|
Kant nesnel evrensel ahlak ilkelerinin olduğuna inanan bir filozof. Onu bu bakımdan kişisel mutluluğu (Aristippos, Epikuros) ve toplumsal mutluluğu aka faydacılık ahlakını (Bentham ve Mill), bencilliği (T Hobbes) gözeten , ya da mutluluk veya bencillik ile bağlantılı ahlak yasalarının yerine efendi ahlakını (üstünlüğü) koyan Nietzsche'den, Ahlaki-ahlkai olmayan davranışı kişinin özgür iradesi ile değerlediğini savunan Sartre'den farklı bir düzlemde yer aldığını görebiliyoruz. Kant, evrensel ahlakın temelinde "ödev" duygusunun yattığını belirtiyor. İnsanlar özgürce davrandıklarında ya "ödeve uygun" ya da "ödevden doğan" eylemlerde bulunuyorlar. Ödeve uygun yani şartlar icabı kendileri açısından da faydalı olduğuna inanarak yapılan eylemleri bir yana koyduğumuzda esas ahlaki eylm biçimi "ödevden doğan" eylem oluyor.Bu eylemin özünde "iyi niyete" dayalı olması gerekiyor. Koşulsuz buyruk "kendine yapılmasını istemediğini başkaları için de isteme" şeklinde. Böylece iyi niyetin esası ortaya çıkmış oluyor. Peki bu ödev ahlakını hangi temele dayandırıyor Kant? Sokrates'e göre erdemli davranış mutluluk getirir. Ancak Kant dünyada mutlulukla erdemin her zaman yan yana gitmediğine dikkat çeker. O halde erdemli davrandığımız halde mutlu olmayabiliriz. Şimdi sorun şurada: Eğer bu dünyada erdemli davranış mutluluğu garanti etmiyorsa, öreki dünyada ediyor olabilir mi? Eğer Tanrı'ya ve dine inanıyorsak dünyadaki erdemli davranışın öte dünyada mutluluk getireceğini farz edebiliriz. Tanrıya inanmıyorsak bile eğer ahlaklı davranmak gerekiyorsa Tanrıyı icat etmeliyiz, öte dünyada bir mutluluk imkanının olduğunu umut etmeliyiz noktasına geliniyor. Öncelikle Kant'ın ahlaki tutum üzerine düşüncelerini doğru özetleyebilmiş miyim? Ve sonra bu düşüncenin mantıklı, tutarlı bir yanı var mı? Yoksa boş sözlerden mi ibaret? |
|
Negatif teoloji, kökleri geç antik döneme kadar uzanan bir felsefe ve teoloji geleneğidir. Antik Yunanda Tanrı’yı Bir olarak ifade eden Parmenides (M.Ö. 515-460) ve Platon (M.Ö. 427- 347) bu düşüncenin öncülerinden kabul edilmektedir. Negatif teoloji, Helenistik Yahudi ve ilk dönem Hristiyan teolojisinin de önemli argümanlarındandır. Aynı zamanda Neo-Platoncu olan Yahudi düşünür İskenderiyeli Philo (M.Ö. 25-M.S. 50) ve Neo-Platoncu Hıristiyan düşünür Pseudo-Dionysius (M.S. V. yy) bu düşüncenin teolojik gelenekteki önemli temsilcilerindendir. Görüldüğü üzere negatif teoloji spesifik olarak Neo-Platonik felsefe geleneği içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Plotinus (205-270) ve Proclous (412-485) Tanrı tasavvurlarını negatif teolojinin argümanlarını kullanarak ifade etmişlerdir. Negatif teoloji, Orta Çağ mistik düşünürlerinin de fazla müracaat ettikleri bir yöntemdir. İslam felsefesi geleneğinde Meşşâî gibi düşünürler ve İbn Arabi gibi bazı mutasavvıflar da negatif teolojiyi Tanrı’yı ifade etmek için kullanmışlardır Konuyu araştırırken böyle bir metinle karşılaştım. Henüz tam kavrayamadığım bir konu, hakkında bilgi veya yorumlarınız varsa paylaşmanızı dilerim. |
|
