanık oluyoruz. Aynı zamanda dönemin siyasal ve sosyal atmosferini de çok iyi veren bir film. Baş karakter Ma Xiaojun. Samimi olduğu arkadaş grubunda ona 'Maymun' lakabını uygun görmüşler. Ma Xiaojun, kilitlerle uğraşmayı seven bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Kilit uğraşı yoluyla başkalarının evlerine de sessiz sedasız girme ve o kişilerin evlerinde vakit geçirme şansı buluyor. Olaylar da zaten onun bu kilit mevzusuna koşut olarak gelişiyor. Oldukça samimi, arkadaşlık ilişkilerini çok iyi özetleyen, çoğunlukla eğlenceli, insanı hatıralarına götüren harika bir yapıt, hatta bir yaz filmi. Çin'in sosyal ve siyasal yapısıyla ilgili de gayet önemli bir kaynak. Yine başka bir Çinli yönetmen olan, Yimou Zhang'ın Çin'in belli dönemlerini bir aile ekseninde ele aldığı 1994 yapımı filmi Huo zhe'yi de tavsiye ederim.

Shinjû: Ten no Amijima - Çifte İntihar (1969) - Masahiro Shinoda - Japonya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0064975/

Filmin hikayesi 18. yüzyıl Japonyası'nda geçiyor ve yine o zamanlar yazılmış bir kukla oyununun uyarlaması. Bir kâğıt tüccarı olan Jihei, Koharu adında bir fahişeye âşık oluyor. Tek taraflı bir aşk değil tabii ki. Ama bir araya gelmeleri çok da olası gözükmüyor. Koharu'nun işini bırakabilmesi efendisinin takdirine bağlı ve bir fahişenin âşık olma özgürlüğü yok gibi. Jihei'nin de bir ailesi var. Film bu iki yetişkinin imkansız aşklarının trajedisini veriyor. Oldukça sağlam bir film. Tiyatrovari sahnelere sahip. Ölümü simgelediğini düşündüğüm kara giyimli adamlar film boyunca her sahnenin içine serpiştirilmiş. Diyaloglar da kuvvetli, Japon filmleri çok sağlam oluyor. Yalnız o zurnalı müzik çalmayaydı iyiydi, bir de sake yerine şalgam suyu içseler tam olmuş diyecektim Bu filme benzer günümüz filmlerinden ünlü Japon yönetmen Takeshi Kitano'nun 2002 yapımı Dolls filmi var, ona da bir bakın derim.


Sokak satıcısı bir çocuk, bir fahişeye âşık olan sokak arabacısı, kızını arayan Amerikalı yaşlı adam ve lotus çiçeği toplayıp satarak geçimini kazanan kadınla yaşlı patronu arasındaki ilişki işleniyor filmde. Bu ikili ilişkilerden herbiri birbirinden bağımsız fakat onları ortak paydada buluşturan tek şey, her insanın bir başka insanın hayatından o kişiyi tanıyacak kadar vakti olmasa bile geçecek olması. Filmde sosyal adaletsizlik, geçmişe duyulan özlem, yılları elden kaçırmış olma hissi gibi önemli mevzular işleniyor. Güzel, dingin bir şekilde işleniyor bu mevzular. Filmle ilgili canımı sıkan şeyse gözümüze sokulan kola reklamları oldu. Filmin anlattıklarından biri sosyal adaletsizlikken, böyle reklamların yapılmasını, izleyici ile film arasında oluşan etiğin ihlali olarak görüyorum. O reklamları yapmadan çekilmiş olan çok daha iyi filmler var. İkinci sorunsa alt yazıda. Bazı yerler iyi çevrilmiş ama bazı yerlerde diyaloglar filan anlamsız çevrilmiş, bu da seyir zevkini bozan bir durumdu.
İzlenesi, güzel bir film.



Rusya/SSCB



1862-1918 tarihleri arasında yaşamış, hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip olunmayan Gürcü halk ressamı Niko Pirosmani'nin biyografisi. Bir ressamın hayatını olabilecek en iyi şekilde anlatmış yönetmen. Her sahne ayrı bir yağlı tablo gibi. Genellikle doygun ve canlı tonlar kullanılmış. Hüzünlü sahnelerde biraz daha soluk tonlar kullanılmış. Bazı sahnelerde oyuncular hafif tutuk oynuyor, bazı sahnelerde kişilerin bir kısmı sabit duruyor, bir ya da iki kişi hareket ediyor. Böyle bir anlatım da filmin kalitesini katbekat artırmış. Yine SSCB döneminde film çekmiş olan Sergey Paracanov da benzer bir anlatım diliyle bir Ermeni halk ozanı olan Sayat Nova'nın biyografisini 1968 yılında çekmişti. Fakat o filmi takip etmek biraz zordu. Sembol anlatımı daha önplandaydı. Bu filmse daha naif daha yumuşak dilli güzel bir film olmuş. Şairin kederli, yalnız hâli iyi anlatılmış. Herkese hitap etmeyebilir.
Ressam hakkında bilgi,
http://tr.wikipedia.org/wiki/Niko_Pirosmani

İlk Öğretmen - Pervyy uchitel (1965) - SSCB
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0059585/


Sovyet iktidarının ilk yıllarında Kırgızların yaşadığı bölgede öğretmenlik yapması için biri görevlendirilir. Adamın esas mesleği öğretmenlik değildir ama o da zaten çocuklara okuma-yazma ve Sovyet Rusya'nın önemini vs. öğretecektir. Fakat kendi yaşamlarını idame ettirmek için sürdürdükleri uğraşların arasında kimsenin çocuklarını bir okula göndermeye niyeti yoktur. Onlara göre babaları, dedeleri de okumamıştır ancak saygınlıklarını da kazanmışlardır. O yüzden öğretmenin de işi zor olacaktır. Sovyet propagandası kesin var diyemiyorum hatta bazı sahnelerin Sovyet yönetiminin aleyhine olduğunu düşünüyorum. Gayet de anlamlı bir filmdi. Yine de Kırgızların kendi dilinde değil de Rusça olarak konuşması bende Sovyet yönetimine dair ayrı bir soru işareti bıraktı. Ve filmde gelişen olaylar da o şekilde. Bir tek isimler Kırgız Türkçesi.
Senaryo, Selvi Boylum, Al Yazmalım kitabının da sahibi ünlü Kırgız edebiyatçı Cengiz Aytmatov'un bir kitabından uyarlama.



Film Rusya menşeli ama tam olarak 'Rus' yapımı diyemeyiz. Bilakis Rusya'nın bir bölgesinde yaşayan Meryalarla ilgili bir film. Meryalar Orta batı Rusya'da yaşayan bir Ugo-Fin kavmi imiş. 17. yüzyılda da Ruslarla kaynaşmışlar. Fakat kültürlerini bir şekilde devam ettirmişler. Film de Meryaların kültürlerinin ufak bir parçasını, bir ölüm ritüeli üzerinden gösteriyor. Sevdiği karısı ölen bir adam karısına kendi kültürüne uygun bir şekilde veda etmek istiyor. Bu ölüm töreni yolculuğuna da ona yardım etmesi için aynı kültürden bir arkadaşıyla çıkıyor. Yer yer karakterin geçmişe dönüşlerine de yer veriliyor. İki arkadaşın belki de bu kültürü sürdüren son insanlar olarak gösterilmesi ve bazen sakince kültür aşınımına tepki dile getirilmesi de önemliydi. Kültürün ölümü o kültürü yaşayan bireyin ölümüyle de ilişkilendirilmiş sanki. Gayet sessiz, sakin, dingin bir film. Adamlarla yolculuk eden kafese kapalı iki kiraz kuşunun da ayrı bir anlamı vardır elbet.
Film herkese hitap etmeyebilir.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 17:55:02 >

M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Bugün de sinema akımlarının örneklerinden gidelim,

Başlıca sinema akımları olarak, 'Şiirsel gerçekçilik', 'Fransız Yeni Dalga', 'İtalyan Yeni Gerçekçilik', 'Özgür Sinema (İngiltere)', 'Dogma 95' üzerinden gitmeye çalışalım. Amacım bu akımlar hakkında doyurucu bir yazı yazmak değil. Önemli gördüğüm birkaç örnek vereceğim.

Şiirsel Gerçekçilik


Akımın başlıca yönetmenleri: Jean Renoir, Jean Vigo, Pierre Chenal, Julien Duvivier, Marcel Carné, Marcel L'Herbier, Rene Clair, Jacques Feyder, Jean Grémillon, Marc Allégret. Koyu yazdıklarım, Fransız sinemasına yön vermiş, çok önemli yönetmenlerdir.

1945 yapımı Les enfants du paradis filmi bu akımın önemli filmlerinden biridir. Süresi 190 dakika, ancak oldukça akıcı bir yapıya sahiptir. Filmde bir aşk ilişkisi anlatılmaktadır, tiyatro da önemli bir yer kaplar. Yönetmenin Le quai des brumes (1938) filmi de bu akımın önemli filmlerindendir. Şiirsel gerçekçilik, benim diğer akımlara göre biraz daha kendimi uzak hissettiğim bir akımdır. Romantizm, gönül ilişkisi gibi mevzular işlendiğinden olsa gerek.

Akımın Özellikleri;
quote:

"Şiirsel gerçekçilik" akımına dahil edilen filmler adındaki gibi "gerçekçi" idi, çünkü filmdeki karakterler hayatın tüm acımasız yönleriyle sürekli olarak yüz yüze geliyorlardı, çoğunlukla umutsuzdular, çaresizdiler. Ekonomik çöküntü beraberinde suç artışını da getirmişti, sefalet her zaman hissedilebiliyordu, konuların geçtiği mekanlar sefil mekanlardı. Ama aynı zamanda bu filmler "şiirsel" di de, karakterlerin davranışları melankolikti, karamsar ve hüzünlüydüler, zaman zaman intihara meyilli olabiliyorlardı, nihilisttiler. Filmin odağındaki bu marjinal karakterler genelde aşk için son bir şansı yakalarlar ama onu da sonunda ellerinden kaçırırlardı. Alt sınıftan insanların bunalımlı öykülerinin anlatıldığı bu filmler daima mutsuz sonla bitiyordu. Mekanların loş ışıklandırılması, kapalı gökyüzü ve sıklıkla yağan yağmur veya bastıran sisin yarattığı flu görüntüler de şiirselliğe katkı sağlıyordu. Görüntü yönetmenleri estetizme özellikle önem veriyorlardı. Bu akımın yapımcı ve yönetmenleri senaryo ve diyaloglara da çok önem veriyorlardı, akımın önemli senaristlerinden biri de Marcel Carné'nin birçok filminin senaryosunu yazmış olan ünlü şair Jacques Prévert'di.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eiirsel_ger%C3%A7ek%C3%A7ilik



Fransız Yeni Dalga

François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Claude Chabrol, Agnès Varda ve Jacques Rivette'nin başını çektiği, sinema tarihinin en önemli akımlarından biridir. Bu yönetmenler kariyerleri boyunca fazla fazla film çekmişlerdir. Aralarından Godard ve Agnès Varda halen yaşayan akım temsilcilerinden.

Agnes Varda'nın, Sans toit li noi filmini konu içinde paylaşmıştık. Benim de en sevdiğim Yeni Dalga filmidir. Yönetmenin bu akıma uygun çektiği bir filmi de şudur;

Eric Rohmer ve Claude Chabrol'dan örnekler de konu içinde yer alıyor. Onların dışında Chabrol'un, Que la bête meure (Bu Adam Ölmeli - 1969) filmi de bu akımın önemli filmlerindendir. Chabrol psikolojik gerilim adamıdır.
François Truffaut'un bu akımda verdiği en önemli, efsane filmi ise, Les quatre cents coups (1959)'tur. İzlenmesi şart, bir çocuğun hayatına, çocuğun toplumsallaşma sürecinde çevresindeki herkese başkaldırmasına yönelik harika bir filmdir.


Gelelim Godard'a. Godard sinema makasçılığında farklı yöntemler deneyerek, kurguda çığır açan, sinemaya gündelik konuların girmesini sağlayan, akıp giden diyaloglara sahip filmler yapan, uçarı ve özgür karakterler yaratan, var oluşçuluğa önemli katkısı olan bir yönetmendir.

Bambaşka bir Fransız filmi, Hayatımı Yaşamak. Fransız edebiyatının tesiri altında. 12 bölümden oluşuyor. Bir kadın üzerinden gidiyor. Kadın hayatını yaşamak istiyor. Var oluşuna kavuşmak, kendi özünden sorumlu olmak istiyor. Kocasını ve çocuklarını bırakıp, aktris olma arzusu içerisinde. Ama hayat o denli kolay değil. Hele de özgür olmak isteyen bir kadın için hiç kolay değil. Nana yoksul düşüyor, başka çaresi kalmadığını görünce kendi sorumluluğundaki bedenini müşterilere sunuyor ve fahişeliğe adım atıyor. Fakat hayatını yaşadığından bu durumdan gayet memnun. Her şeyi akışına bırakıyor.


Bünyesinde ünlü oyuncuları hatta ünlü yönetmen Fratz Lang'i barındıran bir film Le mépris (Nefret/Küçümseyiş). Godard'ın diğer filmleri gibi kendine özgü bir yapısı var. Uzun diyaloglar, uzun sahneler hiç sıkmıyor, daha çok izleyici içine çeken bir yapısı var. Filmde kullanılan tek müziğin fonda duyulduğu anlarda filme daha çok yoğunlaşıyor ve önemli noktaları çözümlemeye çalışıyoruz. Film için genel itibarıyla kadın-erkek ilişkilerine, yapımcıların, senarist ve yönetmen üzerindeki baskısına, Hollywood'a, filmlerde kadının vücudunun bir mal gibi sergilenmesine bir gönderme diyebiliriz. Ayrıca filmle ilgili dikkatimi çeken bir ayrıntı da şöyle, Paul rolündeki Michel Piccoli bana biraz Godard'ı hatırlattı. Camille de siyah peruk takınca yönetmenin karısı Anna Karina'ya benziyor. Bu hâliyle filmin yönetmenin kendi ilişkisine de bir gönderme olabileceğini düşündüm. Yönetmenin Vivre Sa Vie ve À bout de souffle filmlerini de izlemelisiniz.
Penelope ile Ulysses’in aşkını konu edinen Homeros’un Odysseus eseri Fritz Lang tarafından sinemaya uyarlanacaktır. Filmin senaryosunu da eskiden yalnızca tiyatro senaryosu yazarak geçimini sağlayan Paul üstlenmiştir. Fakat senaryo yazımı konusunda yapımcı ile fikir zıtlıkları yaşamaktadır. Bir gün Paul karısı güzel ve seksi Camille’i yapımcısı ile tanıştırır. Bundan sonra Camille çok sevdiği kocası Paul'e soğuk davranmaya başlayacaktır.

Penelope ile Ulysses’in aşkını konu edinen Homeros’un Odysseus eseri Fritz Lang tarafından sinemaya uyarlanacaktır. Filmin senaryosunu da eskiden yalnızca tiyatro senaryosu yazarak geçimini sağlayan Paul üstlenmiştir. Fakat senaryo yazımı konusunda yapımcı ile fikir zıtlıkları yaşamaktadır. Yapımcı para kaygısı güderken Lang ve Paul sanat kaygısı gütmektedir. Bir gün Paul karısı güzel ve seksi Camille’i yapımcısı ile tanıştırır. Yapımcısı onları evlerine davet eder. Camille buna kocasının karar vereceğini söyler. Burada Paul’ün karısını boşladığını, ona önem vermediğini görürüz (Yapımcının arabası iki kişiliktir. Paul karısının yapımcıyla beraber gitmesini ister, daha sonra kendisi taksiyle gelecektir. Camille ise Paul ile gitmek istemektedir ama sesini çıkaramaz. Paul'ün bunu anlamamış oluşu onu üzer. Üstüne üstlük Paul oraya yarım saat geç gelir ve bu durum Camille'i ilişkileri hakkında düşünmeye iter). Ve Camille çok sevdiği kocasının böyle bir şey yapmasından dolayı incinir ve ona soğuk davranmaya başlar. Paul’ün bu davranışının nedeni başka olduğundan Camille’in bu davranışına anlam veremez. Ve artık Camille’de Paul’e karşı bir küçümseme duygusu peyda olmuştur. Filmde Camille ve Paul’ün evlerinde onların ilişkilerinin nasıl yıprandığına dair konuşmalar içeren uzun bir sahne mevcut.

Filmdeki Paul ve Camille'nin ilişkisinin, Odysseus'taki Penelope İle Ulysses'in arasındaki ilişkiye paralel gittiğini söylemek gerek. Filmin sonlarında Paul Odysseus'taki ilişkinin bozulma nedenlerini sayarken aslında kendi ilişkilerinin neden bozulduğunu da söylemektedir.


