|
Arkadaşım o verdiğin âyette İncil’deki tahrifata atıf sözkonusudur. Nitekim bu gerçeğin bir doğrulamasını, sonradan müslüman olan Dr. Laurence Brown’dan dinlemek için; ( Tavsiyem, bütününü izlemenizdir; fakat zaman ayırmak istemiyorum derseniz, 07:37’den sonuna kadar izleyin); http://www.youtube.com/watch?v=8jwklFQw738 Dr. Laurence Brown diyor ya, "İncil’de belirli bölümlerde Hz. İsa’nın şöyle dediğinden bahsedilir; ' Ben ve baba biriz” veya “Dünyada üçlü vardır; Baba, oğul ve kutsal ruh. ' " İşte şu da Qur’an’da İncil’deki bu ve bu tür tahrifatlara işaret eden bir örnek; < Resime gitmek için tıklayın > Mevlânâ’nın eserine gelince; bir eser tercüme edildiği takdirde, sahibinin tasarrufundan –mütercimin ilmî kalites ve kalibresine bağlı olarak– ama kısmen ama büyük ölçüde çıkıp o eseri tercüme eden insanın idrâk seviyesine düşer. Şahsen ben 3 – 5 sene evvel Ömer Hayyam’ın Rubailer isimli eserini (belki kitabın original adı bile böyle değildi…) okumuştum. Bence tam bir tercüme fâciâsı idi… Mahallesefki öyle Qur’an tercümeleri de var ki, inanılır gibi değil. Bir B isimli şahsın elinden çıkmış Qur’an mealini birkaç paragraf oku, sonra C’nin elinden çıkmış olanının aynı birkaç paragrafını oku ve D’nin elinden çıkmış olanın sözkonusu paragraflarını oku… Mutlak sûrette lâzım gelen titizlikten yoksundurlar. Birinden farklı bir mesaj alabilirsin, ötekindenfarklı bir mesaj… Bazılarının ne demek istediğini, neyi ifade ettiğini bir tek kendisi biliyordur, fevkalâde titizlik arzeden Qur’an meal ve tefsirinde bu titizlik yoksulluğu niye..? Belli bir olgunluğa gelmeden evvelden değil de, aynen yukarıda belirttiğim üzere, bir Qur’ân meali ve tefsiri mütehassıs bir âlimin elinden çıkmışsa bu kişiye zarar vermez; ama tahsili olmayan, hatta öyleki sapkın insanlar bu denli kıymetie hâiz, bu denli hassas meselede bir Qur’an meal ve tefsir eseri yazmaya kalkarsa vah bu milletin, vah bu ümmetin hâline … Bir örnek vermem gerekirse { Nur Sûresi, 46. âyet }; Elmalılı Hamdi Yazır mealinden; “Kasem olsun ki cidden beyan edici âyetler indirdik ve kimi dilerse Allah, doğru bir caddeye hidayet eyler.” ' Doğru bir cadde ' ne demek yahu..? Muhammed Esed meali ve tefsirinden; < Resime gitmek için tıklayın > Bu sâdece basit bir örnek. Qur’an meallerinden öyle bölümler var ki, ya esas amacından bütünüyle sapmış ya da anlaşılması mümkünat hâricinde ifadelerle dolu… Mesela son bir örnek; Bakara Sûresi’nin 73. Âyetine yönelik birçok kimsenin tercümesi için bir şu adresteki meallere bakın; http://www.kuranmeali.org/2/bakara_suresi/73.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx Sonra Muhammed Esed’in meali için şuna bakın; < Resime gitmek için tıklayın > Ve Muhammed Esed’in bu âyetlerde geçen tefsir notları için de şuraya bakın ( Lütfen üşenmeyin. Okuyunuz. ) ; < Resime gitmek için tıklayın > Mezhepler mevzuunda şunu belirteyim; İslam’da 4 mezhep vardır; İmam Şâfii, İmam Hanbeli, İmam Hanefi ve İmam Maturidi. Qur’an’da teferruatiyle hükmü bulunmayan ya da Hz. Muhammed’in teferruatiyle bilgi vermemiş olduğu bir dizi ayrıntılı ve girift meselelerde bu 4 imamın yer yer farklı ya da birbirlerinden az bir farkla ayrılan görüşlerinden ibârettir mezhep denilen. Burada mezheplerin birbirleriyle çatışması gibi bir durum kesinlikle sözkonusu değildir. TV programlarındaki ya da haberlerindeki mezhep çatışması diye, "sünni – şii – alevi" çatışması gibi ifadelerle servis edilen haberlerin benim sözünü ettiğim mezheplerle alâkası yoktur… Bu mezhepler Qur’an’ın hiçbir hükmünde ithilâfa düşmezler. Sâdece ve sâdece ayrıntılı meselelerde kısmen bir hüküm farklılığı sözkonusudur. Mesela Hanefi mezhebine göre, sabah namazını güneşin doğmasına yakın bir vakitte kılmak daha faziletlidir ( Burada yakın derken ben şahsen şunu anlıyorum diyelim ki 30 dakika kadar yakın, çok yakın olması zaten düşünülemez, zira namaz bitmeden vaktinin çıkma olasılığı vardır…) Hz. Muhammed der ki; "Ümmetimin âlimleri arasındaki görüş farklılıkları ( ihtilâf ) ilâhî bir rahmetin ürünüdür." Bu