Günümüz Türkiye'sinde olduğu kadar ABD ve Rusya gibi sözde demokrasi ile yönetilen ülkelerde sıklıkla yapılan bir tartışma var. Bu rejimlerde neoliberal ve neomuhafazakar politikalar güden, totalitarizme meyilli siyasi parti ve liderlere "mal bulmuş mağribi" gibi sarılan siyasi bilinci gelişmemiş cahil kitleler olduğu ileri sürülüyor. Çözüm olarak, oy verme sürecinde seçmenlerin etnisitelerinin veya eğitim durumlarının bir kriter olarak alınarak verecekleri oyun bir çarpan ile değerinin azaltılması veya artırılması gibi hususlar üzerinde duruluyor. Örneğin KHK lı bir seçmen oy veremesin, bir Çingene veya Suriyeli bir göçmen Türk vatandaşı olmuş ve oy kullanacaksa çeyrek oy versin, ilkokul mezunları yarım oy versin, yüksek eğitim görmüşlerin oyu tam sayılsın, akademik ünvana sahip bireylerin oyunu da bir buçukla çarpalım gibisinden düşünceler insanların içinden geçebiliyor. Bu görüşü desteklemek üzere Sokrates'in demokrasiden hazzetmediği ileri sürülüyor ve bir diyalogu örnek olarak veriliyor. Diyalogu aşağıda aktarıyorum. Görüşlerinizi merak ediyorum.. SOKRATES DEMOKRASİ'DEN NEDEN NEFRET ETTİ? Bir gün Sokrates yine taleberiyle sohbet ederken bi talebesi Sokrates' e sorar ki: - "Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse, adil olan da bu değil midir? Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde, elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur, yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı? Hem çok mümkündür ki, daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadıgı gibi haklı da sayılmaz." Bunun üzerine Sokrates her zaman oldugu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o talebeye önce sorar: - "Bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur? " Talebe: - "Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur. Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur." Sokrates: - "Peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur, yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur? " Talebe: - "Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur." Sokrates: - "Peki bize yine söyler misin, bir gemide yüz yolcu bulunsa, geminin nerde nasıl hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir, yoksa o yüz yolcu mu?" Talebe: - "Eğer yolcular içinde Denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır." Sokrates: - "Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez . Herkes bildiği yerde konuşmalı. Her iş ehline verilmeli...." Talebe: - "Pek tabi olması gereken budur." Sokrates: - "Peki o halde, bize yine söyler misin, kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden, sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi ? Hem sen de kabul ettin ki, bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur. |
| "Bizim milli duygumuz, din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir."Leyla ErbilLeyla Erbil bu düşüncesini şöyle temellendiriyor..İnsanların tabiatını (veya ahlakını) olumlu yönde etkileyen üç kişilik özelliği var. Eleştirel akıl, özgecilik ve romantizm (bir parça idealist bakış açısı) Bunların yokluğunda menfaatçilik, bedavacılık ve ilk iki özelliğin bir ürünü olarak sinsilik, aslında ne olduğunu ve ne olamadığını içten içe bildiğin için de aşağılık duygusu ortaya çıkıyor.Yazar oldukça provakatif bir söylem belirlemiş. Sizce sözlerinde gerçeklik payı var mı?İkinci olarak bu tür bir söylem, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilip saygı duyulması gereken bir söylem midir, yoksa milleti kin ve düşmanlığa alenen tahrik suçu olarak mı değerlendirilmelidir? |