Akım Hakkında;
quote:

Yeni Dalga (Fransızca: la Nouvelle Vague) 1950 sonları ve 1960'larda, kısmen İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilenen bir grup Fransız film yapımcısı için eleştirmenler tarafından kullanılan bir terimdir. Yeni Dalga hiçbir zaman örgütlü bir hareket haline gelmemiştir, buna karşın Yeni Dalga akımını benimseyen film yapımcıları kendilerinden emin bir biçimde klasik film formunu reddetmeleri ve tabuları yıkma cesaretleriyle bilinirler. Bu akım yönetmenlerinin birçoğu dönemin çehresini değiştiren toplumsal ve siyasi değişimlere filmlerinde yer vermiş; kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımlarındaki farklılıklarla muhafazakar paradigmadan kesin bir kopuş sergilemişlerdir. Yeni Dalga yönetmenleri film eleştirmenliğinden gelmektedir. Her film yeni bir roman gibi tüm uylaşımlardan bağımsız bir şekilde oluşturulur. Her film ayrı bir sanat manifestosu, ayrı bir sinema kuramı gibi oluşturulmuştur.

Bu akımın başlıca öncüleri arasında yer alan François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette Fransa'nın ünlü sinema dergisi Cahiers du cinéma'ya film eleştirileri yazarak sinemaya başlamışlardır. Grubun kurucularından olan sinema kuramcısı André Bazin Yeni Dalga hareketini etkileyen başlıca kaynaklardan biri olmuştur.



İtalyan Yeni Gerçekçilik

Akımın önemli yönetmenleri; Federico Fellini, Vittorio De Sica, Roberto Rossellini, Luchino Visconti, Pietro Germi.
Bu akımdan çok iyi filmler çıkmıştır. II. Dünya Savaşının sonunda çıkan akımın en önemli filmleri, Roma, Açık Şehir (Roma, Città Aperta), Umberto D., Ladri di biciclette, La Strada'dır. Sinemayı toplumsal gerçekleri gözler önüne sermek için kullanan yönetmenler, yoksul insanların hayatlarına, çocukluklarını yaşayamadan olgunlaşan insanlara dokunaklıdan öte gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmaktadırlar.

quote:

Bu tür filmler sıradan insanların gündelik yaşamlarına sempatik bir bakış açısıyla eğilirken hemen kolaycı ahlaki yargılara varmıyorlardı. Soyut fikirlerden çok duygulara vurgu yapılıyordu. Hümanist bakış açısı ön plandaydı. Kameralar stüdyodan dışarıya, sokağa taşındı. Sokaklarda yapılan çekimlerde doğal gün ışığı daha çok kullanıldı. Çekimler sessiz olarak yapılıyor, sesler filme dublajla sonradan ekleniyordu. Bu da yönetmenlere daha fazla esneklik sağlıyordu. Belgesel filmleri andırır bir kadraj tercih edildi ve yine belgesellerde olduğu gibi kameraların zaman zaman elde de taşınarak kullanılması ve serbest kamera hareketleri yönetmenlerin özgürlüğünü arttırdı. Yönetmenler profesyonel olmayan oyuncularla doğaçlama oyunculuğu tercih ettiler. Zaten alışılmış şekilde klasik bir dramatik hikâye örgüsü de yoktu. Edebi diyalogların yerine doğaçlama konuşmalar vardı. Kurguda da aşırılığa kaçılmıyor mümkün olduğunca basit doğal bir kurgu tercih ediliyordu. Aynı zamanda bu filmler çok düşük bütçelerle çekiliyorlardı.

Muhakkak takip edin bu akımı.


Özgür Sinema (İngiltere)

Özgür Sinema'ya yeni yeni girmiş durumdayım ama bu akımdan izlediğim örneği çok beğendim;
Saturday Night and Sunday Morning (1960) - Karel Reisz
< Resime gitmek için tıklayın >

Hınzır bir esprili dile sahip olan film, toplumsal olarak kenar mahallelerde yaşayan insanları konu ediniyor. Baş karakter de bir fabrika işçisi olan ve eşek gibi çalışıp iş zamanı dışında dalgasına bakan Arthur Seaton. Biraz sistem karşıtı ve başkaldıran tavrıyla Arthur kişisel özgürlüğe ve sınırsızlığa inanıyor, hayatı kendi dilediği şekliyle yaşamaya çalışıyor. Biraz antikahraman türünde karakterlerden. İzlenmesi gereken çok eğlenceli ve akıcı bir film.

Özgür sinemanın özellikleri;
quote:

Özgür Sinema; İngiltere'de akademik sinemaya karşı doğmuş bir akım olarak doğmuştur. 1955 yılında İngiliz Film Enstitüsü tarafından desteklenmiştir. Aynı zamanda belgeselciliğin yeni bir yorumu olarak da yorumlanabilmektedir Özgür Sinema filmleri.

Ağırlıklı olarak çalışan sınıfın problemleri ve sosyal konuları ele almıştır. Özgür sinema akımının etkisi, Yeni Dalga ve İzlenimcilik akımları kadar uzun süreli olmamıştır. Bunun en büyük nedeni İngiliz piyasasının Amerikan filmleri tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. Yüksek bütçeli Amerikan filmleri karşısında Özgür sinema akımının ürettiği filmler gişede başarısız olmuşlardır.

Bir diğer olumsuz etken ise evlerinde televizyon izleyen insanların sinema salonlarına çekilmesidir. Bunu başaran filmler çoğunlukla Amerikan yapımcılar tarafından desteklenen İngiliz yönetmenlerin filmleri olmuştur. Sonuç olarak bağımsız filmleri gösteren sinema salonları dönem itibariyle kapanmışlardır.

Her ne kadar Özgür Sinema filmleri sosyal konuları ele alsa da özünde toplumcu bir yapıya sahip değildir. Daha çok aşırı özgür ve nihilist düşünce yapısını bünyesinde barındırmaktadır

Özgür sinema 1950'li yıllarının sonunda ortaya İngiliz Yeni Dalga akımını da etkilemiştir.


http://sinemaninrenkleri.blogspot.com.tr/2012/07/ozgur-sinema.html

Bana Bill Douglas'ın üçlemesini de bu akıma sokabiliriz gibi geliyor.



Dogma 95


Lars von Trier, Thomas Vinterberg, Kristian Levring ve Søren Kragh-Jacobsen'in başlattığı bir akımdır. Susanne Bier de akımın önemli temsilcilerindendir. Akımın başlıca özellikleri şunlardır;

quote:

Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikaye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekân seçilmelidir.) Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.) Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.) Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır. Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.) Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.) Tür filmleri kabul edilemez. Film formatı 35 mm olmalıdır. Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.


Her ne kadar bu akım Danimarka'da doğmuş olsa da, dünyanın başka yerlerinde de çeşitli yönetmenlerce benimsenmiştir.
Wikipedia'da bu akımın özelliklerini taşıyan filmlerin bir listesi yer almaktadır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dogma_95
Bu konu altında da paylaştığım, Thomas Vinterberg'in Festen (1998), Susanne Bier'in Elsker dig for evigt (2002) filmleri bu akımın önemli filmleridir. Ayrıca, Søren Kragh-Jacobsen'in, Mifunes sidste sang (1999) filmi de bu akım içinde değerlendirilir. Fakat ben diğer filmlere göre çok başarılı bulmamıştım bu filmi. Bunların dışında bana göre en önemli Dogma filmi, çılgın yönetmen Lars von Trier'in Idioterne (1998) filmidir. Iditorne'de özürlü taklidi yapan normal insanların toplum içinde gördükleri tepki ele alınır. Çok zekice hazırlanmış, anlamlı bir filmdir. Yine Trier'in bir üçlemeyi oluşturan, Befrielsesbilleder, Forbrydelsens element, Epidemic filmleri de Dogma Akımı'na ait filmlerdir.




Bir hata ya da eksik varsa affola.


Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

@tolgambo İlginiz için ben teşekkür ederim. Benim arşivimde bu film mevcut ama şu an bir indirme bağlantısı bulmak zor görünüyor. Youtube'da varmış, oradan ilgili bir programla indirip altyazıyla izleyebilirsiniz,
http://www.youtube.com/watch?v=ab2lHQ84fx0

Onun dışında bir adres daha var, onu da özelden göndereyim.

@aslimdayok Başlangıç için birkaç film önermeye çalışayım. Komedi türünde istiyorsanız, öncelikle, Dzien swira 2002, Un air de famille 1996, Adams æbler 2005, Blinkende lygter 2000 filmlerine bir bakmanızı öneririm. Hayatın içinden dram filmleri isterseniz de konunun sonlarına doğru Dark Saga'ya yaptığım önerilere bir bakmanızı öneririm.

@ghan87 Sağ olasın, her zaman bekleriz konuya.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 18 Haziran 2014; 11:18:07 >


Bu mesajda bahsedilenler: @aslimdayok , @tolgambo
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi


Latin Amerika Sinemasından Örnekler


Pixote: A Lei do Mais Fraco - Pixote: En Güçsüzün Yaşam Savaşı (1981) - Brezilya
Kimsesiz ya da babası olmayan yüzlerce çocuğun geleceğini tayin edemeyen bir devlet. Dışarıda işlenen suçların failleri bulunamayınca, yaşları küçük olduğundan dolayı bu sokak çocuklarının üzerine kalıyor suç. Ucunda ölüm yok ya. On sekiz olunca salınacaklar. Küçüklüklerinden yetişkinliğe orada geçiriyorlar vakitlerini. Dayak, tecavüz gibi insanlık dışı muamelelere maruz kalıyorlar, sırf kimsesiz oldukları için. Onları hor gören, onlara potansiyel suçluymuş gibi davranıp, döven sadece ıslahevi yetkilileri değil. Polisler de buna katılıyor. Fakat Brezilya gibi sosyal refahı oldukça düşük bir ülkede, kimsesiz çocuklar ne ıslahevinde ne de dışarıda özgür olabiliyorlar. Dışarıda tek başlarına yaşam savaşı verebilmeleri gerekli, onlara rahat bir hayat seçeneği sunamayan sistem yine onların suça meyletmelerini sağlıyor. Ya bunun suçlusu kim, bunu filmimiz gösteriyor.
Yine bu filme benzer, sokak çocuklarını adam akıllı işleyen, Los Olvidados (1950), Sciuscià (Ragazzi) (1946), Tsotsi (2005), Ali Zaoua, prince de la rue (2000) gibi filmleri tavsiye ederim.

Anjos do Sol - Güneşin Melekleri (2006) - Brezilya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0847154/

Bir kısır döngü ve çaresizlik filmi. Brezilya gibi bir ülkede toplumun kadına verdiği değer işleniyor bir bakıma. Ama daha özelde küçük çocukların satılıp, cinsel istismara uğramaları işleniyor. Öyle acımasızca bir düzen kurulmuş ki, kimse bu düzene dur demiyor. Bir tarafta düzenden zevk alan insanlar (hayvanlar), diğer tarafta bir gecede onlarca erkeğe pazarlanan küçük çocuklar. Panahi'nin Dayereh filmindeki gibi, buradaki küçük kızımız da sistemin çengeline takılmış, bir daire etrafında dönüyor. Yaşamak için başka kurtuluş yolu yok. Kader değil bu, insanlar varsa kader sadece bir zırvadır zaten. Filmdeki olayların gelişimi biraz aceleci bir yapıda verilmiş ve kızın bazı anlardaki hissi durumunun üzerinde daha fazla yoğunlaşılarak, daha vurucu bir film ortaya çıkarılabilirdi. Ama bu dediklerim filmi kötü yapmıyor. Tabii bir de bu yaşananların sorumlularına dikkat, daha belirgin bir şekilde çekilebilirdi. Bu biraz eksik kalmış. İzlemelisiniz.

Memoria del saqueo - Yağma Anıları (Bir Toplumsal Soykırım) (2004) - Arjantin - Belgesel
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0400647/

Yıllarca kendi seçtikleri yöneticiler tarafından sömürülen, kamu kurumlarının neredeyse tümü özelleştirilen, yoksullukta son noktaya gelmiş Arjantin halkı 2001 Aralığında bir bütün hâline gelip, onların haklarını gasp eden yöneticilere karşı ayaklanıyorlar. Film bu ayaklanma olaylarına kadar gelinen noktayı diktatörlükten sonra 1983'te demokratik yolla iktidara gelen hükümetten itibaren veriyor. Demokrasi de sözde demokrasi. Üçündü dünya ülkelerinin politikacılarının ekmeğindeki yağ, demokrasi. Halk seçer gerisine karışamaz. Hele ki toplumda cehalet sınırı yüksekse, politik bilinç en alt düzeydeyse, başa gelen yöneticiler, refah içinde yaşayacakları hayatlarına kazığı çakarlar. Nasıl olsa karşılarında yoksulluklarıyla uğraşmaktan bitap düşmüş bir halk vardır. Devletin malı deniz hesabı %10'luk yönetici ve mafya kesimi ülkenin sermayesini talan eder. Ama tek başlarına yapmazlar bunu, ABD ve Avrupa ülkeleriyle ortaklaşa yağmalarlar ülkeyi. Gelişmekte olan ülkelerin bir kader birliği vardır ne yazık ki. Siyasi gelişmeler, yapılan yolsuzluklar, halkın sömürüsü, kolluk kuvvetleriyle halkın püskürtülmesi hep bu ülkelerde aynı çizgilerde ilerlemiştir. Kapitalist sistemde ekonomik refaha sahip ülkelerin ayaklarının altında ezilenler, kendi kaynaklarına sahip olan ancak bunları kullanamayan ülkelerdir. Muhakkak izleyin, bilinçli değilseniz bilinçlenin, böyle ülkelerdeki siyaset ve toplum arasındaki derin uçurumu, politikacıların gizli kapaklı çevirdikleri işleri görün. Yalnızca siz izlemekle yetinmeyin bu değerli ve çarpıcı belgeseli, ailenize de izletin. Kafa yapısı aynı olan herkese izletin. Filmde politikacıların güttüğü toplumsal soykırımı da görün.


Çeşitli Ülkelerin Sinemalarından Örnekler

Le fate ignoranti - Cahil Periler (2001) - Ferzan Özpetek - İtalya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0274497/

Kocasının ölümünden sonra, onun hakkında büyük bir sır öğrenen kadının, o sırrın peşinden gitmesini anlatıyor film. Kadın, aslında kocasının yıllardır ondan sakladığı bambaşka bir dünyası olduğunu öğreniyor. Özpetek'in Karşı Pencere filmine nispeten daha çok beğendim. İyi bir senaryo yazılmış ama son kısımlar daha iyi olabilirdi.


İsrail ve Filistin olayına, intihar bombacıları üzerinden bakıyor film. İntihar bombacısı olarak seçilen iki gencin, bu eylemi gerçekleştirme sürecinde yaşadıkları gelgitleri izliyoruz. Yönetmen, İsrail'e karşı direnmenin başka yolları olduğuna da inanıyor. Bence de öyle. Elbette öyle zor bir ortamda yaşamıyoruz, topraklarımız işgal edilmiş ve mülteci hâline gelmiş değiliz ama, iki genç insanı güçlü bir ordusu olan İsrail'in bir kısım askerini öldürmesi için, dinle de aldatarak göndermek bana pek doğru gelmiyor. Neyse buradan konuşmak kolay. Susuyorum.


Yıllar evvel Macaristan'dan Amerika'ya göçmüş olan Mike Laszlo, Macaristan'daki komünist hükümet tarafından, Nazilerin etkin olduğu dönemde savaş suçu işlemekle itham edilmektedir ve Macar hükümeti cezalandırmak üzere onu ülkelerine geri istemektedir. Adamın vatandaşlığının düşürülmesi için açılan davada ise, babasının hiçbir suç işlemediğine inancı yüksek olan kızı ona avukatlık edecektir. Film suçlu-suçsuz ikilemleriyle, çoğunlukla mahkeme salonunda geçiyor. İyi bir akışı olan filmde bir an bile sıkılmıyorsunuz, tartışmalar sizi nereye götürürse oraya gidiyorsunuz ve adamın suçlu ya da suçsuz olmadığı konusunda onu yargılıyorsunuz. Aslında ben adam hakkındaki kararımı erken verdim ama olayların gidişatı, dinlenilen tanıklar, verdiğim kararı biraz zedeledi.
Filmi komünizm karşıtı olarak değerlendirenler de olacaktır. Fakat davanın sonuçlanıncaya kadar olan kısmında, davanın sonunda bir Nazi örgütü üyesi olarak insanları vahşice katletmiş olduğunu öğrendiğimiz adamın gözünden bakıyoruz suçlamalara. Adam sıkı bir ırkçı olduğundan, komünistlere her daim kin kusuyor. O yüzden bu kin kusma olayı Laszlo ile ilgili bir durum, yoksa filmin öyle bir şey dediği yok. Ki hatta komünist hükümet, adamı suçlu olmakla karaladığı gerekçesiyle yerden yere vuruluyor. Fakat adamın hakikatte suçlu olduğunu gördüğümüzde, komünist hükümetin de neden direttiğini anlıyoruz. İnsan soruyor kendine, adamın kızının yerinde biz olsaydık ne yapardık?