açıklamalara binâen derimki; "Bu kitap Allah katındandır." İfadesi sözkonusu mütercimin hatasına yorulmalıdır... Bir farz ibâdet olarak namaz kılmak ile iyiliklerde bulunmak birbirleriyle irtibatlı olmakla beraber bence farklı kulvarlardır. Birisinde gerek kendi üzerimizde ve gerekse tüm evren ve içindekiler üzerinde Allah’ın şüphesiz bir hükümdarlığı ve hükümranlığı olduğu gerçeği karşısında namaz ile kul olmanın ibrâzı doğrudan doğruya icrâ olunurken, bu sorumluluk duygusu ve bilinç düzeyiyle girişilecek hayır ve hasenâtın ihlâs bir niyetle başlanılabilmesi ve sonladırılabilmesi kayda değer düzeyde kolaylaşır bence. İnsan, doğası gereği kendini önplanda tutmaya, şahsını övgüye ve takdise lâyık gördüğünden yapacağı hayır ve hasenâtın Allah nezdinde olabilir ki değeri sanki hiç yapılmamışcasına bir 0 hükmünde kalabilir, aynen Qur’an’ın Bakara Sûresi’nin 263. Âyeti ve tefsirindee naklolunduğu üzere; < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Rica ederim arkadaşım. Şöyle söyliyeyim, bazı çok önemli işler, hiç de ehil olmayan kimselere devredilir ve nihâyet doğal olarak bu büyük bir yıkımın ya da bir yanılsamın mutlak olarak gerçekleşmesiyle sonuçlanır. Mesela, birkaç hadiste âhir zamanda yönetimin genç ve tecrübesiz insanların eline geçeceğinden bahsolunur. Bu durumun sebep olacağı yıkım nasıl telâfi edilebilir ki… Mevlânâ asırlar önce yaşamış bir insan, Fuzûli’de öyle; http://www.siirleri.org/siir/2036/Su+Kasidesi.html Fuzuli’nin Su Kasidesi’ne bir bak istersen, bunu mütercim kimse dile hâkimiyeti ve ilmi nispetinde tercüme etmeye gayret ediyor. Bazen o derece hatalı tercüme ediliyor ki sonuçları da o derece aksi yönde oluyor. Şunu belirterek bu noktadaki bahsi kapatayım; şahsen ben Osmanlıca’dan Türkçe’ye ya da daha da kötüsü Türkçeden Türkçeye tercümeye karşıyım. İngilizceden ya da başkaca Avrupa ya da Uzak Doğu ya da Rus dilinden tercümeye kim ne diyebilir ki..? Internet ortamında asırlar öncesine ait insanların sözüymüş gibi demeçler çok kolaylıkla yayılabilir ve bu kitleler tarafından kaynağı sorgulanmaksızın doğru olarak kabûl ediledebilirler. Tabiiki Qur’an ve Hz. Peygamber’in rehberliği yeterlidir. Benim öğrendiğim kadariyle tasavvufu şöyle anlatmaya çalışayım; Tasavvufu Hz. Peygamber’in rehberliğinden sapmış olmayı değil, sınavda derece yapmaya teşebbbüsü, hayır yarışında zirveye oynamayı ifade eder. Elde olan fırsatların hepsini en iyi şekilde değerlendirmek adına yoğunlaşmayı ifade eder. Tasavvuf, Qur’an ve hadis üzerinde alabildiğine derinlemesine düşünen insanların, kendi benliklerini aynada seyreder gibi görebilmek adına bir uğraşlarıdır. Aslına bakarsan, bugünün ciddiyet sahibi bilim insnaları o günün tasavvuf önderliği ve sevdalıları gibidir. Bir örnek vereyim; kendimiz neler mutlu ediyor, neler üzüyor, neler neşelendirip neler efkârlandırıyor, neler heyecanlandırıp neler tasalandıryor gibi gibi ve bu duygu dediğimiz nedir nereden doğuyor duygular gibi soruları derinlemesine sorgularlar ve müspet sonuçlar elde etmeye ve benliklerini de bu farkındalıklar istikâmetinde şekillendirmeye çalışırlar. Daha mükemmel, daha iyi bir insanı kim istemez..? Bir bilim insanı bunları genellikle kobaylar kullanmak sûretiyle deneyler sonucunda öğrenir. Tasavvuf önderleri ise kendi kendilerini kobay olarak kullanıp testi böylece gerçekleştirirler. Diyelimki açlığın insan üzerindeki neticelerini test edeceğiz. Bilim insanları arasından biyolojite meraklı olanı şöyle düşünür; “Bir insan 1 hafta boyunca aç kalsa bu süreç içersinde gün gün, saat saat, dakika daikika organlarının tepkisi ne olur acaba?" Bir başka bilim insanı 1 gün aç kalan insan ile 3 gün aç kalan insan ile 1 hafta aç kalan insanın aynı davranışa ne tür tepkileri ne düzeyde, ne şekilde göstereceğine, sinirlilk durumunun bu süreçte gün gün, saat saaat, dakika dakika nasıl bir seyir izlediğini dışardan tespit etmeye çabalar. Bunun gibi örnekler işte… Bir tasavvuf önderi de kendi kendisini 1 hafta aç bırakır. Niye? Qur’an’da nefs ismiyle geçen kişinin özbenliğini