|
Dini inancım yok, siyasetin sol yelpazesinde yer aldığımı düşünüyorum. Buna rağmen dil devrimi konusunu zaman zaman düşünürüm. Liseyi 1980 senesinde bitirdim. Benim kuşağım şu anda kullanılmayan kelimeleri kullanırdı. Ama Halil İnalcık hocanın aşağıda paylaştığım iletisinde belirttiği gibi şu anda iki nesil aynı dili konuşmuyor.Bakın, ne diyordu Halil İnalcık."... Bir dil kargaşası içerisindeyiz. Asıl olan dilin kendi tekâmülüdür. Bir uzuv gibidir. Kesip atamazsınız. Çok karışık bir meseledir. Şimdi aydın kesimi bazı kelimeleri, eski dilde kullanamadığı için batılı dillerde kullanıyor. Dilimiz, kargaşa içerisinde ifade kabiliyetini kaybetmiştir. Başka başka diller konuşan nesiller var. Çocuğun konuştuğu dille, benim konuştuğum dil farklıdır. "Harf devrimi ile dil devrimi aynı şey değil, Harf devrimi 1929 da yapıldı, dil devrimi 1932 yılında. Bir sürü kelime atıldı, yerine üretilmiş kelimeler konuldu. Sonuç??Aşağıda 1970 yılında yayınlanan Nutuk içerisinden bir bölüm var, bir de çok yakın tarihli bir Nutuk'un aynı bölümü. İkisi arasında 45 sene var ve şimdiki nesil ikincisinden bir şey anlamayacak hale gelmiş. Hem bu noktaya dikkat etmeniz bakımından hem de iki metni lezzeti açısından değerlendirmeniz maksadıyla alt alta yapıştırıyorum... Bu kararın istinadettiği en kuvvetli muhakemeve mantık şu idi:Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir milletolarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâli tammemalikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeholursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyetimütemedcnae muvacehesinde uşak olmak mevkiindenyüksek bir muameleye kesbi liyakat edemez. Ecnebi bir devletsı himaye ve sahabetini kabuletmek insanlık evsafından mahrumiyeti, aczü meskenetiitiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeyedüşmemiş olanların istiyerek başlarına bir ecnebiefendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.Halbuki Türkün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyetiçok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansamahvolsun evlâdır!Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!işte halâsı hakiki istiyenlerin parolası Nutuk- 1970 basımıŞimdi de yeni basım, yeni Türkçe ile aynı pasajı okuyalım... Ya Bağımsızlık Ya Ölüm <p class="ql-align-justify"> Bu kararın dayandığı en güçlü düşünce ve mantık şuydu:</p><p class="ql-align-justify"> “Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak konumundan yüksek bir davranışa lâyık görülemez.</p><p class="ql-align-justify"> Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de, bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.</p><p class="ql-align-justify"> Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!…</p><p class="ql-align-justify"> O halde, ya istiklâl ya ölüm!”</p><p class="ql-align-justify"> İşte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.</p> |