Zonca beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çok başarılı bir gerilim ve suç filmi olmuş. Ama bildiğimiz, sıradanlaşmış suç filmlerinin aksine belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor senaryo. Orta yaşlarındaki Julia alkolik bir kadındır. Çalışmak ve sorumluluk sahibi olmak konusunda sorunları vardır. Hayatında da yapayalnızdır. İstemeden de olsa psikolojik sorunları olan insanların toplandığı bir yere gitmektedir. Bir gün oradaki bir kadın Julia'nın bu kayıtsız hâlinden yararlanmak için ona bir teklif yapacaktır. İşte Julia bu teklifin ardından, sağlıklı bir şekilde düşünmeyen biri olarak kendini olayların içine atıyor. Hiçbir şeyi doğru dürüst planlamadığından da, olayların akış yönünün kendiliğinden değişmesini sağlıyor. İlk bir saat filan Julia'yı tanıyabilmemiz için ayrılmış, sonrası da zaten koşuşturmaca ve asıl sağlam bölüm de bu ikinci bölüm. Senaryo çok sağlam yazılmış. Olaya sadece kaçırma meselesi olarak bakmamak gerekir, hem kişilik çözümlemesi yapılıyor, hem de bu durumdaki bir insan duygusal yönden sınanıyor. Zonca'nın La vie rêvée des anges (1998) filmini de tavsiye ederim.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 17:40:12 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

İlgi gösteren arkadaşlara teşekkürler, devam edelim.


Latin Amerika Sinemasından Örnekler


La jaula de oro - Altın Kafes (2013) - Guatemala/İspanya/Meksika
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt2042583/

Guatemala'dan Amerika'ya daha iyi bir hayat için yola çıkan üç gencin yolculuğu ve bu yolculukta başlarına gelen olaylar anlatılıyor. Gerçekçi, vurucu bir film. Amerika yoksul insanlar için bir rüya, kendi insanları için bir gerçek olabilir ancak. Aslında insanlar, Amerika hayaliyle göç etmek yerine kendi ülkelerinde kalıp sokak çeteleriyle, yoksullukla mücadele etseler, ülkelerini daha yaşanabilir kılarlar. Filmin, Amerika sömürüsünü bir şekilde anlattığını da söyleyebilirim.


Annelerinin ölümü üzerine, yıllar sonra bir araya gelen kardeşlerin geçirdiği birkaç günü anlatıyor film. Jacobo Uruguay'da küçük bir çorap işletmesi sahibidir. İşyerindeki Marta da onun sağ koludur fakat birbirleriyle hiç samimi bir iletişim kuramamışlardır. İkisi de tekdüze hayatlarına mahkum olmuş yalnız insanlardır. Jacobo'nun evli ve çocuk sahibi, biraz da madden durumu iyi olan kardeşinin onun yanına gelmesiyle, Marta'ya karısı rolünü oynamasını ister. Böylece işleri yolunda giden bir adam görüntüsü vermiş olacaktır. Marta da bu sayede Jacobo'ya yaklaşabileceğini düşünür. Marta birlikte geçirdikleri bu günlerde hayatın farklı yönlerini keşfetme şansını da bulur. Kapalı insanların farklı ilişkiler yardımıyla açılmalarını gösteren içe dokunur güzel bir yapıt.

El baño del Papa - Papa'nın Helası (2007) - Uruguay
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0482901/

Uruguay'da insanların çoğunluğunun geçimini kaçakçılık yaparak sağladığı ve bundan başka para kazanabilme yollarının olmadığı küçük bir kasabaya Papa'nın ziyarette bulunacağı haberi geliyor. Köylüler, komşu ülke Brezilya'dan da bir sürü insanın Papa'yı görmek için geleceğini düşündüklerinden, Papa'nın geleceği güne kadar satma amaçlı pek çok şey hazırlayıp, borca giriyorlar. İnsanlar yoksulluktan kurtulmak için Papa'nın oraya gelmesine bel bağlıyorlar. Beterin beteri var tabii. Brezilya da fakir bir ülke ama Brezilya'dan daha fakir olan ülkenin insanları da onlardan medet umuyor. Keyifli ama hafif dram da içeren güzel bir film. Dinin işlevini de görüyoruz. Film gerçek olaylardan yola çıkılarak hazırlanmış.


1910'da başlayıp yaklaşık 60 yıllık bir dönemi ele alıyor film. Adam, adamın karısı ve kadının annesi, satın aldıkları çölün bir bölümüne yaşamak için geliyorlar. Adamın burayı neden satın aldığı meçhul olsa da filmin anlatmak istediklerini anlatabileceği en güzel ve en büyüleyici mekân olduğu bir gerçek. Bembeyaz çöl her ne kadar güzel olsa da orada yaşamak da bir o kadar zor gözüküyor. Filmde üç nesil kadınların orada tutsak kalışları işleniyor. Kadınlar kaçmak istese de yaşadıkları yıllardaki ulaşım zorlukları vs. gibi nedenlerden ötürü çöl kaplı adadan kaçamıyorlar. Asıl önemli olansa filmin zaman kavramını çok farklı bir açıdan ele alması. Zaten çöldeki kumlar ile zaman ölçü birimi olan kum saati arasında bir benzerlik kurulduğu söylenebilir. Yine kumun her şeyi yutuyor olmasıyla da. Dünyadan bihaber olan kadınlar orada yaşamaya çalışırken, hatta duygularını (müzik dinlemek ya da karşı cinse olan ilgi vs.) yaşamaya çalışırlarken, bunlara koşut dünyada da büyük değişimler meydana geliyor. Tabii çölden ada bu değişimlerden çok uzakta. Filmin son sahnesi de çok iyiydi. Değişik bir sinema deneyimi oldu benim için.

Vidas Secas - Çorak Hayatlar (1963) - Brezilya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0057654/

Brezilya'nın çorak topraklarında geçen film, bir ailenin yaşama döngüsünün bir bölümünü veriyor. Aile kurak topraklardan mevsime göre yağış alabilecek yerlere göç ediyor. Göç ettikleri yerde sığır gütme işi yapıyorlar ve mevsim orada da kuraklaşmaya başlayınca, orayı terk edip yaşamaya elverişli başka bir yere gidiyorlar. Oldukça zor bir yaşantıları var, film de gerçekçi yorumuyla bunu gayet iyi aktarmış. Film aynı zamanda Yeni Sinema Akımı'nın önemli örneklerinden biri.




Hint Sinemasından Örnekler


Pather Panchali - Yol Türküsü (1955) - Satyajit Ray - Hindistan

İran sinemasından da hoşlananların beğeneceği bir film. Çok duru, çok gerçekçi ve bir ailenin yoksulluğunu karakterlerin içlerine girerek, acıma duygusu yaratmayı gütmeden anlatan bir baş yapıt. Epey düşük bir bütçeyle çekilen filmde tamamen amatör oyuncular kullanılmış ama oyunculuklar öyle gerçekçiydi ki bu hiç belli olmuyordu.
Film, Hindistan'ın küçük bir köyünde yaşayan yoksul bir ailenin hayatını anlatıyor. Yoksulluklarına rağmen huzuru bulabiliyor aile. Baba kimi zaman para kazanmak için uzaklara gidiyor ve günlerce dönmüyor. Bu süre zarfında aile kendi başlarına mücadele etmek zorunda kalıyor. Filmin ilk yarısı neşe içerisinde geçerken diğer yarısı biraz daha dramatik geçiyor. Teyze karakteri filmin en sempatik karakteri. Filmin çekimleri olağanüstü, bazı sahneler şiir gibiydi, gözüne sağlık Satyajit Ray diyoruz.
Bir de dip not, yönetmen bu filmi çekme kararını, Vittorio De Sica'nın Ladri di biciclette filmini izledikten sonra almış.

Aparajito - Yenilgisiz (1956) - Satyajit Ray - Hindistan


Yoksul bir Hintli ailenin yaşantısını mercek altına alan, Ray'in Apu Üçlemesi'nin ikinci filmi olan Aparajito/Yenilgisiz'de, aile köyden kente göçmüştür. Baba rahip olarak para kazanmakta, Apu da kentin büyüleyici armonisinin etkisi altında sokaklarda dolaşmaktadır. Fakat Baba hastalanır ve ölür. Geçimlerini sağlayamayacak durumda olan Anne ve oğlu Apu, köye, amcalarının yanına giderler. Burada Apu okula başlar ve parlak bir öğrenci olduğu fark edilir. Okul müdürü onun üniversiteye gitmesini ister. Bu konuda Apu annesiyle uzlaşamaz, fakat sonunda onu okumaya, uzaklara, kente gönderir. Fakat annesi Apu'nun ondan uzakta bir hayat sürmesine dayanamayacaktır.
Duygu sömürüsüne girişmeden dramatik hâller yaratan Ray'in bu filmi de klasikler arasına girebilecek bir film. Yine çekimleri ve bazı sahneleri çok beğendim.

Apur Sansar - Apu'nun Dünyası (1959) - Satyajit Ray


Satyajit Ray, bizi Hindistan'ın yoksulluğunda yaşamını sürdüren Apu ve onun ailesi ile tanıştırdı. Çocukluğundan, büyüklüğüne değin, Hintli bir gencin hayat mücadelesini ve yükselişini izledik. Sonunda Apu koca dünyada yapayalnız kaldı ve kendi dünyasını kurdu. Üniversiteyi bitirdi. Hayatını acı dolu bir şekilde geçirse de içindeki şair yönünü asla kaybetmedi. İş-güç sahibi değil, büyük sayılabilecek bir kentte, eski bir yerde oturuyor. Ayda yılda bir çocuklara özel ders veriyor. Bir gün okuldan bir arkadaşı onu görmeye geliyor ve onu bir yakınının düğününe davet ediyor. Apu'nun hayat çizgisi yine farklı bir yöne kayacak gibi görünüyor.

Ray (1921-1992), bu üçlemede, Hindistan'ın gerçekleriyle tanıştırıyor seyirciyi, oldukça etkileyici bir anlatım diline sahip olan yönetmen, şiirsellikten de ödün vermiyor. Acı gerçekleri abartmadan, olduğu gibi, yalın bir şekilde filme aktaran Ray'in en önemli yapıtları arasında, bu üçleme yer alıyor. Hint Sineması'nın bilinen yüzünden çok başka bir yüzüdür Ray. İzlemezseniz eğer film dağarcığınızdan büyük bir değer eksik kalır.

Charulata - Yalnız Eş (1964) - Satyajit Ray


Apu Üçlemesi'ndeki Apu karakterine benzer bir karakter yine baş rollerde. Charulata gazete sahibi olan kocasıyla yaşayan orta yaşlı bir kadındır. Kocası işleriyle fazlasıyla meşguldür. Buna karşın karısı da gün boyu evde yalnız kalmaktadır. Karısının da yazma kabiliyeti vardır fakat fark edilmemiş bir yetenektir. Bir gün adamın edebiyat bölümünü bitirmiş erkek kardeşi onların evine, ağabeyiyle birlikte çalışmaya gelir. Aklı şiirden başka şey düşünmeyen genç ile kadın arasında bir edebiyat ilişkisi doğar.

Film ihanet ve sadakât duygularını iki farklı yönden ele alıyor. İhanete uğrayan bir insanın -her kim tarafından olursa olsun- kendisini nasıl hissedebileceğini gösteriyor. Film boyunca Hindistan'ın politik durumuna da göz atmış oluyoruz. Yönetmenin duyguları çok etkili anlattığını söyleyebilirim, içeriği kadar şiirsel bir film.

Jalsaghar - Müzik Odası (1958) - Satyajit Ray


Toprak sahibi bir Bey'in öyküsü film. Bir tufandan sonra, toprağı mahvolmuş, giderek fakirleşen ama son kalan parasıyla hâlâ ağalığını sürdüren bir Bey. Ağa'nın bir de müzik tutkusu var, hatta bunun için bir müzik odası. Müzik odasında çevresini çağırıp pahalı eğlenceler düzenliyor. Sırf müzik için tüm servetini harcayabilir, giderek fakirleşmesine rağmen. Evinde kalan iki uşak da onunla birlikte direniyorlar. Ağa'nın müzik tutkusuna dur diyemiyorlar. Bir de tefecinin oğlu var. Ağa'ya rakip denebilir. Soylu değil fakat sonradan toprak sahibi olmuş biri. Gittikçe fakirleşen Ağa da bu durumu kabullenemiyor tabii. Film gittikçe çöken bu adamın direnişini konu ediniyor. Sonlara doğru,
Örümcek kaplıyor müzik odasını. Eskimenin işareti. En son örümcek adamın tablosunun üzerinde geziniyor. Oturduğu malikanesiyle beraber o da eskiyor. Atına biniyor ve bir teknenin saplandığı kupkuru toprakların üzerinde ölüyor.
Filmi herkes beğenmeyebilir, ama oldukça iyi bir film olduğunu söyleyebilirim.

Satyajit Ray Hint sinemasının en iyi yönetmenidir. Öznel bir cümle gibi gözükse de sinema tarihine kazandırdığı örnekler bunun kanıtıdır zaten.

Salaam Bombay! - Selam Bombay (1988) - Mira Nair



Krishna, köyüne dönmek istemektedir, ancak bunun için beş yüz rupiye ihtiyacı vardır. Bombay’a yolu düşer. Nüfusu kalabalık, sefaletin ve sefahatin bir arada olduğu hengame içinde bir yerdir Bombay. Krishna parayı biriktirmek için türlü işlerde çalışacaktır. Bu sırada diğer sokak çocuklarının yanında kalmaktadır. Baba denilen karakter aracılar yoluyla uyuşturucu satmakta ve bir randevu evinin patroniçesine kadın bularak geçimini sağlamaktadır. Hayat kadınlığından kurtardığını söylediği karısıyla ve kızıyla yaşamaktadır. Baba’nın kızı Manju ile Krishna da yakın arkadaş olurlar. Krishna aynı zamanda Baba’nın uyuşturucu satma da aracı olarak kullandığı ve bir eroinman olan Chillum’a yardım etmektedir.

Küçük ve saf bir çocuğun hayallerini gerçekleştirme çabası buna karşın Bombay’ın çocuğu giderek yutması, aynı zamanda Hindistan'daki zengin-fakir ayrımı ve adaletin olmayışı gözler önüne seriliyor. Günümüz Hint sineması gibi Amerikan özentiliği bu filmde yok, oranın kültürü de çok güzel aktarılıyor. Hindistan’ın klasiklerinden sayılabilecek toplumsal gerçekçi bu yapıtı herkesin izlemesini tavsiye ederim.


Genç bir kızın ağzından ailesinin hikayesini dinliyoruz. Kız, babası ve kardeşiyle birlikte insanlardan uzak bir yerde yaşıyor. Babasının işleri yolunda değil ve epey borçlu. Bu sırada askeri bir birlik de evlerinin yanına kamp kuruyor. Hayatla ilgili de çok güzel sözler var. Kamera kullanımı müthiş, hele ki öyle karlı bir yeri tam tadında filme almışlar.
Gittikçe bozulan Hint sinemasından böyle filmler görmek de güzel. Birazcık Satyajit Ray filmlerinin tadı var. Tam bir atmosfer filmi, bana güvenin izleme listenize alın.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 16 Mayıs 2015; 17:58:16 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi


Göçmen çocuklar, tezgah kurup gözlerine kestirdikleri İsveçli çocuklara musallat oluyorlar. Filmdeki İsveçli çocukların bu kadar pasif olmaları sinir etti beni, filmin içine girip müdahale edesim geldi :D Çok değişik, seyir zevki yüksek bir film olmuş. Ruben Östlund İsveç'in son dönem önemli
yönetmenlerinden. De ofrivilliga (2008) da çok iyi filmdir. Turist filmi var yeni çektiği şimdi onu bekliyorum.