yakından tanımak için. Ha insanın kendi özbenliğini yakınen tanıyabilmesi adına bir tek bu yol var değil; ama bunun hakikaten çok ciddi bir method olduğu yadsınamaz olsa gerektir. Herhâlde 16 – 17 saat süren oruç tecrübelerimizden az – çok fikir sahibi olmuşuzdur özbenliğimiz hakkında… Şahsen ben de dışarıdan dikkât ettim de, insanlar konuşurlarken ya da ben aynada kendime deney maksadlı birkaç şey söylerken sanırım gırtlak akciğerden aldığı nefesi ses tellerine taşıyor, oradan buraya, buradan şuraya derken ortaya bizim sarfettiğimiz ses, yani sözler çıkıyor. Bu kadar karmaşık aşamalar bizim müdâhalemiz olmadan, biz zorluk ya da bir acı çekmeden gerçekleşiyorsa, bu örneği vücûdumuzun genelinde düşündüğümüzde ister istemez soruyoruz; o hâlde bu aynada gördüğümüz hakikaten biz miyiz, yoksa şu aynadaki adam kendi özbenliğimizi kamufle eden, gözlerimizden ırak tutan; fakat aklımızdan ırak tutamayan bir kaftan mı? Gibi gibi… Yani aslında anormal insan değildirler. Benzer şekilde, Hz. Peygamber’in ve ashâbının da benzer teşebbüsleri zaten olmuştur. Mesela Hz. Peygamber, genellikle { ramazan ayını kastetmiyorum} 1 gün oruç tutup 1 gün de tutmuyormuştu. Fakat kimi zamanlar 15 – 20 gün ardarda tutmadığı da, kimi zamanlar 15 – 20 gün peşpeşe tuttuğu da rivâyetler arasındadır. Benzer şekilde Sâid-i Nursî –zaten normalde çok az bir gıdayla idare ediyorken, "ihlâs" meselesini kaleme almadan, eğer yanılmıyorsam 1 ay boyunca kendisini açlık ve susuzluk hususunda çok zorlu bir sınava tabi tutmuş. Bunlar birilerine saçma gelebilir; fakat bunu yapan insanlar falan hayvan üzerinde ya da filan insan üzerinde bu testi uygulamayıp kendi üzerlerinde uyguluyorlarsa, iki ihtimâl vardır; 1-) Ya bu insanların aklından yana (hâşâ) zorları var 2-) Ya da bunun çok ciddî derecede faydaları var… Mezhepler mevzuunda ise ben de hangi konularda o 4 mezhebten hangi birinin ne tür farklılıkları olduğunu bilmiyorum. Fakat şunu iyi biliyorum ki; mezhepler bazı mevzuularda farklı görüşlerine rağmen birbirleriyle kesinlikle yine de çatışmazlar. Ve aynı şekilde Qur’an’da açıkça hükmü varolan ya da hadisçe sabit olan hiçbir mevzuda farklı görüş sözkonusu değildir. Bir benzetme yapacak olursak; Qur’an ve hadis-i şerifler birbirlerine geçmiş 1 numaralı süzgeçlerse eğer, bu süzgeçte elenemeyecek durumda olanları (yani açıkça açıklanmamış olan meseleleri) hangi mezhebi seçmişsek o mezhebin süzgecinden geçirerek hükme bağlıyoruz. Bu konuda 20. asrın {her 100 senede bir gelen} mücedidi ( ve dolaysiyle Hz. Muhammed’in 20. Asırdaki vârisi ) olan Sâid-i Nursî Şafii mezhebindendir… Bir de bu mezhepleri, birbirlerinin kanlarını döken karşıt gruplar zannetmeyelim. İnsanlar kendi ailelerinin bile hangi mezhebi seçtiğini bilmiyordur. Benim hatırımda kaldığında, ortaokulda din kültürü öğretmenimiz, Türkiye’de insanların genellikle Hanefi mezhebinden olduklarını söylemişti. O zamandan bu yana ben de Hanefi mezhebini seçmiş bulunmaktayım; fakat birkaç mesele hâriç hiç hangi bir meselede nasıl bir hükme vardıklarına bakmadım, bilmiyorum. Aslında itiraf edeyim, doğru dürüst olduğuna inandığım bir kaynak bulamadm. Belki gün gelir, Allah yol gösterir de öğreniriz. Önyargılara esir olmadan, Qur’an ve hadis kitapları dururken, mezhepler de neyin nesi şeklinde bir düşünce önyargılara prim vermekle eşdeğer bana göre. Senin için de benim için de ve pekçok kimse için de bilinmeyen karanlık bir dünya bu mezhepler. Şu an bulunduğumuz konum itibâriyle karanlıklar içersinde olduklarından dolayı ürküyoruzdur belkide… @emirkaans Eğer kişinin ahlâkı Qur’an’ın öngördüğü şekildiyse zaten bir sorun yok; fakat Qur’an’ı okumadan kişinin durumuyla Qur’an’ın ideal insanı tanımının birbirleriyle örtüşüyor olduğu nasıl tespit olunabilir ki? Hem sâdece bu değil; miras hukuku’nda mirasın taksiminin ne şekilde yapılması istendiğini bildiren âyetler ve hadisler var. Boşanma hukuku’nda "mehir" mevzuu var. Bu tür meseleler de var. Hac ibâdetinden önce ve sonra yapılması ve yapılmaması gerekenlerin ele alındığı bölümler var Qur’an’da. Savaş durumunda, namaz kılabilmek hangi usûllerin ta’kib edilmesi gerektiğini bildiren oldukça ayrıntılı noktalar var. Türlü bahislerde türlü beyânlar sözkonusu. Ayrıca, insanın iç dünyasındak ikilemlerine ve ve planlarına ve düşüncelerine –ki bunlar genellikle ortak hissiyatlardır, yapılan atıf ve açıklamalar, insan psikolojisi ancak bu derece mükemmel bir tarzda tasvir olunabilirdi dedirtiyor. |