| Kızıl Elma söylemini bilirsiniz. Turancılık ile birlikte Türklerin gönlüne taht kurmuş bir kavram olan kızıl elma, dünyadaki fethedilmemiş her yeri fethedip Türk boyunduruğunda yaşatma azminin ezeli ve ebedi simgesi olageldi. Velhasıl, şimdiye değin kızıl elmanın gerçekte ne olduğunu, kızıl elma diye diye neyin peşine düştüğümüzü de anlayamadım. Üzerine pek çok rivayetin olduğu kızıl elma hakkında düşüncelerinizi paylaşırsanız memnun olurum. |
| 2020'nin başlarında Kovid-19, dünyanın büyük kesiminin hâlâ bilmediği bir hastalıktı. Şimdi, dünya genelinde 33 milyon (sadece Birleşik Krallık'ta 439 bin) doğrulanmış koronavirüs vakası var ve ölü sayısı bir milyona ulaştı.Virüsün uzun vadeli etkileri hakkında hâlâ pek bir şey bilinmiyor. Şubatta hükümet hastalığın grip gibi bilinen solunum yolu hastalıklarına benzediğine inanıyordu, bu yüzden iyi test edilmiş bir grip pandemisi modelini benimsedi. Artık koronavirüsün farklı çalıştığı aşikar.25 Ağustos'ta Downing Sokağı, koronavirüsten dolayı devam eden sağlık problemleri sebebiyle Boris Johnson'ın 6 ay içinde başbakanlıktan istifa edebileceği iddialarını yalanlamak zorunda kalmıştı. Dominic Cummings'in kayınpederinin bir tatilciye, nisanda hastalanmasının ardından Johnson'ın hâlâ hastalıkla boğuştuğunu söylediği bildirilmişti.Hastalar, Ulusal Sağlık Hizmetleri'nin (NHS) onayladığı üç semptomun (sürekli öksürük, ateş ve tat veya koku kaybı) dışında geniş yelpazede problemlerden bahsediyor. Bunların arasında yorgunluk, nefes darlığı, kas ağrıları, eklem ağrısı, "bilinç bulanıklığı", hafıza kaybı, konsantrasyon eksikliği ve depresyon var. İnsanların uzun süre boyunca bulaştırıcı olduğu düşünülmüyor, sadece uzun süreli etkilerden mustaripler.Cornwall'dan 41 yaşındaki Jennifer Forbes mart ortalarında Kovid-19'a yakalandı. The Independent'a, altta yatan başka hastalığı olmadığı halde 6 ay boyunca eski sağlığına kavuşmayı beklemediğini söyledi. "Son birkaç haftada ufak tefek değişiklikler oldu ama çok yavaş ve hâlâ bir ileri bir geri gidiyor. Daha iyi olduğumu söyleyip durdum ama hep tekrar kötüleştim" dedi.Her ne kadar evrensel olarak tıpta kabul görmekten ziyade hâlâ konuşma diline ait bir terim olsa da (Alyssa Milano ve Emma Samms gibi oyuncular dahil birkaç ünlü saç dökülmesi gibi sorunlar yaşadıklarını anlattı) uzun süreli hastalık fikrini destekleyen bilimsel kanıtlar artıyor.20 Ağustos'ta Bristol'deki Southmead Hastanesi tarafından yayımlanan bir araştırma, hastaneden taburcu edilen 110 hastadan toplam 81'inin 12 hafta sonra, aralarında nefes darlığı, aşırı yorgunluk ve kas ağrısı da olan Kovid-19 semptomlarını sergilemeye devam ettiğini ortaya koydu.https://indyturk.com/node/252256/yazarlar/kovid-ne-kadar-s%C3%BCr%C3%BCyor-i%CC%87nsanlar-semptomlar%C4%B1-neden-aylarca-ya%C5%9F%C4%B1yor |
|