Rahatsız edici bir psikolojik gerilim filmi. Yönetmenin bir diğer filmini bilen bilir zaten Bad Boy Bubby (1993). Belki üstü biraz daha kapalı ama hemen hemen aynı rahatsız edicilik bu filmde de var. Genel olarak bakıldığında çok anlamlı bir konu çok radikal ve çarpıcı bir biçimde işlenmiş. Seyir zevki bozulmasın diye, konudan bahsetmeyeceğim. Filmden Michael Haneke'nin tarzına yakın bir tat almak mümkün.


Arnavutluk'ta geçen, kan davası üzerine bir film. Kan davasının tarafları yalnızca maktül ve katil olmuyor. Ölenin akrabaları ve öldürenin ailesi de bu davanın tarafları oluyor. Devletin kanunundan çok toplumun kanununun yani törenin sözünün geçtiği yerde, özgürlüğü kısıtlanan ve her an tehditle yaşayan ailenin bireyleri oluyor. Bu işin çağı mağı yok hakikaten, yüz yıl da geçse bu zihniyete sahip insanlar, kan davası denen saçmalığı sürdürecekler. Filmde ne gereksiz duygusallık ne de gerçek dışılık var, seyirciyi kapmaya çalışan bir senaryo da yok. Gayet beğenerek izledim. Bu dava olgusunun doğrudan eleştirisi yok gibi görünebilir ama ailenin çocuklarının normal hayattan mahrum bırakılmasının ve hayatlarının yok pahasına tehdit altında bulunmasının gösterilmesi asıl eleştiridir zaten. Yönetmen Joshua Marston aslen Amerikalıdır ama kendini gelişmemiş ülkelerdeki sorunları anlatmaya adamış olmalı. Daha önceden izlediğim filmi Maria Full of Grace (2004) de Kolombiya'da uyuşturucu kuryeliği yapmak zorunda kalan zerafet dolu Maria'nın yaşadıklarıyla ilgiliydi.


Press İngilizcede hem baskı hem de basın anlamına geliyor. Film için çok yerinde bir başlık olmuş. 1992'de yayın hayatına başlamış 1994'te de mahkeme kararıyla kapatılmış Özgür Gündem gazetesinin yaşadığı zorluklar anlatılıyor. Gazetenin çıktığı yer sanırım Diyarbakır ama Türkiye genelinde yayımlanmış. Gazeteciler, arkadaşlarının öldürülmelerine, aldıkları tehditlere, sürekli bürolarının basılmalarına rağmen yayın hayatına devam etmişler. Filmde yaşanılan şeylerden kendi adıma çok utandım. Filmin amatörce çıkacağını düşünüyordum ama yönetmen Sedat Yılmaz şaşırttı beni. Çok iyi bir film olmuş.


İranlı yönetmenlerin ciddi bir meseleyi, filmdeki karakterleri o meseleyi oluşturan birer parça olarak göstererek anlatmaları çok iyi oluyor. Bu filmde de İran'ın demokrasi kültürünü izliyoruz. Bir adaya oy toplaması için bir kadın memur gönderiliyor. Bu kadın memur vasıtasıyla da, onun karşılaştığı karakterler üzerinden, İran'ın siyasi, demokratik ve toplumsal kültüründeki çarpıklıkların eleştirisini izliyoruz. Diğer İran filmlerinde olduğu gibi, bu filmde de azimli kadın karakter kendi başına çözebileceğini sandığı sorunlar etrafında bir daire çiziyor. 12'sinde evlenebilir ama oy veremez mi? gibi çarpıcı bir repliğin olduğu, insanı düşünmeye iten sahnelerin olduğu iyi bir film. Özellikle kırmızı ışık sahnesi kafamı çok kurcalamıştı.


Bir boya fabrikası, piyasada atılımlar yapmaya çalışmaktadır. Yönetim katında fabrika sahibinden habersiz bir takım kararlar alınmaktadır. Fabrika sahibinin oğlu da, fabrika çalışanlarıyla meyhanede içen, onlarla sıkı fıkı olan biridir. Son günlerde, birkaç işçinin işten çıkartılması nedeniyle işçiler ve yönetim arasında gerginlik yaşanmaktadır. İşçiler haklarıyla ilgili olarak yeni yeni uyanmaktadırlar fakat olaylar farklı yönde gelişir. Türk sinemasında işçilerin sendikal haklarıyla ilgili, fabrika sahiplerinin arkada çevirdikleri dümenleri gösteren bir film izlemeyi hiç ummazdım. Lâf biraz daha da esirgenmeyebilirdi ama o yıllardaki siyasi koşulları düşündüğümüzde böyle bir filmin çekilebilmiş olması bile iyi bir hamledir. Tabii, bence film daha sonraki yıllarda gelişen eylemleri de tetiklemiş olabilir. Türk sinema tarihi açısından oldukça önemli bir yapım olduğunu düşünüyorum. İtalyan yeni gerçekçiliği çizgisine çok yakın tarz olarak. Oyunculuklar da iyi. Senaryo Vedat Türkali'ye ait.


Sonradan kör olan evli bir kadının dünyasına, çevresinde duyduğu sesler ve bu sesler arasında kurduğu bağıntıyla oluşturduğu hayali hayat hikayeleri yön verir. Kadın aynı zamanda yazardır ve kafasında canlandırdığı karakterleri, kendi içinde bulunduğu duruma koşut şekilde öyküsüne yerleştirmiştir. Karakterler kendi evliliği üzerindeki endişe ve korkuları da taşımaktadır aslında. Farklı, özgün bir kuzey filmi, izleyenler bu yazdıklarımdan farklı çıkarımlarda da bulunabilirler.


Babası uzakta olan bir çocuğun annesiyle birlikte tek başlarına verdikleri hayat mücadelesi anlatılıyor. Küçük çocuğun omzundaki yük, geri kalmış bir ülkenin pislikleriyle uğraşması, babasının onlara geri döneceğine bel bağlaması ve umutlanması olması gerektiği gibi anlatılmış. Kamera sanki film boyunca konuşmayan ama çocuğun yanında bulunup, onun yaşadığı zorluklara tanıklık eden ayrı bir karakter gibi.


Filmin konusu 19. yüzyılın sonlarında geçiyor. İsveç'ten, Danimarka'ya iş bulup daha iyi bir hayat yaşamak için göçen yaşlı bir adamla oğlu, bir çiftlikte kötü şartlar altında çalışmaya başlıyorlar. Çocukla adamın çiftlikte geçirdiği zor günleri, uyum sağlama sorunlarını ve ne umduk ne bulduk düşüncesini işliyor film. O zamanlar, çalışanlar neredeyse çiftlik sahiplerinin köleleri olarak görülüyor. Ara sıra peyda olan din konusu ve sistem yergisinin çok net olmaması biraz rahatsız edici. Süresi uzun ama kendini izletiyor.


1938, Portekiz. İspanya İç Savaş'ı sürmekte, Franco'nun ve diğer diktatörlerin faşizmi filizlenmekte, büyümektedir. Filmin baş karakteri Pereira ise, editörlüğünü yaptığı dergi için yanına, ünlü edebiyatçıların ölümleri hakkında, yazı yazacak bir asistan aramakta ve ölüm hakkında düşünmektedir sürekli. Kalabalıkların arasında kafası düşüncelerle dolu olarak geçen Pereira'nın, yanına alacağı gencin onun üzerindeki etkisinden sonra, fikir dünyası tepetaklak olacaktır. Bugüne değin politik düşünmekten kendini soyutlamış olan Pereira dünya işlerinin nasıl yürüdüğü konusunda farklı düşüncelerde bulacaktır kendini. Bir gazetecinin görevi ne olmalıdır diye de sordurtan, keyifle izlenebilecek, çok anlamlı bir film.


Tek başına, üç çocuğuna ve alzheimar başlangıcı olan babasına bakmaya çalışan kadının, babasını huzur evine yerleştirme kararını almasının ardından yaşadığı sıkıntı gösteriliyor. Yoksulluk insanlara nasıl kararlar verdirtebiliyor ve filmin adına uygun şekilde bir gecikme ne kadar sürebilir? Anlamlı, güzel bir film.


Daha çok göçmenlerle alakalı diyebileceğimiz, çoklu karakter hikayelerine yer veren çok iyi bir dram filmi. Tabii sadece Ukrayna'dan Almanya'ya göçtüklerini sanan mültecilerin hayal kırıklıklarına yer vermiyor film. Filmdeki her karakterin bir sükût-u hayali var.







< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 13 Ağustos 2015; 0:36:02 >
Bu mesaja 6 cevap geldi.
A
12 yıl (1699 mesaj)
Binbaşı

quote:

Orijinalden alıntı: Mr.Pacino

Oneriler icin tesekkurler. Trier ve Haneke gibi adamlar filmlerinde tamamen duygulara yukleniyorlar bu yuzden filmleri bayagi etkileyici oluyor ama Haneke nin tarzi bana cok soguk geldi, arada bir filmlerini izlemeye devam etsem de(yakin zamanda Amour'u izleyecem) Trier'i daha cok sevdim diyebilirim.

http://www.imdb.com/title/tt0216625/

İzlemediysen bu filmini özellikle öneririm.



M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi


Kynodontas (Dogtooth) filmi ayarında, sarsıcı bir film. Yine toplumdan yalıtılmış bir ailenin içine giriyoruz ama toplumdan tam olarak kopmamışlar. Tabii film başlangıçtaki sırrı çözmeye çalışırken, aile bireyleri üzerinden edindiğimiz bilgiler ile gelişen durum ve olaylar bizi şaşkınlığa uğratıyor. Düğüm açıldıkça ailenin şifreleri de çözülüyor. Acaba, yönetmen, filmdeki yaşanılan sarsıcı olayları ve psikopat bireyi, Yunanistan'ın geçirdiği derin mali krizle ilişkilendirmek istemiş midir, diye merak etmedim değil. Rahatsız edici bir film, ona göre izleyin. Ben çok başarılı buldum.


Dostoyevski'nin Budala adlı eserini on bölüm hâlinde mini seri şeklinde kameraya almışlar. Saf bir yapısı olan Prens Mişkin'in, tedavi olduğu İsviçre'den, memleketi Rusya'ya dönmesinden sonra, kendini hiç tanımadığı bir dünyanın içinde bulmasını ve saflığından ötürü yara almasını anlatıyor bu on bölümlük mini seri. İlk iki bölümü diyaloglardan ötürü çok beğendim ama daha sonraki bölümlerde, hikayenin gidişatından, hikayede vücut bulan hayat tarzından ve karakterlerin yapılarından pek hoşlanmadım. Yine de iyi film, özellikle meraklıları çok keyif alacaklardır. 7.5'tan 8

Bé omid é didar - Hoşçakal (2011) - İran
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt1926992/

Karamsar bir politik film. Kocasıyla birlikte İran'dan yurt dışına çıkmayı planlayan kadının, içinde bulunduğu durumla birlikte yaşadığı ikilem gösteriliyor. Sürekli su kaçıran kaplumbağa akvaryumu düşündürücüydü. Akvaryumu ülke/vatan, durmadan sızan suyu da yaşama hakkı diye varsaydım, böylece kadının içinde bulunduğu durumu da anlayabiliriz. Suyu azaldıkça akvaryuma su mu eklenmeli yoksa akvaryum mu değiştirilmeli diye de soruyor insan. Ayrıca film, tek başına mücadele etmeye çalışan İranlı bir kadının da anlatımıdır.


Vitus (2006) - İsviçre
Üstün zekalı küçük Vitus'u izliyoruz. Ana-baba her şeyin doğrusunu bilir normalde ama çocukları üstün zekalı olunca, onu yetiştirmek için yeterli inisiyatifi alamıyorlar. Güzel işlenmiş, ailece de izlenebilecek bir film. Çocuklarını çok zorlayan anne babalar da izleyebilir.

Soredemo boku wa yattenai - Ben Yapmadım (2006) - Japonya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0794350/

Adalet sistemi, mahkemeler ne için vardır bunu gösteren bir film. Ortada çok ciddi kanıtlar yoksa bir kimsenin suçlu olup olmadığı gibi çok mühim bir kararı kim verebilir ki? Hele de sanık suçsuz olduğunda diretiyorsa. Güya da "Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur" lâfı sürekli ağızlardadır. Adalet sistemlerinin evrensel bir şekilde, yeri geldiğinde pek de adil olarak işlemeyişlerini gösteriyor film. Tabii, sistemin bu şekilde yanlış ilerlemesine, ne yazık ki öncelikli olarak emniyet teşkilatı ve savcılar sebep olabiliyorlar. Yaşadığımız hukuk devletlerinde kime güveneceğiz, haklıyla haksızın ayrımını kime teslim edeceğiz bu hiç açık değil. Hele günümüzde suçluyla suçsuz öylesine birbirine karışmış durumda ki. Mahkeme filmlerini sevenlere de öneririm. Sağlam bir Japon filmi.


Irak'ta Saddam'ın devrilmesinden sonraki dönemde geçiyor. Torunuyla birlikte, tutuklanan oğlunu bulmak için yollara düşen yaşlı kadının arayışını izliyoruz. Irak'ın durumu içler acısı tabii. Irak'ta insanlığın öldüğü dönemi ele alan gayet iyi bir yapım. Lâkin Saddam'ın devrilmesiyle ne değişti. Orada yaşayan insanların hâlâ ne yarını ne bugünü var.


Café Transit (2005) - İran
Kocası öldükten sonra, töre gereği kocasının kardeşiyle evlendirilmek istenen kadın, bu töreye ayak direyip, eşinden kalan sınırdaki restoranın işletmesini devralıyor. Maddi açıdan bağımsız kalıp, kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışıyor. Restoranı işletirken dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla tanışıyor. İran'da bir kadının nasıl kapana sıkıştığını gösteren güzel bir film. Jafar Panahi'nin de parmağı var filmde. İran sinemasını sevenlere tavsiye ederim.

Joze to tora to sakana tachi (2003) - Japonya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0416881/

İkinci yarısından sonra istediğim gibi gitmedi ve birkaç sahnesi gereksizdi ama birbirlerini tanımayan insanların, birbirlerinin hayatlarına dahil olmalarından sonra duygusal anlamda nasıl değiştiklerini göstermesi bakımından hoşuma gitti.


Fahrenheit 451 (1966)
Cehalet mutluluktur.
Film de bu sözü karşılıyor. Devlet güya halk mutlu olsun diye; romanlar insanların düşünce ve duygu dünyasını alt üst ediyor diye evlerde kitap bulundurulmasını, kitap okunmasını yasaklıyor. Kitaplar yasak olunca da millet evinde televizyonla beynini zehirliyor. Zaten devlet dediğin şey halkın bilmesini, öğrenmesini istemez. Halk cahil bırakılır, bu sayede insanlar daha rahat yönetilir. Çünkü yönetime karışan eden olmaz. Neyse filmin politik tarafı daha az olsa da bu çıkarımları da yapmak mümkün. Zaten filmin geneline bakınca devlet kurumu da eleştiriliyor denilebilir. Bayağı şey yazılır ama filmler yazılmak için değil izlenmek içindir :D İzleyiniz efendim.
Filmin anlattıkları daha güçlü bir zemine oturtabilirdi. Zira birkaç şey havada kaldı ama bu filmin anlattıklarının önüne geçmiyor. İzlenmesi gereken derin ve önemli bir film.

Neden Tarkovski Olamıyorum (2014) - Murat Düzgünoğlu
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt4327184/

Televizyon için film çeken Bahadır, bunun ardından çekeceği ilk uzun metrajlı filmi için senaryosunu hazırlamıştır ama bir sorun vardır ki, filmiyle ilgilenen yapımcı bulamamaktadır. Hayallerinde hatta rüyalarında sürekli istediği filmi çekebilen Bahadır, gerçek hayatta bu hayalini gerçekleştirmek için umutsuz bir çaba içine girer. Filmdeki yönetmen karakteri, sanata daha dönük, tamamen kendi istediği tarzda film çekmek istiyor. Ama ülkemizde onun çektiği filme ne yer var ne o filmleri talep edebilecek hatırı sayılır bir kitle. İşte burada sinemacıların karşılaştığı esas soruna yer veriliyor. Maalesef ülkemizde sanat halk içindir anlayışı egemen olduğundan, filmler taleplere göre arz ediliyor. Halk, hangi filme parasını kıyarsa, o tarz bir film çekiliyor. Bu yüzden de yönetmenler ancak rüyalarını süsleyebilen o güzelim karelerini film hâline dönüştüremiyorlar. Oldukça beğendiğim bir film oldu.


Çok güzel bir İran filmi. Arkadaşımın Evi Nerede filmini sevenler bunu da sever. Hayatını değiştirecek olan sınavına yetişmeye çalışan ama küçük kardeşine de bakması gereken Hayat'ın koşuşturmacasını işliyor film.