|
Kaynak olarak belirttiğim Nisa Sûresi’nin 3. Âyetine ait 4 numaralı tefsir notunu okuma zahmetinizde bulunmadığınız ve yine peşin hükümlerinizi peşisıra sürüklendiğiniz çok açık. 4 numaralı tefsir notunun bir yerinde şu ifade ediliyordu; " Yaygın görüşün ve geçen yüzyıllardaki pek çok Müslümanın uygulamasının aksine, ne Kur'an ne de Hz. Peygamber'in örnek hayatı, evliliğe dayanmayan cinsel ilişkiye hiçbir şekilde izin vermemektedir. Birden fazla (azamî dörde kadar) evliliğe izin verilmesine gelince, bu, "Onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman [sadece] bir tane ile [evlenin]" hükmü ile öylesine sınırlandırılmıştır ki böylesi çok evlilikten yalnızca çok istisnaî durumlarda ve istisnaî şartlar altında söz edilebilir (bkz. 24:32'nin ilk cümleciği ve ilgili 42. not). " Bir düşünün bakalım; hangi bir erkek müslüman 1 tane yerine 1 taneden fazla eşi olsun ister..? Ayrıca bu mevzuuya yönelik tek âyet bu değildir. Diğerlerini de okuduğunuzda çok evliliğin yüksek sorumluluklara hâiz insanlara özgü olduğunu anlarsınız. Genel bir tavsiyemdir; Bu mevzuu bir başka dilden daha dinlemek için -üşenmeyiniz- Mehmed Âkif'in "Köse İmam" şiirini lütfen okuyunuz. Buyrunuz şuradan; http://www.mehmetakifarastirmalari.com/index.php?option=com_content&view=article&id=30&Itemid=68 |
![]() ![]() ![]() bir Müslüman bilmem kac kafire denk getiren Allah ,cin ordularını melek ordularını savaşa yollayan Allah ,yoldan çıkmış kavimleri yok eden Allah ..... bir köleliiği sonlandıramamış mı? Hadi sonlandırılmasını geçtim ,köleliği tasvip etmediğini açık ve net şekilde ifade edememiş mi? bugun kölelik yasal değil.bunu yücve Allah değil sıradan insanlar sağladı. köellik bugun hala varmış ...he dramatize edin durumu ... bunun kölelikle alaksı yok. zaten insan hakları da gelişiyor.bu durumdaki en önemli pay yine solcuların komünistlerin.... kapitalizm in insanları sömürmesi ile Allah 'ın köleliği yasadışı sayamaması aynı şey değildir. Kölelik islamda vardır ve yasal bir durumdur birleşmiş milletlerin ve insan haklarının aksine . kölelik o zaman için normal karşılanabilir. burda sorun yok.ama bu kitabın evresel olduğunu söylerseniz bu kitaptaki kölelik söylemleri çağın gereksinimleriyle çelişir.Zaten kölelik üzerine kıvırmalı yazılarda burdan kaynaklanıyor. yok köleliği kaldırmak zormuş yok bugun hala varmış... geçiniz efendim geçiniz.... kuranda 365 gün mucizesi http://www.mucizeyalanlari.com/365-gun/ mucizeler varda nedense kimse göremiyor.anca bilim buluyor yapıyor ediyor sizde anca -15 asır öncesinden burda yazıyordu- diyorsunuz. |
|
burda tartışılmış biraz.mucize yok ama mucize çıkarmak adına yapılan cambazlıklar var. http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=761&page=3 |
|
Bu bir kudret meselesi değil. Evreni yaratan Allah, elbetteki yok etmesini de iyi bilir. Sâdece zaman zaman bir ibret vesikâsı olsun diye, mesela bir bölgeye kasırga musallat eder ve bir şehri ya da bir semti haritadan siler atar. Köleliğin günümüzde hâlâ varlığı için, bakınız; http://www.dw.de/hindistanın-köle-gelinleri/a-16453901 Bir kimsenin bir köleyi azâd etmiş olması bu kimsenin kölelik sistemi’ni desteklediği anlamına gelmez ki.Köleliğin hüküm sürdüğü bir coğrafyada bir köle azâd etmek isteyen bir kimsenin köle satın almaktan başka bir yolu yok. Bence günümüzdeki en muhteşem mûcize âhir zaman alâmetleridir. İslâm, câhilliye dönemi’nde doğmuştu ve sanırım İslam’ın o zamanlar çok az taraftarı vardı. Şimdi dünya yeniden câhillliye dönemi âdetlerine geri dönüş yapıyor, ve câhilliye dönemi’nde olduğu gibi ahlâkî açıdan resmen çöküyor. Tirmizi’den naklen şöyle bir hadis vardır; "Bu dînin başlangıcı gibi sonu da garip olacaktır." Şahsen bu açıklamadan şunu anlıyorum; İslam’ın, doğuşundan itibâren ilk birkaç on yıl çok az sayıda mensûbu vardı. Kıyâmete yakın da öyle olacak. Ve aynı zamanda, İslâm öncesi dönemdeki yozlaşma ne denli ileriyse kıyâmete yakın vakitlerde de öyle ya da benzer derecede olacak, tâ ki (Hz. Mehdi ve onunla beraber olanlar) İslâm’ı yeryüzünde yeniden hâkim kılıncaya değin. Fakat o zaman da zaten dünya bütünüyle yok olmaya hiç olmadığı kadar yakın olmuş olacağı için… |