Anlamın ne olduğunu öğrenmek için dışsal bir kaynağa başvurmaya ihtiyacımız yok. Sabah uyandığımız andan itibaren yaşadığımız tüm deneyimlerde bir anlamlılık duygusu yaşıyoruz. Bunların bir kısmı üstünde düşünmeden bildiğimiz klişe anlamlara sahip deneyimlerden ibaret. Sabah alarmın çalması, işe gitmek üzere kalkma zamanı geldiğini bildiriyor (alarmın çalması anlamlı). Sabah kalkınca banyoya gidiyoruz, zira kişisel bakıma ihtiyacımız var, gün boyu sürecek çalışmalarımız öncesinde temiz, bakımlı görünmeliyiz (anlamlı bir etkinlik) Sonra giyinip çıkıyoruz, araca biniyoruz, işe gidiyoruz vs. Peki alarm çaldığında birden uyandığınızı ve işe gitmeniz gerekmeyen bir gün olduğunu hatırladığınızı düşünün. Alarmın çalmasının anlamı ne diye düşüneceksiniz. Alarm bozuk mu? Alarmı yanlış mı kurdum? Yoksa yanılıyor muyum, bu gün iş varmıydı? Alarmı başka bir şey yapmam gerektiği için mi kurdum, hay allah ne yapacakltım bu sabah kalktığımda? İşte olaylar arasındaki bağıntı koptuğunda bilinç devreye giriyor ve bilinçdışı çalışan default anlam modundan çıkıp kendimizi yeni bir olgu karşısında bağlantıları yeniden kurma üzerine odaklandığımız bilinçli bir zihinsel süreç içerisinde buluyoruz. Sonuç: Bilinç, bilinçdışı verilen anlamlar içinde bulunduğumuz durumu açıklamadığında yeni anlamlar üretmek zorunluluğu ile ortaya çıkan bir fenomen (bilincin bir yönü tabi) Sonuç 2: Anlam içinde bulunulan durumda nesneler, olaylar arasındaki ilişkilerin-nesne olay örüntülerinin gösterildiği bir gösterge yahut zihinsel bir kod. Zihin bu kodu artık hangi yöntemle açıyorsa açıyor, okuyor, sıradan bir durumsa bilinci devreye sokmuyor. Sonuç 3: Anlam metafizik bir olay değil, bilişsel bir süreç. Bilgi-işlem ile ilgili bir olgu. Bildiğimiz bir anlam bildiğimiz olgu bağlamının, şeylerin özel bir konfigürayonunun nöral süreçlerle betimlenmesinden ibaret. Örüntü içerisinde, neden sonuç ilişkisini tamamlyacak yer alan eksik nesneler olsa bile örüntü tanınabiliyor. Bir olgu bağlamında sekiz tanımlayıcı varsa üçü-beşi olguyu anlamlandırmaya yetiyor. Zihin kendisi eksikleri tamamlıyor. Ama ciddi bir neden sonuç ilişkisi çelişkisi varsa tanımlanamayan ve yeni bir anlama kavuşturulması gereken bir olgu ile karşı karşıyayız demektir. Bunları nereden çıkartıyorum? Nörobilimsel araştırmalardan ve özellikle pek sevdiğim bir psikiyatr, zihin felsefesi ile ilgili yazıları ile tanıdığım Saffet Murat Tura’nın “Madde ve mana” isimli eserinden. |
|
Felsefenin ne olduğuna ve ne olmadığına dair pek çok fikir ve tanımlamalar var. Bunlardan bir kaç tanesini tercüme ederek alıntıladım. Değerlendirmenize sunuyorum. APA (Amerikan Felsefe Birliği), yöneticileri felsefenin temelde analitik, yorumlayıcı, normatif ve eleştirel yeteneklerin geliştirilmesi ve kullanılması meselesi olduğunu kabul etmeye çağırır. Diğer akademik disiplinlerin çoğundan daha az içeriğe ve tekniğe özgüdür. Felsefede eğitimin temel amacı, öncelikle bilgi vermek değildir ve olmamalıdır. Daha ziyade, öğrencilerin çeşitli türden son derece zor entelektüel sorunları anlamalarına, bu sorunlarla ilgili metinleri yorumlamalarına, bunlarda bulunan argümanları analiz etmelerine ve eleştirmelerine ve kendilerini açıklığa kavuşturacak ve bunları ileriye taşıyacak şekilde ifade etmelerine yardımcı olmaktır. Çoğu basitçe, tüm bunları anlamlandırmakla ilgili… Kendimizi seçmediğimiz bir dünyada buluyoruz. Dünyada ve yaşadığımız hayatlarda onu yorumlamanın ve anlam bulmanın her türlü olası yolu vardır. Dolayısıyla felsefe, içinde bulduğumuz bu durumu anlamlandırmakla