Ôdishon (1999) - Japonya
Sıradan bir gerilim ya da korku filmi değil. Normal bir hayat süren ve karısı yıllar önce ölmüş bir adamın yeniden evlenmek istemesinin ardından gelişen beklenmedik durumlar filmin senaryosunu oluşturuyor. Sıradan bir korku-gerilim filmi olmamasını sağlayan şey, filmdeki psikopat bireyin psikolojik analizinin yapılıyor olması ve yalnızca gerilim içeren sahneler yerine gündelik ya da seyirciye duygu geçiren sahneler de içermesi. Üstelik rüya sahneleriyle birlikte çok da başarılı bir kurgusu olduğu söylenebilir. Muhakkak izlenmesi gereken bir yapıt.


Bir kadın, kocasının savaşta, idam edilerek mi yoksa cephede mi öldüğü hakkında yetkililerden yıllarca bilgi alamıyor ancak pes etmiyor. Kocasının nasıl öldüğünü bulmak için en son çare olarak savaştan sağ dönmüş insanlara tek tek gidip, onlardan kocasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor. Geçmişe dönüşlerde savaşın insanı nasıl aciz kıldığı ya da nasıl vahşileştirdiği ustaca gösteriliyor. Milliyetçilik duygularıyla kuşatılmış insanlar neden öldü(rüldü), bununla ne elde edildi gibi soruları da filmden çıkarmak mümkün. Gerçekten de insanlar, insanlık dışı bu hâlleri yaşamak zorundalar mıdır, hangi ideoloji hangi düşünce, hangi hırs bir insan hayatının önüne geçebilir? İnsan ne için ölmek ve öldürmek zorundadır? En iyi savaş karşıtı filmlerden biri bence. Tavsiye ederim.


Katil-dedektif hikayesi ama alışılmışın dışında, belli bir felsefenin üzerine oturmuş, pek de öyle sırf izlemelik olmayan bir film Cure. İzledikten sonra, filme genel olarak bakınca ne kadar derin bir anlatımının olduğunu görüyorsunuz. "Kimsin sen?"
Arana kişi katil değildir ama insanları öldürmeye teşvik eder, onları azmettirir. Bir çeşit psikolojik telkin uygular. Fakat bunu da kişilerin iç dünyalarına yönelerek, onlara kimliklerini sorgulatarak bunu yaptırır.
Esasında toplumda bir konumumuz, bir adımız, bir mesleğimiz vardır ama gerçekte kimizdir biz? Hayatımız kendi isteklerimiz doğrultusunda ilerlememiş olabilir, hiç olmadığımız biri olarak yaşamaya devam ediyor, sevmediğimiz insanların yüzüne gülüyor olabiliriz. Kendimize gerçekten kim olduğumuzu sorarsak yanıt bulabilir miyiz acaba. Cidden düşününce derin bir film. Ufak tefek aksaklık ya da muamma kalan şeyleri görmezden geliyorum. Kafa yormayı gerektiren bir film, ona göre izleyin.


Yahudilere nefretin yayıldığı dönemde geçiyor film. Robert Klein adlı adam Yahudilerin ellerindeki sanat eşyalarını ucuza satın alıp, onları bir nevi sömürüyor. Fakat Klein onunla aynı adı taşıyan bir Yahudi'nin varlığından ötürü, polis tarafından bir Yahudi olduğu söyleniyor. Adamımız da gizemini koruyan asıl Yahudi Robert Klein'in peşine düşüyor. 'Hepimiz Ermeni'yiz sözüyle benzer şekilde 'Hepimiz Yahudi'yiz diyen bir film diyebiliriz. Benzer durumu düştüğümüzde karşıdaki kişinin ne yaşadığını anlayabiliriz sanırım. Başka sonuçlar da çıkarılabilir. Joseph Losey'in The Servant filmini de tavsiye ederim.


Duyguları tarumar eden bir film. İlk başlar eğlenceli de, karakterlerin zorlu hayatları film ilerledikçe içinize işliyor. Kendinizden de bir şeyler buluyorsunuz. Hayat şartları insanın hayatını böyle b.ka sarar işte. Filmdeki baş karakter de, çocukluğunda yaşadığı acı olaydan sonra hayata ve insanlara karşı zorba bir tavır takınıyor. Her ne kadar içindeki hisler farklı olsa da. Zaten bu hisleri açığa çıkartacak olan da karşılaştığı, benzer acıları yaşamakta olan bir kız oluyor. Güney Kore filmlerini sevenlere tavsiye ederim. İnsan ilişkileriyle ilgili çarpıcı bir film.


Like Someone in Love (2012) - Japonya
Bu film de Kiyarüstemi'nin Aslı Gibidir ya da Nemaya Nazdik filmleri gibi, birbirine giren rollerle ilgili denilebilir sanırım. Ayriyeten yalan kavramı üzerinde de durmuş yönetmen. İlk filminden son filmine değin tarzından tavrından ödün vermedi Kiyarüstemi, böyle yönetmenlerin en sevdiğim yanı da bu.


İslam uygulayıcılarının kontrolüne geçen bir köyde, eli silahlı bu adamlarca İslam nizamı uygulanmaya çalışılıyor. Adamlar yerlisi bile değil oranın, orada yaşayanlar gayet iyi bir şekilde hayatlarını sürdürürken İslamcılar köylülerin hayatını tahakküm altına alıyorlar. Çok yaratıcı sahneler var, böyle bir konu daha iyi anlatılamazdı herhalde. Yer yer oyunculuklardan dolayı bir amatörlük olsa da genel olarak, etkileyici, manalı bir film.


Konuyla ilgili olarak, filmleri ayrıntılarıyla inceleme yahut yorumlama amacında değilim. Az bilinen ve dünyanın dört bir tarafından filmlerin tanıtılması amacıyla, kısa özet ya da fikirlerimle birlikte film paylaşımı yapıyorum. Bu filmlerin hepsinin ve fazlasının olduğu sevdiğim filmleri içeren liste imzamda da olsa şuraya iliştireyimhttp://www.imdb.com/list/ls008043031/ Bir de beğendiğim yönetmenleri içeren liste de şudur,http://www.imdb.com/list/ls008046347/ Elimden geldiğince konuya ekleme yapmaya devam edeceğim.



M
12 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

KISA FİLMLERDEN DERLEME


Bir de önemli kısa filmleri paylaşalım. Alkışlarlayaşıyorumda paylaştığım filmleri oraya yazdığım açıklamalarıyla birlikte burada sizinle paylaşıyorum. Filmleri oraya alt yazılı olarak eklemiştim izlemek isterseniz. Sinema tarihi açısından da önemli kısa filmler var. Oldukça açıklayıcı yazmaya çalıştım. Bir hatam olduysa affola şimdiden.



Deneysel filmlerin önemli isimlerinden biri Amerikalı kadın yönetmen Maya Deren'dir. 1917 Kiev Doğumlu Deren sekiz kısa film ve bir belgesel çekmiştir. Daha sonra ailesiyle ABD'ye göçmüştür. 1940'lı ve 1950'li yıllarda ön planda olan avan-garde sinemanın önde gelen isimlerinden olmuştur. Deren aynı zamanda koreograf, dans sanatçısı, şair, yazar ve fotoğrafçıdır. Burada da en önemli kısa filmi olan deneysel, Meshes of the Afternoon (1943) filmini paylaşmak istiyorum.

Yüklediğim sitedeki açıklamayı ben yazmıştım zaten, buraya da ekleyeyim,
Maya Deren'in hem senaryosunu yazdığı hem de Alexander Hammid ile ortak yönettiği, 1943 yapımı bu kısa süreli deneysel çalışma, bir kadın ile kadının gördüğü ve zihninde tekrarladığı nesnelerden oluşmaktadır. Ekmek kesen bıçak, ahizesi açılmış telefon, ayna ve çiçek gibi nesneler, gerçeküstücü bir yöntem ile zaman sıralaması belirsiz olarak kullanılmaktadır. Huzursuz edici bir müzik eşliğinde kadının kendini tekrar eden rüyasını izlediğimiz filmin, bilinçaltı, rüya-gerçek çelişkisi, kimlik bölünmesi gibi konuları ele alan birçok filme ilham kaynağı olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Maya Deren filmde de kendisi oynamaktadır. İyi seyirler.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/138210/meshes-of-the-afternoon-deneysel-kisa-film-1943


Birbirleriyle iyi geçinen komşular, aniden ortaya çıkan bir çiçek yüzünden kavga etmeye başlarlar. Bu kavga, senin-benim kavgasıdır. Sahiplenme güdüsü bir hayli olan insan soyu, çiçeğin varlığını, çiçeğin güzelliğini unutup bencilliğine teslim olmuştur. Aslında bu kavga içten içe, bir savaşın anlatımıdır. Savaş öncesi, savaşa başlanması, gelişimi ve sonucu çarpıcı bir şekilde iletilir seyirciye. Kısa filmin genel iletisi ise, savaşın kazananı olmadığı dahası yalnızca zarar getirdiğidir. Norman McLaren'ın yazıp yönettiği, Kanada yapımı filmin süresi 9 dakikadır.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/132715/neighbours-1952-norman-mclaren-savas-uzerine-kisa-film

Mest Kinematograficheskogo Operatora (1912) - Wladyslaw Starewicz
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0001527/

Sıradaki paylaşımın da önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yapım yılı 1912 ve bir animasyon yapımı. Üstelik oldukça da eğlenceli bir film.

Rus yapımı sessiz ve kısa animasyonda, Bay Kınkanatlı ile Bayan Kınkanatlı iki zengin çifttir. Bay Kınkanatlı takıldığı barda genç ve güzel bir Yusufçuğa gönlünü kaptırmıştır. Fakat körpe Yusufçuğa gönlünü kaptıran bir de kameraman vardır. Kameraman, Bay Kınkanatlı'nın Yusufçukla olan ilişkisini hazmedemez ve Bay Kınkanatlı'dan unutulmaz bir intikam alır. Bayan Kınkanatlı'nın da kocasından kalır yanı yoktur. Güzel, mizahi bir film.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/136877/mest-kinematograficheskogo-operatora-1912-wladyslaw-starewicz-kisa-animasyon


Bu animasyon kendine yapması için dayatılan şeyi reddeden insanı ele alır. Bir çömlekçimiz ve büyük bir El vardır animasyonda. Çömlekçi sabah kalkar, her zamanki gibi killi toprağa şekil vermek için işinin başına oturur. Ancak aniden gelen ve onu tedirgin eden büyük bir El, toprağa kendi şeklini vermesi için çömlekçiye diretir. Çömlekçimiz bu büyük El ile bir süre mücadele eder. Sonuçta ya bu mücadeleyi kazanacaktır ya da El'in kuklası olacaktır. Kısa animasyonun temelde totaliter bir yönetimin baskısı altında kalan insanı anlattığını söyleyebiliriz. Filmin Çekoslovak yapımı olması ayrıca anlamlıdır. Yönetmen, Jirí Trnka.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/162677/ruka-el-1966-kisa-film-animasyon



Çek yönetmen Jan Svankmajer imzalı film, üç bölümden oluşan, kısa metraj animasyon filmi. Birinci bölümde, modern insana doğru giden süreç verilirken, ikinci bölümde kadın-erkek arasındaki ilişki, üçüncü bölümde de modern insanların 'taş-kâğıt-makas' oyununu andıran bir benzetmeyle yozlaşmışlığı anlatılıyor. Dileyen filmi farklı şekillerde yorumlar. Ki ben şu şekilde yorumlamıştım, oradaki yorumu buraya yazıyorum.

İlk bölümde tarım ürünleri gösteriliyor. Bu tarım ürünleri insanların ürettiği makinelerle tüketilebilir hâle getiriliyor. Bu şekilde anlatılmak istenen şey, tarım insanından sanayi insanına geçişi göstermektir. Sanayi insanından sonra da zaten bilgi toplumuna geçiliyor. Cetveller, kitaplar, ölçekler bunu gösteriyor. Tüm bunların neticesinde modern insan peyda oluyor.

İkinci bölümde aşk, yani karşı cinse duyulan cinsel arzular gösteriliyor. Sevişirken iyi ama ortaya bir çocuk çıktığında onun sorumluluğunu almak kötü iletisi var. Ki zaten ortaya çıkan çocuk aşkı bozuyor. Burada evlilik kurumuna ve bağlayıcılığına da bir gönderme var. Bağlayıcılık nesnesi de o bebek zaten. Modern insanın aşkı, sorumluluğu kaldıramaz.

Son bölümde tüketim toplumu insanı var. Her sabah ekmeğine yağ sür kahvaltı et. Ayakkabını cilala. İşe git, çalış. Burada kalemtıraş, kalem gibi cisimler iş hayatını, bürokrasiyi ya da okul hayatını temsil edebilir. Gece olunca da dişlerini fırçala yat uyu. İnsanın robotlaşması anlatılıyor bir bakıma. Hep aynı şeyleri tekrar ederek yaşayan insanın ömrü de 2 yıl garantili elektronik ürünlere benziyor. En sonunda bozuluyor insan. Ancak tüketim toplumunun tükete tükete en sonunda tükenmesi olarak da değerlendirilebilir.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/129920/moznosti-dialogu-1983-jan-svankmajer-kisa-film

Ilha das Flores - Sistem Üzerine Kısa Belgesel (1990)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0097564/

Muhteşem bir kısa belgesel!

İğneleyici bir çalışma olan Çiçek Adası, bir domatesten yola çıkarak, sefalete doğru yol alır. Domates üreticisi süpermarkete domateslerini satar, süpermarket de müşteriye satar. Müşteri domatesle yemeğine sos yapar, çürümüşleri çöpe atar. Çöpe giden çürükler, Ilha das Flores'teki yoksulların midesine iner. Çünkü neden? Çünkü Lidyalılar parayı buldu. Adanın ismi ile ulaşılan zengin-yoksul bağıntısı arasında da bir tezat olduğu aşikâr. İnsanların domuzdan bile daha aşağı oldurulabildiğini gösteren etkileyici bir kısa belgesel.
Brezilya yapımı belgeselin yazarı ve yöneteni Jorge Furtado.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/137192/ilha-das-flores-sistem-uzerine-kisa-belgesel-1990

Las Hurdes: Tierra Sin Pan (1933) - Luis Buñuel (Kısa Belgesel)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0023037/

Filmin çekildiği dönemin İspanya'sında bulunan Las Hurdes çorak bir bölgedir, insanlarıysa yoksul ve eğitimsizlerdir. 1922'de ilk yol yapılana kadar İspanya da dahil, dünyadaki kimsenin buradan haberi yoktur. Bunuel bu belgeseliyle rahat koltuklarında oturan kentlileri rahatsız etmeyi ister. Aynı zamanda filmin sonunda verilen siyasi ileti, yoksulluğun siyasetten ve faşizm düşüncesinden kaynaklandığını gözler önüne serer. Sırf verilen o ileti yüzünden Bunuel 29 yıl boyunca ülkesinde film çekememiştir. Ta ki Viridiana'yı çekene kadar. Ki Viridiana filmi de başına büyük dertler açmıştır. Luis Bunuel bir daha dünyaya gelemeyecek ender yönetmenlerdendir.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/136164/las-hurdes-tierra-sin-pan-1933-luis-buuel-kisa-belgesel


La Cabina - Toplumda Yabancılaşma Üzerine Kısa Film (1972)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0065513/

Antonio Mercero'nun yönettiği İspanyol yapımı kısa film, dört tarafı apartmanlarla kaplı bir alana telefon kulübesi yerleştirilmesiyle başlıyor. Meraktan telefon kulübesini kullanmak isteyen adam kapının üzerine kapanmasıyla orada tutsak kalıyor. Toplumda yabancılaşan insana atıfta bulunduğunu düşünebileceğimiz film, toplumdan kopan bireyin nasıl yalnızlaşacağını ve giderek yok olmaya mahkûm olduğunu gözler önüne seriyor. Filmin içerisinde kulübedeki adamın gözünden, insanların nasıl yozlaştığını görebiliyoruz. Korku filmi etiketini de taşıyan filmin aslında bu etiketi hak ettiğini de söylemek gerek. Yorumlar izleyiciye ait. Filmin çekildiği yılda Franco'nun diktatörlüğünün devam ettiğini de belirtmek gerek.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/138960/la-cabina-toplumda-yabancilasma-uzerine-kisa-film-1972

L'homme qui plantait des arbres - Ağaç Eken Adam - Kısa Animasyon (1987)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0093488/

Geziye çıkan genç bir adamın yolu kurak topraklarla kaplı bir alana düşer. Hiçbir yaşam belirtisinin olmadığı bu yerde bir tek yaşlı bir çoban yaşamaktadır. Genç adam çobanla karşılaştığında dinlenme maksatlı onun evinde kalır. Onunla beraber geçirdiği günlerde, çobanın, koyun gütmenin yanında bir de ulvi bir görev üstlendiğini öğrenir.