önce kölelik gerçek anlamda nedir ,insanı sömürmek nedir ,uluslararası yasalar ne diyor bunun farkında olmak gerek. orda modern kölelik yoktur.ordaki çocuklar sadece sömürülüyor.kimsenin malı değildir.bu saçma örneği vermek için de hindistaan gitmene gerek yoktu. bu ülkede ufacık kız çocukları okuldan alınıp çalıştırılıyor. bunlar insanların birbirini sömürmesidir.gercek anlamdan kölelik değildir.zaten bu sömürme işi yüzünden -insan hakları- diye birseyler cıktı. gelişmiş ülkelerde böyle bir sömürme şekli olmuyor ülke sınırları içinde.stanartlar var yasalar var dahası sendikalar var.hindisnatn gibii Arabistan gibi iran gibi zihniyet olarak gelişmemiş toplumlarda insanlara eziyet edilmesi KÖLELİK değildir.sömürüdür ve önüne geçilememiş bir durumdur.ama birleşmiş milletler veya insah hakları kuruluşları bu tür davranısşlar tasvip etmez. dediğim gibi bu da kölelikle alakalı değildir.laf cambazlığından başka birsey değildir. köleliği desteklemez diyorsun da zaten yorumunda yazdım.- o dönem için normal karşılasak bile- diye.o dönemde bu yasalar normal karşılanabilir.ama bugun bu yasalar olumsuz bir durum ortaya çıkarıyor.çünkü bu yasalar yüzünden islamda kölelik müessesi yasal durumdadır..ünkü size göre bu kitap her döneme hitap etmektedir.ama adam öldürmüş birisi köle azad ederek cezadan kurtulabiliyorken ,bugun kölelik yasadışı olduğundan bu söylem gercersiz oluyor. islam cahiliye döneminde geldi.ironik bir sekilde islam coğrafyasında hala cahiliye döneminde. bu arada mehddi gelid. bak üste videosunu da koydum.masonluk diplomasınıda almış şaka bir yana daha çok beklersiniz mehdiyi mucizeyi.geçmişte işe yarasada bugun dinin pek bir anlamı yok.zaten gerçekliği hiç yok.sadece kalabalıkları uyuşturuyor. |
|
Ben kanser konusunda sâdece bir araştırmanın haberini belirtimiştim. Sanırım şu sitedeki de haberin original metni; http://www.snopes.com/medical/disease/lemons.asp Bilmin ve bilimsel gelişmelerin hasmı değiliz, merak etmeyin… Hekim değilim, hekim olmaya meraklı da değilim; fakat mensûbu olduğum dîn konusunda orta ölçekte bilgi sahibiyim… Peki siz bu kanser mevzuu ile bu mevzuu arasında kurduğunuz korelasyonu neye borçlusunuz acaba? |
Allah bilimi korusun! Yukarda verdiğiniz İngilizce linkin baş kısmını değil en son paragrafını okursanız orada limon suyu kemoterapiden 10000 kat etkilidir kansere karşı yazmıyor, ( siz eveleyip-geveleyip yakını kanser hastası bir arkadaşa bunu ima etmişsiniz ) tam tersine bu haberin yalan ve uyduruk bir haber olduğunu, limon suyunun kemoterapiden 10000 kat etkili olmadığını ve bunu onaylıyan şirketinde uyduruk olduğunu belirtiyor. Öylesine bir konuda bu kadar yanıltıcı ve yanlış yazabildiğinize göre bu konuda neler yazmazsınız şeklinde kurdum korelasyonu! |
Emek sömürülüyor yani modern kölelik. Eskiden kölelerin özgürlüğü sınırlanmış. Modern kölelikte sınırlamalar değişerek devam ediyor. İngiltere Afrikayı sömürge yapmış eskiden. İnsanları köle yapmış. Şimdi yine sömürüyor. Şimdi köle değiller Afrikadakiler. İşgal edip çalıştırana kadar kendilerine bağlı yönetimlere çalıştırtıyorlar onları. Modern köleleik değil de başka ne? |