ilgilidir. " Clare Carlisle Çevremizde neler olup bittiğini, bu gerçekliğe katkımızın ne olduğunu ve olup bitenin üzerimizdeki etkisini daha iyi anlamak için gerçekliğin doğası ve içindeki yerimiz hakkında temel bir düşünme biçimidir. " ~ Barry Smith Felsefe, dünya hakkında düşünme şeklimizi oluşturan en derin kavramlar, yani düşünce yapıları üzerinde bir düşünme sürecidir. Yani, akıl, nedensellik, madde, mekan, zaman, zihin, bilinç, özgür irade gibi kavramlar, tüm bu büyük soyut kelimeler ilgili konuları oluşturuyorlar ve insanlar iki bin beş yüz yıldır onlar hakkında düşünüyor ve sanırım eğer türümüz devam edecekse iki bin beş yüz yıl daha bunları düşünmeye devam edecekler. " ~ Simon Blackburn Felsefe, bizi derinden ilgilendiren ve özel bir yanıtlama şekli olmayan bir dizi soruya verdiğimiz isimdir. Açığa çıkardıkları kategoriler, onlara cevap vermek için deneylerin yapılmasını engelleyen kategorilerdir, bu yüzden onları elimizdeki kanıtları gözden geçirerek cevaplamaya çalışmak için bir miktar geri çekiliyoruz. " ~ Paul Snowdon Felsefe, var olan en zor sorunlar hakkında çok düşünmektir. Ve bilim adamlarının da bunu yaptığını düşünebilirsiniz, ancak daha fazla deneysel kanıt elde ederek çözülemeyen belirli bir tür soru kategorisi vardır. Bunlara yaklaşım önyargıların ve faraziyelerin çözülmesini gerektirir: Düşüncemizin sahip olduğumuzun farkında bile olmadığımız fikirlerle yönlendirildiğini anlamak. İşte felsefe budur. " David Papineau Felsefe, yüzde 99 oranında ilgilendiğiniz herhangi bir şey hakkında eleştirel düşünme eylemiyle ilgilidir." ~ Richard Bradley Felsefenin tek bir şey olduğunu sanmıyorum, ancak sanırım genel olarak çoğu insanın hafife aldığı şeyler hakkında eleştirel ve düşünceli olmayı içeriyor. " ~ Allen Buchanan Sonuçta felsefe nedir? Neyin doğru neyin yanlış olduğu üzerine düşünmenin bir yolu değilse de, hakikatle ilişkimiz hakkında düşünmektir. Hakikatle olan bu ilişki göz önüne alındığında nasıl davranmamız gerekir? Michel Foucault The Masked Philosopher, Le Monde, April 6-7, 1980 Kişinin ne tür bir felsefe seçeceği, bu nedenle, kişinin ne tür bir insan olduğuna bağlıdır; çünkü felsefi bir sistem, dilediğimiz gibi reddedebileceğimiz veya kabul edebileceğimiz cansız bir mobilya parçası değildir; daha çok, onu tutan kişinin ruhu tarafından canlandırılan bir şeydir. J.G. Fichte. "Bilgi Bilimine İlk Giriş." (tr. Heath ve Lachs.) Gesamtausgabe I, 434 |
dönelim: Felsefe yaparken, ne yapıyoruz? Kavramlar icat ediyoruz. İşte burada güzel bir felsefi kavramın temelini görüyorum. Düşünün... ölüme direnen nedir? Zamanımızdan 3.000 yıl önce yapılmış bir heykelciği görmek, aslında Malraux’nun cevabının gücünü anlamak için yeterli. O halde, biz de en azından şunu söyleyebiliriz, bizi meşgul eden bakış açısından, direnen tek şey sanat olmasa da, sanat direnir. ‹şte sanat eseriyle, direnme eylemi arasındaki yakın bağ burdan geliyor. Her direnme eylemi bir sanat eseri değilse de, bir bakıma öyledir. Her sanat eseri bir direnme eylemi değildir, ama bir bakıma öyledir de.
Gılles Deleuze -Yaratıcı eylem
https://medyascope.tv/2020/01/05/gilles-deleuze-yaratici-eylem-nedir-1987-turkce-altyazili//