İnsan isterse geniş bir çölü, koskoca bir ormana çevirebilir. Hikayedeki çoban karakteri Elzeard Bouffier de sabrı ve insanüstü çabası ile bunun yapılabileceğinin kanıtı adeta. Film, insana moral aşılayan cinsten. Aynı zamanda önüne bir hedef koymuş insanın, bu uğurda kendi hayatını adayarak o hedefe ulaşabileceğini gösteriyor. İşte mutluluk bununla elde ediliyor ve paylaşılarak çoğalıyor. Yarım saatinizi ayırarak mutlaka izlemelisiniz.

Jean Giono'nun öyküsünden senaryolaştırılan, L'homme qui plantait des arbres filminin yönetmeni Frédéric Back. Süre: 30 dakika. İyi seyirler.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/142367/agac-eken-adam-kisa-animasyon-1987

Yaşlı Kadın ve Güvercinler - Kısa Animasyon (1997)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0127710/


Şişman Amerikan turistlerle açılan film, açlık çeken bir adamın yemek bulma arzusunu işliyor. Şehirde ne hikmetse güvercinler bile adamdan daha semizler. Çok geçmeden hikmeti de meydana çıkıyor bu durumun. Onları besleyen yaşlı bir teyze. Bunu gören adamın aklına bir fikir geliyor. Açlık insana neler yaptırıyor izliyoruz. Bir de doyayım derken yemek olmak da var. Anlamlı bir animasyon, iyi seyirler.

Özgün ad: La vieille dame et les pigeons. Yönetmen: Sylvain Chomet, Süre: 22 dakika. Yapım yeri: Kanada/Fransa

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/139373/yasli-kadin-ve-guvercinler-kisa-animasyon-1997

The Old Man and The Sea - Kısa Animasyon (1999)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0207639/

Ernest Hemingway'in aynı adlı eserinden uyarlama Aleksandr Petrov'un yönettiği 1999 yapımı animasyon The Old Man And The Sea. Günlerdir tek bir balık bile tutamayan Santiago yanına yardımcısı Manolin'i almadan denize balık tutmaya gider. Santiago geçmişte başarılar elde etmiş, kendinden çokça söz ettirmiş bir adamdır. Bu yüzden herhangi bir yenilgiyi kabul etmeye hazır değildir. Son smeshnogo cheloveka (Gülünç Bir Adamın Rüyası) adlı eseriyle tanıdığımız yönetmenin bu animasyonu da izlemeye değerdir. İyi seyirler. Süre: 20 dakika.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/140251/the-old-man-and-the-sea-kisa-animasyon-1999

Gülünç Bir Adamın Rüyası - Harika Bir Animasyon (1992)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0475730/

Fyodor Dostoyevski'nin aynı adlı öyküsünden uyarlama Rus yapımı bir kısa animasyon Son smeshnogo cheloveka. İntihar etmek üzere olan bir adam rüyaya dalar. Kendini, insanların gerçekten birbirini sevdikleri ve uyum içinde yaşadıkları, ütopik bir dünyada bulur. Ona göre bu evren hakikattir. Yalnızca çocuklarda bulunan bu masumiyetin dünyasında yaşayanlar, küçük bir kötülük tohumuna karşı nefislerini koruyabilirler mi? İnsanın kendini sevdiği gibi, aynı şekilde başkasını sevmesiyle güzelleşen bu taze evren, yine aynı çiğ süt emmiş insan tarafından çürütülemez mi? Aleksandr Petrov'un yönettiği bu muhteşem animasyonu muhakkak izlemelisiniz. Süre: 20 dakika.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/140009/gulunc-bir-adamin-ruyasi-harika-bir-animasyon-1992

Khaneh siah ast (1963) - Füruğ Ferruhzad (Kısa Belgesel)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0336693/

1967'de ölen İranlı kadın şair, yazar, yönetmen Ferruhzad, 1963 yılında çektiği bu kısa belgeselde, cüzamlı insanların hayatlarından ufak bir kesit sunar. Film boyunca şiirsel bir metin okuyan Ferruhzad, hastaların içsel durumlarını dışa vurmaktadır. Aslında çok keyifli bir seyir olmayacak lâkin gene de iyi seyirler. Süre: 20 dakika.


http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/136086/khaneh-siah-ast-1963-furug-ferruhzad-kisa-belgesel


Nuit et brouillard (1955) - Alain Resnais (Nazi Kamplarının Belgeseli)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0048434/

Nuit et brouillard (Sis ve Gece), ünlü Fransız yönetmen Alain Resnais'in yönettiği, II. Dünya Savaş'ında Nazilerin katlettiği insanları topladığı kampları konu edinen kısa metraj belgeselidir. Gerçek görüntüler kullanılmıştır. Bu yüzden bu görüntüleri kaldıramayacak olanlar izlememelidir. Belgeselin süresi 30 dakikadır.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/129942/nuit-et-brouillard-1955-alain-resnais-nazi-kamplarinin-belgeseli


Günümüze değin ulaşan en eski uzun metraj animasyon olarak geçiyor Die Abenteuer des Prinzen Achmed (Prens Ahmet'in Maceraları). Alman yapımı olan filmin yönetmeni bir kadın, adı Lotte Reiniger. Yönetmen, gölge tiyatrosunun ve animasyonun öncülerindendir. Filme gelirsek: Büyücü, Prens Ahmet, Ahmet'in kız kardeşi Dinarzade, Peri Banu, Alaaddin ve Cadı filmin ana karakterleri. Her şey kötü niyetli büyücünün, uçan atını Caliph şehrindeki, ulu Caliph'e sergilemesiyle başlıyor. Caliph, atın hünerini beğenip, onu kendisine vermesi için Büyücüye dilediği şeyi vermeye hazır olduğunu söylüyor. Sonrasında fantastik ve oryantalist bir masalı izliyoruz. Senaryo 'Bin bir Gece Masalları'na dayanıyor. Yapım yılının epey ötesinde bir gölge animasyonu. Tamamlanması 3 yılı bulmuş. Türkçe alt yazı ekli, iyi seyirler. Süre: 66 dakika.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/140377/die-abenteuer-des-prinzen-achmed-1926

Rejected (Reddedilmiş) - Kısa Animasyon (2000)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0234588/

Aile bilgi kanalı için Don Hertzfeldt'tan bir dizi karikatür çizmesi istenir. Hertzfeldt karikatürleri tamamlar tamamlamasına fakat içeriği itibarı ile hepsi kanal tarafından reddedilir. Gerçekten de animasyonların içeriği, ailelere hitap edecek türden değildir. Oldukça absürt ve eğlenceli bir animasyon. Aynı zamanda televizyon ve reklam dünyasıyla dalgasını iyi geçiyor. İyi seyirler. Süre: 9 dakika.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/142683/rejected-reddedilmis-kisa-animasyon-2000



Sularla kaplı bir şehirde geçiyor film. Su yükseldikçe orada yaşayan insanlar da evlerine bir kat daha çıkıp, eski katlarını terk etmek zorunda kalıyorlar. Başroldeki yaşlı amcamız da yaşı itibarı ile epey kat çıkmış biri. Bir gün aşağı kata inmek zorunda kalıyor ve daha aşağılara inmek için kendini tutamıyor. Diplere gömülü kalmış anılarıyla buluşan yaşlı adamın hüznünü ve geçmişe olan özlemini içimizde bir yerlerde hissediyoruz ve ihtiyarla birlikte biz de yalnızlaşıp ardımızda bıraktığımız her şeye ve herkese rağmen hayatımıza devam ediyoruz. Elimizden çoğu şeyi alıp götüren zamana da içerlemeyi unutmuyoruz. Ne yazık ki onu da durduramıyoruz. Bu muhteşem animasyonu muhakkak izlemelisiniz. İyi seyirler.

Japon yapımı animasyonun yönetmeni, Kunio Kato. Süre: 12 dakika.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/143321/tsumiki-no-ie-kisa-animasyon-2008


Zbigniew Rybczynski'nin yönettiği Polonya yapımı kısa animasyon film tek bir odada geçiyor. Birbirlerinden farklı karakterler, sabit bir kamera karşısında, birbirleriyle iletişim kurmadan ve birbirlerini etkilemeden aynı hareketleri defalarca tekrarlıyorlar. Film ilk olarak iki karakterle başlıyor. Fakat zaman geçtikçe karakter sayısı artıyor ve son olarak 36'yı buluyor. Filmin başarısının, karakterlerin odaya girip çıkma sürelerinin birbirleriyle uyumlu olarak ayarlanabilmesinden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Karakterleri takip edeceğim derken beyin spazmı geçirebilirsiniz. Gerçekten de bir süre sonra oldukça karmaşık bir hâl alıyor film. Filmin üzerinde de epey bir emek varmış. Not: Filmde +18'lik kısım da mevcuttur, ona göre izleyin. İyi seyirler. Süre: 8 dakika.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/143231/tango-beyin-yakan-kisa-film-1981


L'homme Sans tête (Başsız Adam) - Kısa Film (2003)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0363263/

Bir distopik sanayi kentinde geçen filmde başı olmayan, smokinli bir adam, bir baloya beraber gitmek için sevdiği kadını arıyor. Teklifi kabul edilen adam, kadın tarafından kabullenilmek için bir baş edinmeye, baş satan bir dükkâna gidiyor. Fakat hiçbir baş, ona aidiyet duygusu vermiyor. Günümüzde yüzün, kıyafetle aynı anlama düşmesini ve yüz güzelliğine fikirden, tavır ve davranıştan daha çok önem veren estetik algısını eleştiren film, bir kadının, “başı olmayan bir adamı” da sevebileceğini gösteriyor. Filmin Cannes'dan 'Jüri Özel Ödülü' de var. 17 dakika. İnsanı iyi hissettiren bir atmosfere sahip bu film için iyi seyirler.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/174490/lhomme-sans-tte-bassiz-adam-kisa-film-2003

Malj - Tokmak (Irkçılık Üzerine Kısa Film - 1977)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0273771/

10 dakikalık bu kısa filmimiz, yumurtasından sağlam çıkmış civcivleri, sakat, sağlıksız ya da ölü civcivlerden ayıran bir fabrikada geçiyor. Fakat bu sakat civcivlerin arasında çok geçmeden bir 'siyah' civciv peyda oluyor. Siyah civciv de ne yazık ki sağlam civcivlerin arasına alınmıyor. Film Yugoslavya zamanında Sırp bir yönetmen tarafından çekilmiş. Böylelikle filmin aslında totaliter rejimlerin, ırkçılığın, öldürme kamplarının bir alegorisini çizdiği söylenebilir. Keza yönetmen Aleksandar Ilic de şöyle demiştir: "Malj filmi kazara çekildi. O zaman benden istenen, Yugoslavya’da tarım konulu bir film üzerinde çalışıyordum. Varazdin’deki gıda fabrikası Koka’da işçilerin civcivleri seçtikleri bu taşıyıcı bandı gördüm. Siyah civcivlerin büyüme süreci yavaştı. Siyah civciv banda ulaşırsa, tokmağın altındaki varile gidiyordu. “Beyaz” olanları seçiyorlardı. Tüm olanlar korkunçtu. Bana Hitler’in toplama kamplarını hatırlattı... Herkes bu filme farklı bir anlam veya metafor (mecaz) verebilir." O kara civcivin hayatını tayin eden insanların ellerine doğru koşması ve yaşama inancını hiç kaybetmemesi oldukça dokunaklı olmuş. Film kafamıza kafamıza inen bir 'tokmak' gibi. İzleyiniz, efendim.
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/195077/malj-tokmak-irkcilik-uzerine-kisa-film-1977

Bara Prata Lite - Konuşmak (Kısa Film - 1997)
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0126208/

İnsan sosyal bir hayvandır diye boşuna dememişler. Fakat gel gör ki toplum seninle iletişim kurmak istemiyorsa, insanlar seninle konuşmuyorsa toplumdan ayrı düşer, akli bozulmaya doğru gidersin. Kısa filmde de işinden -belli ki- kovulmuş yapayalnız yaşlı bir adamın tanımadığı insanlarla konuşmaya çalışmasını izliyoruz. Fakat kimse onunla konuşmaya yanaşmıyor. Toplumun onu bu konuda dışlıyor olması, adamın psikolojik durumunun farklı yönlere kaymasına neden oluyor. Film, güya iletişim çağında olmamıza karşın, tamamen bireyci insanlar olup birbirimize yabancılaştığımızı da göstermek istiyor denilebilir. Yönetmen, Lukas Moodysson. Süre, 14 dakika.

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/175173/bara-prata-lite-konusmak-kisa-film-1997


Bu mesaja 1 cevap geldi.
M
11 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Uzun bir aradan sonra devam edeyim, Yok mu takip eden :)



Koroshiya 1 (2001) - Japonya
Her insanın içinde bir Ichi yatar :D O Ichi'yi meydana çıkartan şeyi göstermiş bize yönetmen. İnsanın aklına hayaline gelmeyecek ölüm ve işkence sahnelerini bu kadar iyi gösteren başka film var mıdır bilmiyorum. Konusu kadar kendi de psikopat olan film, benim gibi bu tarz film sevenleri memnun edecektir. Yönetmenin Ôdishon filmi de ayrıca tavsiyemdir.


Güven teması üzerine kurulmuş bir film. Bir şehirde yoksulluğun ve suç oranının fazla olduğu bir bölge, güvenliği kendi halkı tarafından sağlanan başka bir bölgeden bir duvarla ayrılıyor. Yüksek güvenlikli bölgedeki insanların kendilerini toplumun diğer kesimlerinden ayırmalarının sebebi de esasında kolluk kuvvetlerine olan güvensizlikleri ve tabii ki maddi durumlarının iyi olması. Bir günse yüksek güvenlikli bu alana dışarıdan suç unsurları sızar ve olaylar biraz karışır. Suç işleme olayına da maddi taban üzerinden bakılmış. Kendilerine karşı suç işlenmesinden korktukları için bu bölgeyi yaratan insanların kendi adaletlerini sağlamaya çalışmaları düşündürücüydü. Gerçekten de kolluk kuvvetleri böyleyse insanlar buna da mecbur bırakılabilir. Oldukça yaratıcı bir film, tavsiye ederim.


Solntse - Güneş (2005) - Aleksandr Sokurov - Japonya/Rusya
Rus yönetmen Sokurov'un üçlemesinin son parçası. İlk iki üçlemede Hitler ve Lenin'i anlatmış ama onları izlemedim ben. Bu filmde de 'politikada sözü geçen' son imparator Hirohito'nun, II. Dünya Savaşı'ndaki durumunu ele almış yönetmen. Japonlar Amerikalılara yenildiklerinden biraz onların maskaraları olmuşlar. Çünkü kendilerine çok güveniyorlar. İmparator da bir Tanrı olarak görülüyormuş. Filmin amaçlarından biri de zaten ufak tefek olan imparatorun insanî özelliklerinin öne çıkarılması. Ben oldukça beğendim. Son derece de sakin bir film. Rus bir yönetmenin gözünden izlemek de ilginç tabii.


They Shoot Horses, Don't They? (1969) - ABD
1930'lu yılların Amerika'sında geçiyor film. Amerikalıların bile beş kuruşa muhtaç olduğu bir ekonomi buhran dönemi. Bu muhtaçlıktan dolayı bir dans maratonu düzenleniyor ve çiftler sonuna kadar dayanıp günlerce dans etmek için yırtınıyorlar. Maratonun asıl yapılış nedeni ise organizatörlerin para kaldırma isteği. Film bir nevi gösteri dünyasının, maddi sıkıntı içindeki insanları nasıl sömürdüğünü en çarpıcı biçimde gösteriyor. Ne ahlak ne de kişilik kalıyor. Aç kalmamak uğruna vazgeçiyorlar hepsinden. Jane Fonda'nın harika oyunculuğuyla gayet iyi bir film. Bu yarışmalardan ülkemizde de var ne yazık ki. Maddiyat dünyasındayız neticede, maddiyat insan hayatına eşit hâle gelmiş. Var olmak demek paraya sahip olmak demek. Yeri geldiğinde insan bacakları kırılmış bir at kadar çaresiz, umutsuz ve tükenmiş olur. "Atları da vururlar, vurmazlar mı?"