Size bu konularda sonuna kadar katlıyorum. Allah Bilimi korusun... Dün karbonhidrat şişmanlatır deniyordu bugün başka bir şey diyorlar. dün falan diyorlardı bugün filan diyorlar. Dünya Sağlık Örgütü Başındaki adamlar grip yüzünden turuncu alarm ilan ettikleri zaman bir çok ülke milyarlarca dolar tutan faturayı sırf ilaç şirketlerine kazanç sağlamak adına ödediler. Bu davranış "Din" değil bilim adı kullanarak yapıldı. Peki bu kez insanlar bilime mi lanet okudu yoksa bunu ilan eden kişi/kişilere mi ? Toplumun genel sorunlarını cahilliklerini veya eksikliklerini insanlara mal etmek yerine neden mensup oldukları şeylere fatura ediyoruz ki ? Mesela bana soruyorlar siyaset için ne dersin diye ben bile içime işlemiş, siyasetten nefret ediyorum diyorum oysa ki siyasetin suçu yok, siyasetçilerin suçu var. Bu ayrımı yapabilecekmiyiz hakkı ile bilemiyorum, hatta zannetmiyorum. Hatta iddia bile ediyorum... |
kölelik yasal bir kurumdur .senin saydığın şeyler ise suçtur. bununla birlikte KÖLELİK değildir. tutturdunuz bi modern kölelik diye yahu.Köle gibi çalıştırmak değiminden sanırım kafanıza böyle saplandı.köle maldır.yasal bir maldır.yasadışı kölelik olmaz.yada zorla çalıştırmak sömürmek kölelik değildir. |
Hocam ilk insan yani Adem gibi birşey hiç olmadı, bu konuda aşağıdaki linklere bakabilirsiniz; http://www.youtube.com/watch?v=Eet93LujF1o http://www.youtube.com/watch?v=ZJTmUU2BLcY http://www.youtube.com/watch?v=hpr-Guji3q0 Bu tartışmada en çok konuşulan konulardan biri tanrıyı savunma açısından kimin cehenneme gideceğinin bilinemiyeceği olmuş, tabiki hayatını iyiliklerle dolu olarak geçirmiş birinin sırf tanrıya inanmadı diye cehenneme gidecek olması tanrının inandırıcılığını azaltıyor, fakat kuranda bu konuda açık açık ayetler var, malesef kurandaki iyilik anlayışı biraz çarpık öyleki adam öldürme ile ilgili ayetler bile müminler arasında gerisi insan sayılmıyor, aynı gerçek cehenneme gidecekler içinde var buyrun ayetler; Nisa 93; Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. Cehennemlik olanlar; A'RÂF - 36 Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. HACC - 72 Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o kâfirlerin yüz ifadelerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: “Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş. Allah, onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası! NİS - 140 Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuzâ€� diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. NİS - 150-152 Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, “(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederizâ€� diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Oysa kuran ilk indiği zamanlarda çevresinde bulunan başka dinlere mensup insanların ilgisini çekebilmek için gelen ayetler daha ılımandı; BAKARA - 62 Muhakkak ki, âmenû olanlar ve yahudi, hristiyan ve sabii olanlardan kim, Allah'a ve ahiret gününe inandı ve ıslâh edici ameller işlediyse (nefsini tezkiye etti ise ), artık onların mükâfatları Rab'lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar. MÂİDE - 69. Muhakkak ki, âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler), ve Yahudiler, Sâbiiler ve Nasrânilerden (Hristiyanlardan) kim Allah'a ve âhir güne îmân eder ve nefsini ıslâh edici ameller (nefs tezkiyesi ) yaparsa onlara artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar. Oysa başka zaman gelen ayetlerde tam tersi söylenmektedir; ÂLİ İMRÂN - 85 Ve kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette "hüsranda olanlar"dan olur. NİS - 150-152 Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, “(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederizâ€� diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. MUHAMMED 8- 9 İnkâr edenlere gelince, artık yıkım onlara. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Allah da bunun için onların amellerini boşa çıkarmıştır. ÂLİ İMRÂN - 85 Ve kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette "hüsranda olanlar"dan olur. Sonuç olarak kuran kabilesini kontrol etmeye çalışan bir kişinin günlük ihtiyaçlarına göre şekilenmiştir, indirme sırasına göre okunursa birbiriyle uyuşmayan yukardaki gibi ayetlerden pek çoğu görülebilir. |
|
@neommy Ben o bahiste net bir şekilde "Bu iddia doğru mudur değil midir bilemem ve haberde delil olarak gösterilen kaynaklar neydi ve güvenilir midir bilemem" demiş miyim? demişim. Limonun zaten kanser tedâvisinde kullanılması tavsiyesi de ortadayken devamededuran tedâvinin yanısıra limon suyu içilmesini ve hastalık ve hastalığın son durumu hakkında aynı konuda mütehassıs farklı hekimlerin de görüşlerinin öğrenilmesini ve buma göre hareket edilmesini tavsiye etmişim. Daha neyin çabası içersindesiniz? Universal Hastaneler Grubu İtalyan ve Çamlıca Hastaneleri Tıbbi Onkoloji Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz’un Sabah Gazetesi aracılığıyla yaptığı açıklamalar için bakınız; http://www.sondevir.com/?aType=haber&ArticleID=79670 Bağlantı adresini verdiğim haberde geçen şu ifade bahsini ettiğini konuyla alâkalı " AKCİĞER KANSERİ İÇİN; LİMON KABUĞU: Akciğer hastalığının tedavisinde limon ve turunçgillerin özellikle kabukları çok faydalıdır. Bunların dört-beş tanesini (muhakkak önce elma sirkesinde yıkayın) mikserde çektikten sonra her sabah bir bardak içilebilir. Hastalar, bu karışımın tadından hoşlanmazsa dondurma veya kara üzüm pekmezi ile tüketebilirler. " Ben o mevzuuda bir öreride bulunmuşken ve bu mevzuuda ise her soruya bizzat Qur’an üzerinden cevaplar veriyorken sizin öneri ve kesin kanıt arasında kurduğunuz korelasyona da ben hayran kaldım… @El Fuego İlk önce ağzını topla, söylediklerini gözlerin görüp aklın da idrâk edebilsin ki muhattap alınmaya lâyık olasın..! Muhatabının haketmediği bir ithâm, onu sarfedene aittir..! @olağan_şüpheli Kölelikten maksad, köle üzerinden her türlü menfaati sağlamaktır. Geçmişteki kölelerin durumuyla hemen hemen tıpa tıp aynı durumda olan milyonlarca insan var… Benzer ızdırapları, benzer mahkûmiyetleri yaşıyorlarlar mı? Yaşıyorlar? Geçmişte bu hayattan kurtarmak mümkün müydü? Evet. Şimdi mümkün mü? Evet… Dayak var, cinsel istismar var deniyor, daha ne olacak da sen bu insanlara köle sıfatını lâyık göreceksin? Hem muhtemelen, günlük 60 Cent bile olsa, hiç para ödenmeyen insan mı daha fazla çalışır, az da olsa ödenen mi? Burada iyi niyet aramanın mantığı nedir ya..? Bir insan bir başkasını köle olarak kabûl ediyorsa o köleye hiç insanca davranır mı sahibi..? Öte taraftan bilinçli bir müslümanın İslâm’ın "yaradılmışların en şereflisi" olarak nitelediği insana bir köle gibi (insandışı bir varlık gibi) muâmele etmesi düşünelemez, kurgulanamaz..! Olsa olsa esir olarak kabûl edilirler ki onlara da insanlıkdışı muâmelede bulunulmaz. Özetle; nasıl ki bir islâm düşmanının köleye bakış açısı farklıysa bir mü’minin bakış açısı da farklıdır… @Pai Mei Araştırma yapma teşebbüslerinize çok saygı duyuyorum; ama tez hükümlerimiz yok mu, bunlar kırılma noktalarını teşkîl ediyor, bir makas farkıyle yanlış istikâmetlere doğru savrulmaya sebep oluyor. İlgili âyetlere bir de Muhammed Esed’in perspektifi ile bakınız [Bu ilgili âyetlerde esas konu kölelik olmamasına rağmen açıklamalarda kölelik mevzuuna da istemsizce değinilmiş olunuyor]; http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=31&sid=33 Kendi kendimizi ele alarak düşünelim; Ben F isimli bir arkadaşa farz-ı muhal Kimya ilmine yönelik birikimlerimin tümünü kendisine bire bir anlatmatyı teklif etsem; fakat o insan benim Kimya ilmine olan vukûfiyetimi ortaya koyacağım tüm kanıtlara rağmen reddetse ya da hiç bu kanıtlara bakmaya tenezzül bile etmese ben bu insana zorla Kimiya birikimimi öğretebilir, aktarabilir miyim? Önce bana inanması ve benden samimiyetle yardım istemesi lâzım ki o kimseye yardım edeyim. Sürekli ama sürekli benim eksikliklerimi, hatâlarımı bulmaya çalışarak, bulup buluşturduklarını yüzüme çarpmaya kalkarsa ben de elbetteki o insan ile olan irtibâtımı keserim. Ve bakın burası çok çok önemli; böylece benim hakkındaki kanaatleri bir zandan ibâret kalmakla beraber benden hiçbir şey alamayacak. Halbuki bu işten ben zararlı çıkmadım; fakat o kimse böyle bir fırsatı değerlendirmemeyi hür iradesiyle seçti. Aynen öyle de; Allah’a ve vahiylerine inanalım ya da inanmayalım. Allah’ı var kabûl edip, öğütlerini düşünüp bu