Mısır'daki tacize uğrayan ama toplum tarafından baskı altında olduklarından seslerini çıkartamayan kadınların hikayesi. Öyle ki Mısır halkının taciz suçlarından haberi bile yok, çünkü kadınların korkularından bu suçlar kayıt altına alınamıyor. Gerçi bu sefer bir farkla ki o da kadınların ilk birkaç kişi de olsa isyan bayraklarını çekmesi ve kendilerine taciz edenlere karşı tepkilerini göstermeleri. Yine de çekinerek. Arap toplumunda kadının yerini, nasıl baskı altında tutulduğunu çok iyi şekilde göstermiş film. Aslında hep güncel bir konu bu fakat ülkemizde şu sıralar daha da güncel. Belki de gerçekten kadınlar kendilerini korumak için bu filmdeki şeyi yapmalılar. Filmde görmek istediğim şey sapıkların eylemlerinin nedenlerinin ortaya konmasıydı ama film konuyu daha farklı şekilde ele alıyordu.


Mehdi Charef (Tanza): Terör suçuna iştirak ettirilen çocuklar; Emir Kusturica (Blue Gypsy): Hırsızlığa zorlanan çocuklar; Spike Lee (Jesus Children of America): AIDS'li ve ailesine önyargıyla yaklaşılan çocuklar; Kátia Lund (Bilu e João): Küçük yaşta çalışmak zorunda olan çocuklar; Jordan Scott, Ridley Scott (Jonathan): Savaşın ortasındaki çocuklar; Stefano Veneruso (Ciro): Suça sürüklenen çocuklar; John Woo (Song Song and Little Cat): Yetim kalan ile aile içi sorunlara müdahil olan çocuklar. Çocuklarla ilgili temalar üzerine kurulmuş sekiz yönetmen ve yedi kısa filmden oluşan bir yapım. Genelde izlediğim birden çok yönetmenin katıldığı yapımlara pek ısınamamıştım ancak bu film çok iyi olmuş. Dünya üzerinde her yerdeki çocuklarla ilgili başlıca sorunlar incelikli ve yaratıcı bir şekilde anlatılmış. Özellikle Mehdi Charef'in filmini beğendim. Tavsiye ediyorum.
8.5/10



Na Putu ilişkiler üzerine bir film. Birbirlerini çok seven bir çiftin ilişkilerinin değişimine, bozulmasına odaklanıyor. Adam köktendinci bir arkadaşıyla karşılaştıktan sonra başlıyor her şey ve adamın fikri yönü de arkadaşının ortamına girmesiyle birlikte köktendinciliğe kayıyor. Kadınınsa böyle bir hayatı kaldırmaya gücü yok hem de fikren buna çok uzak. Film temelde din eleştirisi yapmıyor. Bundan ziyade güçlü bir ilişkiyi yıpratan daha güçlü bir etkenin, eşlerden birinin karakterini ve hayat görüşünü değiştirmesiyle ilişkinin ne hâl alacağını göstermeye çalışıyor. Gayet başarılı buldum. Bosna Hersek yapımı, geçmişe göndermeler de var.
8/10



Filmde birbirinden bağımsız üç hikâye anlatılıyor. Üçü de patlama noktasındaki insanlarla ilgili. Çiftler arasında geçiyor. Yönetmenin kadın olması filme de yansımış. Çünkü başka yere patlatamadığı öfkesini, karısından çıkartan erkeği görmek mümkün. İlki hariç ikisinde kadına yönelik şiddet var. Birinde apaçık şiddet, diğeri sözlü baskı gibi, ama o kadına ben de uyuz olmadım değil :D En çok ilk olarak başlayan hikayeyi sevdim. Sıradan insanlar arasında, bunalıma girmiş zayıf insanların öyküsü. Gayet sarsıcı bir psikolojik gerilim. Yalnız, yönetmen daha da ileri gidebilir, yakın çekimlerle ve yoğun şiddetle olayın çarpıcılığını artırabilirmiş. Bir de karakterlerin psikolojilerinin daha da derinine inseymiş tadından yenmezmiş.


The Conformist (1970) - Bernardo Bertolucci - İtalya
İtalya'da Mussolini dönemi. Faşist yönetimi sorgusuz sualsiz kabullenen ve gizli polis adına çalışmaya başlayan adamımız Marcello, antifaşist düşünceye sahip hocasını öldürmek için görevlendirilir. Görünür tarafta evlidir ve eşiyle Fransa'ya balayına gider ancak Fransa'ya gidişinin esas amacı başkadır. Fransa'da eski hocasıyla karşılaşması ise onun düşünce dünyasını sarsacaktır. İtalya'da faşizmin sonlarına doğru olan dönem tüm ciddiyetiyle anlatılmış. Aynı zamanda ideolojisinin aşırılığına teslim olmuş bir adamın ikilemi çok iyi verilmiş. Bertolucci ertelediğim bir yönetmendi. Boşuna ertelemişim. Dört dörtlük mükemmel bir yönetmenlik. Efsane sahneler var. Bu arada konformistin anlamı da şu: Sorgulamadan itaat eden, boyun eğen.

Drabet - Adam Öldürme (2005) Per Fly - Danimarka
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0424971/

Anarşist bir grup, yaptıkları eylemden sonra arabayla kaçarlarken bir polisi öldürürler. Bundan sonra asıl önemli olansa şoförün kim olduğunun itiraf edilmesidir. Bu süreçte de, grubun içindeki kadının sevgilisi olan sosyoloji hocası, topluma ve çevresine kulak asmadan ona destek oluyor. Yaşlı sayılabilecek adamın ona destek olmasında bana göre, yaşadığı hayattan sıkılmış olması, genç ve güzel bir kızla birlikte olmasının onun güçsüzlüğünü aksi yöne çevirmesi ve de sosyoloji dersleri veriyor olması sebepleri verilebilir. Buna ek olarak filmdeki en zayıf halka, olaylara karşı direnç gösteremeyecek bir karaktere sahip kişi de yine o.
Film öldürmenin şekliyle ilgili değil. Her ne kadar Avrupa toplumunun dolaylı yoldan Ortadoğu'daki insanların ölümüne neden olduğu şeklinde vurgu yapılsa da, konu bunun üzerinde temellenmiyor. Suç, ceza ve vicdan üzerine ağır bir film. Bir cinayetin toplumdan daha ziyade cinayetin tarafları üzerinde yarattığı derin etki üzerine kurulu. Gerçeği bilmek ağırdır, çünkü gerçeği dile getirmeyen kişi de bir bakıma suça ortak sayılır. Vicdan bunu kaldıramaz. Yönetmenin üçlemesinin son filmi bu, diğerleri de Bænken (2000) ve Arven (2003). Onları da tavsiye ederim. Yönetmen zayıf insanları senaryonun odağına koyuyor. Hayatı değişime uğrayan kişinin karakteri bu değişimi kaldıramıyor.

Les yeux sans visage - Çehresiz Gözler(1960) - Georges Franju - Fransa


Yüzü bir kaza sonucu feci şekilde yaralanan kızın babası, tıpta devrim yapma amacında olan hırslı bir doktordur. Kızına yüz nakli yapabilmeyi amaçlar, fakat bunun için beklenmedik yollara başvurur. Oldukça iyi bir senaryosu var filmin, çok da iyi bir gerilim filmi. Hırsı ve umutsuzluğu çok iyi yansıtmışlar.


Hany Abu-Assad iyi bir yönetmen, iki filmdir tarzı çok hoşuma gitti. İyi bir kurgusu var filmlerinin ve pek çok duyguyu birden veriyor seyircisine. Ayriyeten İsrail-Filistin arasındaki durumu yüzeysel değil de derinine inerek güzelce anlatıyor. Keza Paradise Now (2005) filmi de öyleydi. Onu da tavsiye ederim.

Der junge Törless (1966) - Volker Schlöndorff - Batı Almanya/Fransa
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0060574/

İnsanın varlığı üzerindeki denetimi kendine aittir. Bu denetimden vazgeçer ve varlığını başkalarının hizmetine sunarsa ne olur? Yani insanın özü üzerindeki iradesini tamamen başkasının ellerine vermesi gibi bir şey. Tabii daha fazlası da var filmde. Beklemediğim şekilde gelişen, düşünmeye iten sade, sağlam bir film.


Ailesiyle sıradan, yoksul bir hayat yaşayan tesisatçı, içerisinde her türden alt tabaka insanın yaşadığı 800 kişilik apartmanın yıkılmak üzere olduğunu fark eder. Durumu belediye yetkililerine bildirir ama onun anlamadığı şey yetkililerin o kadar cana değil kendi itibar ve konumlarına daha fazla önem veriyor olmalarıdır. Dolayısıyla tesisatçımız filmin adında dendiği üzere bir 'aptal' olmaktadır. Toplumun tepeden tırnağa bozulmaya yüz tuttuğunu, yöneticilerin saman altından su yürütüp bütçeyi kendi çıkarlarına göre kullanıp, bin türlü yolsuzluğun içinde olduklarını gösteriyor film. Tabii filmde olduğu gibi, tepeden tırnağa çatlamış olan bina onların k.çlarının tutuşmasına yetiyor. Ama onlar işlerini bilir. Yolsuzluk eden ne yapar eder bir yolunu bulabilir. Bize de bu türlü yolsuzlukları usul usul yürütenlerin bir çatlak belirtisiyle birlikte yıkılmalarını dilemekten başka bir şey kalmıyor.


Aynı bloklarda oturan, birbirlerinden bihaber ama bir şekilde birbirlerinin hayatlarına müdahil olmuş insanların hayatlarını, kadın-erkek ilişkisi üzerinden ele almış. Üç tane hikaye var. Aynı zaman doğrultusunda gelişen hikayelerin her biri ilişkilerin farklı bir boyutuyla anlatılıyor. Durgun, soğuk karakterlerin, bozulmaya yüz tutmuş iletişim yetenekleriyle de ilgili güzel, sade bir film. Herkes sevmeyebilir ama ben bu tarz filmleri seviyorum. Yönetmenin Revanche (2008) filmine de bakın derim.

The Sheltering Sky - Çölde Çay (1990) - Bernardo Bertolucci - İngiltere/İtalya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0100594/

İlkin 'İki Yabancı' şarkısında duymuştum, Çölde Çay filmini. O günden beri de merak ederim, yeni izleme fırsatı buldum.
Yarın yokmuş gibi yaşayan bir çiftle ilgili film. Çiftimiz Kuzey Afrika'da bir yaşama biçimi oluşturmuş durumdalar. Yani rüzgar hangi yöne eserse o yöne doğru ilerliyor ve bu şekilde yaşıyorlar. Bir nevi yerleri yurtları yok. Bu durumda kimliklerini de kaybetmelerinin eşiğindeler. Kimliklerini kaybettikçe ilişkilerini de sorgulamaya başlıyorlar. Tamamen boşalan kimliğin yerineyse kendini akışa bırakan kişilerin kendilerine karşı yabancılaşma durumları alıyor. Çok tuhaf hisler bırakan bir filmdi. İlk olarak 'birlikte ama yalnız, iki yabancı'yı izledik ama filmin farklı boyutu da ilerledikçe ortaya çıktı. Üzerine şarkı yazılabilecek bir film olabilir :D Bu filmi seven Professione: reporter (1975)'ı da sever, tabii o filmin etkileri bende daha başkadır.


Sağır ve dilsizlere eğitim verilen yatılı okula yeni bir çocuk geliyor. Çocuk kendini birden yasadışı işlerle, fuhuşla uğraşan çocukların arasında buluyor ve kendine orada bir yer edinmeye çalışıyor. Film boyunca hiçbir konuşmaya yer verilmiyor, tamamen işaret diliyle ilerliyor film. Alt yazıya da gerek yok. Herhalde sinema tarihinde ilk kez yapılıyor olsa gerek böyle bir şey, bu konuda başka bilgim yok bilen varsa beni bilgilendirebilir. Ve yönetmen böyle bir tercihle çok önemli bir adım atmış bence. Sesli konuşmaya gereksinilmeyen film, ergenlik dönemindeki gençlerin en uç noktalarda, tutkuyla yaşadıkları duyguları ve şiddeti de en iyi şekilde anlatmış. Gayet de çarpıcı bir film. Oyunculuklar ise, herhalde ki gençlerin günlük hayatta sırf jest ve mimiklerle iletişim kurmalarından dolayı, oldukça iyi ve gerçekçi. Yalnızca bağımsız film severlere öneririm.


Varlıklı bir aile katlediliyor, film de bu tür bir cinayeti işleyen kişileri her yönden hem cinayet öncesi hem de cinayet sonrası olarak inceliyor. İşlenen cinayetin suçlular üzerinde pek de etkili olmaması, cinayetin neden işlendiğine dair aranan yanıtın karşılık bulamaması gibi durumlar gösteriliyor. Cinayetin işlenme nedenleri aranırken senaryoda katillerin karakterlerini çözmeye yönelik noktalara varılmaya çalışılıyor. Filmin en sevdiğim yanı da böylesi bir sürecin tüm ayrıntılarıyla birlikte, filmin adında da olduğu gibi soğukkanlı bir şekilde anlatılması oldu. Klasik olabilecek bir film. Son kısımlar da özellikle çok etkileyici. Bu konuyu işleyen filmlerden her anlamda çok farklı.


Ordinary People (1980) - ABD

Ağabeyi ölen Conrad'ın bu durumdan kendini sorumlu tutmasından dolayı içine girdiği derin bunalım ve bu olayın üstüne ailede yaşanan çözülme işleniyor. Olay, kişilerin karakterlerinin daha da belirginleşmesine, birbirlerinin aralarına koydukları duvarların kalınlaşmasına ve hitap şekillerinin sertleşmesine neden oluyor. Aslında bu üzücü olay bir sürecin başlamasına sebep oluyor. Karşındaki kişinin bir an için senin hakkında söylediği şeyi aklına kazımak ve susmak yerine bunu onunla tartışmak küçük bir şey gibi görünebilir ama olması gereken de budur, yoksa akla kazınanlar üst üste biner ve ağır iletişim sorunlarına, sevginin yıpranmasına vs. yol açar. Yönetmen iletişimsizliğin psikolojiyi nasıl etkilediğini vs. derinlemesine işlemiş. Olumsuz yan olarak kamera kullanımı diyebilirim.


Bir de size kolaylık yapayım, bu konudaki filmlerden hangilerini öncelikle izleyelim diye sorarsanız, sizin için her sinemaseverin izlemesi gereken filmleri listeleyeyim.

Viridiana (1961) 
El ángel exterminador (1962)
4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)
Der siebente Kontinent (1989)
Werckmeister harmóniák (2000)
Voskhozhdenie (1977)
Dogville (2003)
A torinói ló (2011)
Az ötödik pecsét (1976)
Dong (1998)
Dayereh (2000)
La meglio gioventù (2003)
Ai qing wan sui (1994)
Vivre sa vie: Film en douze tableaux (1962)
Il deserto rosso (1964)
Pather Panchali (1955)
Das weiße Band - Eine deutsche Kindergeschichte (2009)
Amour (2012)
Yi yi (2000)
Dancer in the Dark (2000)
Püha Tõnu kiusamine (2009)
Politist, adjectiv (2009)
Professione: reporter (1975)
Le charme discret de la bourgeoisie (1972)
Den brysomme mannen (2006)
Aruitemo aruitemo (2008)
Breaking the Waves (1996)
Caché (2005)
Wandâfuru raifu (1998)
Sans toit ni loi (1985)
L'avventura (1960)
L'eclisse (1962)
La notte (1961)
Nema-ye Nazdik (1990 Documentary)
Utomlyonnye solntsem (1994)
Copie conforme (2010)
Good Bye Lenin! (2003)
Ma nuit chez Maud (1969)
El espíritu de la colmena (1973)
Jean de Florette (1986)
Da hong deng long gao gao gua (1991)
Los olvidados (1950)
Die Wand (2012)
Z (1969)
Il conformista (1970)
Der junge Törleß (1966)
In Cold Blood (1967)
They Shoot Horses, Don't They? (1969)
Les quatre cents coups (1959)
Gelin (1973)
Idi i smotri (1985)
Miracolo a Milano (1951)
Yi ge dou bu neng shao (1999)
Mang shan (2007)
Pixote: A Lei do Mais Fraco (1981)
Pervyy uchitel (1965)
Macario (1960)
Marketa Lazarová (1967)
Savrseni krug (1997)
Accattone (1961)
Khane-ye doust kodjast? (1987)
Rosetta (1999)
Chaharshanbe-soori (2006)
Le notti di Cabiria (1957)
Darbareye Elly (2009)
Auf der anderen Seite (2007)
Love Streams (1984)
Utvandrarna (1971)
Nobi (1959)
Kuroi ame (1989)
No Man's Land (2001)
Hævnen (2010)
Léolo (1992)
I pugni in tasca (1965)
L'humanité (1999)
Tôkyô monogatari (1953)
Englar alheimsins (2000)
Onibaba (1964)
Csillagosok, katonák (1967)
Shi (2010)
Santa sangre (1989)
Vozvrashchenie (2003)
Festen (1998)
Kynodontas (2009)
Tulitikkutehtaan tyttö (1990)
Letyat zhuravli (1957)
Moartea domnului Lazarescu (2005)
Moolaadé (2004)
La faute à Fidel! (2006)
Umberto D. (1952)
Mephisto (1981)
C.R.A.Z.Y. (2005)
Dekalog (1989 Mini-Series)
Narayama bushikô (1983)
Ilha das Flores (1989 Documentary)
Seconds (1966)
Aguirre, der Zorn Gottes (1972)
Alice in den Städten (1974)
Bakha satang (1999)
Le deuxième souffle (1966)
Paris, Texas (1984)
Walkabout (1971)
Funny Games (1997)
Repulsion (1965)
Le feu follet (1963)
Spoorloos (1988)
Ziemia obiecana (1975)
Riget (1994 Mini-Series)
Welt am Draht (1973 TV Movie)
Los olvidados (1950)
Nói albinói (2003)
I compagni (1963)
O Pagador de Promessas (1962)



M
11 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

@Dark Saga. Sağ olasın takip ettiğin için. Sizlerin de ilgisi olmasa konuyu pek ilerletemeyeceğim Umarım beğenirsin listeye aldıklarını. İyi seyirler şimdiden.

@Mr. Pacino benim yav, bu kadar çabuk mu unuttunuz diminishedtriad'ı Kullanıcı adımı değiştirip Meursault. yaptım. Albert Camus'nün Yabancısındaki Meursault'tan esinlendim bu arada müzik grubunu dinlemedim hiç.
Son yaptığım listeye bak derim, orada en iyileri listelemeye çalıştım. Sağ ol hacı yani sizler de olmasanız, boşuna yazıyor gibi hissedeceğim konuya Bu arada L'eclisse filminin sahneleriyle, Axxis'in Alive şarkısına klip de yaptım, izlersin belki,
https://www.youtube.com/watch?v=MMK9gsxhW2k





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi Meursault. -- 24 Nisan 2015; 17:13:57 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.

Bu mesajda bahsedilenler: @Dark Saga , @Mr.Pacino
M
11 yıl (4031 mesaj)
Yarbay
Konu Sahibi

Takip eden herkese çok teşekkür ederim.

İlk sayfa çok kastığı için mesajları böleceğim.


Çek Cumhuriyeti ve Çekoslovakya Sinemasından Örnekler


Ucho - Kulak (1970) - Karel Kachyna - Çekoslovakya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0066498/


Komünist parti üyesi olan Ludvik ve eşi, partinin düzenlediği geceden evlerine dönerler. Filmin neredeyse tamamı da evin içerisinde geçiyor. Bir yandan karı-kocanın kavgayla süren ilişkisini izlerken diğer yandan Ludvik'in parti tarafından dinlendiğine dair şüphelerinin arttığını görüyoruz. Film boyunca partinin düzenlediği geceye de geri dönüşler yapılıyor. Tek mekânda geçmesine rağmen sıkmıyor film. Baskıcı parti yönetiminin, üyeleri üzerinde yarattığı çökük ruh hâlleri çok başarılı bir şekilde veriliyor. Gözden kaçmaması gereken harika bir yapıt.

< Resime gitmek için tıklayın >
At' zije Republika - Çok Yaşa Cumhuriyet (1965) - Karel Kachyna
http://www.imdb.com/title/tt0058924/


Çok güzel, farklı bir film. II. Dünya Savaşında hayallerinin ve gerçeklerinin birbiriyle karıştığı bir çocukla ilgili film. Filmi izlerken biraz da olsa Ivan'ın Çocukluğu filmi geldi aklıma. İzlenmeli.

< Resime gitmek için tıklayın >
Kocár do Vídne - Viyana'ya Yolculuk (1966) -Karel Kachyna
http://www.imdb.com/title/tt0060597/


Genç bir asker ve yaralı bir asker Rus ordusundan kaçmaktadırlar. Avusturya'ya gitmek için Çek bir kadından zorla yardım almışlardır. Kadın sahibi olduğu at arabasıyla onları Viyana'ya götürecektir. Fakat kadının kocası asılarak öldürülmüştür. Bu iki askeri taşımak zorunda olan kadının intikam duygusu kabaracaktır. Savaş karşıtı, çok başarılı bir film.


Spalovac mrtvol - Ölü Yakıcısı (1969) - Çekoslovakya


Çok tuhaf bir işlenişi var filmin. Adamın gittikçe bozulan ruh hâli, kameranın hareketleri ve ani sahne geçişleriyle iyi bir şekilde yansıtılmış. Alman kanı taşıdığını düşünen Çek bir ölü yakıcısının psikolojisindeki olumsuz değişim gösteriliyor. Adam okuduğu Tibet'le ilgili bir kitaptan reenkarnasyon düşüncesine de kendini kaptırmış durumda. Ölümle de kafayı bozmuş vaziyette. Nazizm düşüncesinin gelişimi, ruh hâli deliliğe dönen bir adamın üzerinden Yahudilerin ölümü ile anlatılmış.

Marketa Lazarová (1967) - Frantisek Vlácil - Çekoslovakya
< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0063278/


Tam bir sinema şöleni, destansı bir film. Film orta çağ döneminde geçiyor. Kralın aldığı vergi karşılığı koruduğu topluluğun (sanırım feodal beylik oluyor) başındaki Lord Lazar'ın kızı Marketa Lazarova'nın pagan olan Mikolas tarafından zorla alıkonulması ve bunun etrafında gelişen olaylar şiirsel bir biçimde anlatılıyor. Mikolas ve tek kolu olmayan kardeşi Adam da, bir Tiran olan Kozlik'in oğulları. Kozlik de kralın güçlerine karşı boyun eğmeyen bir adam. Hıristiyanlık ve Paganlık da filmin önemli unsurlarından. Bu filmin tamamlanması altı yılı bulmuş. Filmin çekim tekniğinin ve anlattıklarının Andrey Rublev filmiyle benzerlikleri de var. Başyapıt. Bela Tarr seven izlesin hemen.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0122770/
Údolí vcel - Arılar Vadisi (1968) - Frantisek Vlácil - Çekoslovakya


Vlácil'den yine Ortaçağ döneminde, Bohemya'da (Eski Çekoslovakya) geçen bir film. Bir derebeyi oğlunu tapınak şövalyesi olmaya gönderiyor. Bundan sonrasında o dönemin Hıristiyanlığıyla ilgili göndermeleri izliyoruz. Sanki Ortaçağ'daki karanlık dini dönemin çözülüşünü anlatan bir film gibi geldi bana. Başyapıt Marketa Lazarova kadar olmasa da iyiydi. Vlacil her ne kadar ünü yayılmamış bir yönetmen olsa da filmleri daha fazla değer görmeyi hak ediyor. Epik anlatımı olan filmler güzel olur zaten genelde.

< Resime gitmek için tıklayın >
http://www.imdb.com/title/tt0076765/
Stíny horkého léta - Sıcak Bir Yazdan Kalanlar (1978) - Frantisek Vlácil - Çekoslovakya


1947'de geçen filmin konusu için, -sanırım- Nazi hareketini sürdürmeye çabalayan bir gerilla grubu ve Çek bir ailenin mücadelesi desem yeterli olacak. Fazlası spoilera girebilir. Bu da gayet başarılı ufak tefek eksiğini tıksığını saymazsak. İzlenmeli.



Kieslowski'nin Dekalog dizisi gibi, vurucu, insanın yüreğine oturan bir Çek filmi. Aynı zamanda anlık seçimlerin neleri değiştirdiğini gözler önüne seriyor. Süresi 30 dakika. Vakit ayırıp izleyin.


Samotári - Yalnızlar (2000)


Keyifle izlediğim bir Çek filmi oldu. Tabii eski Çek filmlerinin tadı şimdikilerinin hiçbirinde yok. Çek'te yaşayan sıradan insanların birbirleriyle olan ilişkisi kara mizah olarak veriliyor.

< Resime gitmek için tıklayın >
Je treba zabít Sekala - Sekal Ölmeli (1998) - Vladimír Michálek
http://www.imdb.com/title/tt0163019/


Sekal ölmeli filmin adı. Ya Sekal ölmeli mi? Ne için? Bir ölüm kötülüğü mü yok eder, yoksa çıkarı olanlar mı rahata erer? Sekal zorba biri, köydeki ihtiyarların topraklarını onları Nazilere ispiyonlama tehdidiyle ele geçiriyor. Kazanma hırsı yüksek, kötülüğe aşık bir karakter. Bir de köye yeni gelen, geldiği köyde yaşayanlar gibi Katolik değil de Protestan olan ve bu yüzden ötekileştirilen nalbant var. Bu da iyi karakterimiz. İyiyi temsil ediyor yani, suya sabuna dokunmayan, dürüst insanlardan. Filmde iyi ve kötü betimleniyor, sorgulanıyor. Kötüyü iyi mi yok edebilir? Kötü yok olursa iyi de yok mu olacaktır? Film II. Dünya Savaşı döneminde geçiyor bir de. İdeolojilerin fink attığı, milletin düşünceleri ile birbirlerini kestikleri yıllar. Bunlara da pas atılıyor arada. Bir de kötü olan niçin kötü olmuştur? Doğuştan mı yoksa onu kötü olmaya itenler başkaları mıdır? Katolik dinsel kurumun da eleştirildiğini varsayıyorum. Mükemmel değil belki ama iyi bir Çek filmi.

Babí léto - Güz Baharı (2001) - Vladimír Michálek


Hayalleri gençlikte biriktirmemek lâzım. Yoksa yaşlılıkta içinde kalanların hangi birini yapacağını şaşırabilirsin. Filmde de gençlik dönemindeki zor hayat koşullarından dolayı çoğu hayalini gerçekleştirememiş olan Frantisek'in yaşlandıkça çocuk ruhlu bir adama dönüşmesi ve hayallerini gerçekleştirme çabası anlatılıyor. Ama karısını da zor durumda bırakıyor. Paranın mühim olmadığını gösteriyor film. Bol bol hüzünlü ve gülünç sahneleri var. Yaşlılıkla ilgili filmler, Amour (2012), O' Horten (2007), Pora umierac (2007), Umberto D. (1952), Narayama-bushi kô (1983), L'homme du train (2002), Salmer fra kjøkkenet (2003).


Praglı bir tiyatro grubu Polonya'ya oyun sahnelemeye gelirler. Öncesinde prova vardır tabii. Biz de bu provayı izleriz. Dostoyevski'nin en ünlü eserlerinden biri olan Karamazov Kardeşleri oynarlar. Fakat tiyatronun nasıl sahneleneceği fikri gariptir. Çünkü bir fabrikada, fabrikanın pek çok alanını kullanarak oyunlarını sahnenin de dışına çıkarak oynamaktadırlar. Provayı fabrika işçileri de izlemektedir. Açıkçası prova yaparlarken sanki roman gerçek hayattan bir parça olarak sunuluyordu. Yani gerçek hayatla, kitaba yazılmış hayatın birbirine karıştığı filmlerden. Benim çok hoşuma gitti. Çek-Polonya ortak yapımı. Özellikle oyunculuklar çok iyiydi. Tavsiye ederim. Cesare deve morire filmini izleyenler mutlaka bunu da izlemeli.

< Resime gitmek için tıklayın >
...a páty jezdec je Strach - Beşinci Atlı Korkudur (1965)
http://www.imdb.com/title/tt0123368/

Nazi işgali altındaki Çekoslovakya'da siyasi bir suçluyu tedavi eden doktorun psikolojik durumu işleniyor. Filmin çoğunluğu apartmanda geçiyor. Apartman sakinleri de psikolojileri alt üst olmuş, tedirginlikleri had safhada olan insanlar. O dönemin baskı altındaki ve huzursuz ortamı çok iyi şekilde yansıtılmış. Ama filmi herkes beğenmeyebilir. Filmin tam olarak savaşın hangi yılında geçtiği belirgin değil, doktorun paranoyaları güzel verilmiş ama Yahudi olan doktora karşı Nazi memurları biraz nazik davranıyorlar sanki. Neyse, ben beğendim filmi hatta bence sinema tarihi açısından da epey önemli bir film.

Ostre sledované vlaky - Sıkı Kontrol Edilen Trenler (1966) - Jirí Menzel - Çekoslovakya


II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin baskısını hisseden ülkelerden biri de zamanın Çekoslovakyası. Film o dönemdeki bir tren istasyonunda geçen gülünç olayları ele alıyor. Güzel bir kara komedi. İzlenmeli.

Musíme si pomáhat - Bölünürsek Düşeriz (2000)


İkinci Dünya Savaş'ını kara mizah şeklinde ele alan Çek Yapımı filmde, Almanlarla işbirliği etmek zorunda kalan Çek bir ailenin hikâyesi anlatılıyor. En beğendiğim Çek yapımları arasındadır. İzlemelisiniz.

Obchod na korze - Ana Caddedeki Dükkan (1965)


Eski Çekoslovakya'da Naziler bölgeyi Arileştirmekte yani Yahudilerin o bölgede tutunmalarını engellemeye çalışmaktadır. Tóno Brtko da faşist kayın biraderinin ona yaptığı iyiliğin karşılığı sonucu Arileştirici olmak zorunda kalır ve Yahudi bir kadının dükkanı ona devredilir. Fakat durum hiç de umduğu gibi değildir. Filmin ilk bir saatine Çek filmlerindeki güldürü hâkim, filmin diğer yarısı ise dram ağırlıklı. O dönemde Çek vatandaşların, Yahudiler ve faşist yönetim arasında ne yapacaklarını bilememelerini anlatıyor. Bu arada Çek Çek diyorum ama o zamanın Çekoslovakyası'nın Slovak insanları çekmiş bu filmi. Güzel bir film. İzleyiniz.

Prezít svuj zivot (teorie a praxe) - Hayatta Kalmak (2010) - Jan Svankmajer


Film Freud'un psikanalizinin üzerine kurulu bir hikâyeden meydana gelmekte. İlgi çekici ve değişik bir film. Hem de gerçeküstücü bir film. Baştan uyarayım bu tarz filmlerden hoşlanmayanlara saçma ve çöp olarak gelecektir. Bu tarzı sevenler ise başına taç edecektir bu filmi. Şahsen ben çok beğendim.

Otesánek - Küçük Otik (2000) - Jan Svankmajer


Çocukları olmayan bir çiftin, tuhaf bir şekilde bebek edinmesi konu ediliyor. Adam bir ağaç kökünü karısına bebek tesellisi olsun diye, bebek şekli verip armağan ediyor. Olaylar gelişiyor. Çek sineması çok tuhaf, Svankmajer daha tuhaf bir adam. Değinilen konu olsun bunun işlenişi olsun insanı şaşırtabiliyor. Ben epey beğendim, farklı film arayanlar izlemeli.

Faust (1994) - Faust - Jan Svankmajer - Çek Cum.



İçinde epey emek olan yine ilginç bir Svankmajer filmi. Goethe'nin Faust'unu kendine göre yorumlamış usta. Bunu yaparken, tiyatro, kukla sanatını filan da kullanmış. Ortaya lezzetli ama bir o kadar da ürkünç bir film çıkmış. Yönetmenin Jídlo (1993) (Yemek) kısa filmini de seyrettim, o da çok güzel ve anlamlıydı. İnsanın tüketmeye nasıl bağımlı olduğunu vs. gösteriyordu. Tavsiye ederim.



Záhrada - Bahçe(1995) - Slovakya


Filmin mistik bir havası var. Babasıyla tartışıp dedesinin büyük bahçeli eski kulübesinde yaşamaya başlayan adamın o bahçede geçirdiği tuhaf günler, eğlenceli şekilde aktarılıyor. Adamın bahçesine uğrayan karakterler de ayrı tuhaf, mesela onlardan biri Jean-Jacques Rousseau. Bu filmi de epey beğendim. İlginç bir şeyler arayan izlesin derim.

Horí, má panenko - Koşun İtfaiyeciler (1967)

Uzun süre önce izlediğim filmlerden. Milos Forman'ın ülkesini terk etmeden evvel çektiği filmlerinden biri. Emekliliği gelmiş bir itfaiyeci için parti düzenleniyor ve sonrasında film absürt komedi şeklinde sürüp gidiyor.

Kolja (1996)


Çellist yaşlı bir adamın Kolja adındaki bir çocukla yaşamak zorunda kalmasını anlatıyor film. Tabii bu arada Sovyet tankları Çekoslovakya'da cirit atıyor. İzlenmeli.