prensiplere uygun olarak yaşamakla, yok kabûl edip yaşamak arasında eksi sonsuz ile artı sonsuz arasındaki kadar fark vardır. O’na gelince biz ne durumda olursak olalım O zaten kaybetmeyecek. Allah Evreni ve içersinde barındırdığı akıl almaz çokluktaki varlığı yine akıl almaz düzeyde karmaşık bir yapıda dizayn ederek varetmiş. Değil evreni, bir tek canlıyı dahi varetmemiş olsaydı bile kendisi için hiçbirşey yine değişmeyecekti. Zira O’nun, ne yarattıklarının varlığına ve / veya desteğine ihtiyacı vardır ve ne de evrenin yokluğu O’nu rahatsız edebilir. Fakat öte taraftan insan ilk önce bir hiçken ("yok" oluşundan değer ifade etmiyorken) kendisine bir varlık elbisesi giydirilmek sûretiyle değer atanmış olup yoktan bir var hâline getirilmişse eğer –bir âyetin de işaret ettiği üzere– onu yaratan elbetteki şöyle seslenebilir [ Kıyâmet Sûresi, 36. Âyet ve tefsiri ] < Resime gitmek için tıklayın > Özetle; Allah’ın hikmeti, akıl erdirilemez bir mâhiyettedir. Birer insan, birer yaradılmış olarak kendimize gelince, işte sorgulamalarımız sonucunda varacağımız genel kanı Allah’ın varlığını kabûl ve O’nun rehberliğine itimâd noktasına varabildiğindedir ki, bazı hikmetleri temâşâ edebilecek görüş açısını elde edebilmiş oluyoruz bence… |
|
@neuro İnsan için istisnâsız her gün aslında yepyeni, taptaze bir fırsat değil mi? Allah kullarına her gün yepyeni bir fırsatı sunuyorken ( ortalama bir ömrü inceden inceye hesap etmeksizin belirtiyorum )diyelim ki 50 Bin fırsattan birini değerlendirerek imân etmiş olsa zaten kendisi için ebedîyyen cehennem sözkonusu olmayacak… Kâfirlerin cezâlarının sonsuz oluşuna gelince; mülk Allah’ın, dolayısiyle varlık elbiselerimiz olarak el, ayak, çene, dil, dudak vesâire de O’nun. Bu noktadan baktığımızda, eğer iyiliklerimizi dünyevî maksadları hedef gözeterek icrâ etmişsek, bu iyiliklerimizin karşılığını dünya hayatında almışızdır zaten. Misal, Ahmed, Ali’ye 200 TL borç verdi. Peki ne niyetle verdi? Sırf Ali’yi sevdiği için vermişse eğer, Ali’yi sevdiğini fiilen Ali’ye ispat ettiğine göre, hedefe varılmıştır, daha ötesi yok. Ya da önceleri Ali’nin hatrı sayılır yardım ya da yardımlarını görmüştü de kendisine sırf bir minnet borcu olduğunu düşünerek verdiyse, minnet borcunu ödediğini düşünmüştür, daha ötesi yok. Ya da Ali nezdinde itibârlı biri olmak için ya da Ali nezdinde imtiyazlı biri olmak için verdiyse eğer, bu maksadına kavuşmuş ya da kavuşamamıştır (farketmez), daha ötesi yok. Burada dünyevî menfaatler yerine, Allah rızâsı devreye girse, yani iyilik, esas mülk sahibinin mülkü üzerinden tasarrufen iyilikte bulunulduğu bilinciyle işlense peşin bir dünya menfaati yerine, Allah’ın kişinin sonsuz bir hayatına kalbedeceği bir kazancı olur. Allah bizleri serbest bırakmış; ister Allah’ın sunduğu nimetler ve fırsatlar vasıtasiyle peşin olan dünya menfaatleri elde etmeyi talep etmiş olalım, istersek Allah’a Allah’ın sonsuza kalbedeceği güzel bir borç verelim. İnsan ister iyilik yapmayı tercih ediyor, ister kötülük yapmayı… En basit bir fiilmizde dahi irademiz serbestliğini görebiliriz. Basit bir örnek; Diyelim ki, işimizle meşgûlken iyiden iyiye susadığımızı hissettik; o zaman düşünürüz, "Çok az bir işim kaldı, onu da tamamlayayım, sonra içerim." şeklinde bir karar alabiliriz, hemen o an su içmemizin daha doğru olduğunu düşünüp su içmek için sürahiye yöneledebiliriz. Veya daha derin bir mânâ ifade eden bir örnek verelim. Z adında bir meşgûliyetimiz var. Bugün dilersek, bugünkü mesâimizi, %30 dolayında eskik bırakarak yarınki işyükümüze devretmeyi tercih edebilir ya da tam tersine, bugünkü mesâimizin % 30 fazlasını icrâ eder, ertesi güne ait işyükünü hafifletedebiliriz. İster bir arkadaşımıza ya da tanıdığımıza karşı olan öfkemizi kendi içimizde imhâ eder, ister bunu açığa vururuz gibi gibi… Bu bir tarafa, aykırı uçlarda bir örnek vermek gerekirse; türlü menfaatler uğruna seri cinâyetler işleyen bir seri kaatille insanlık için meşrû çizgide çaba gösteren inançlı bir insan denk tutulup da her ikisine de ödül verilebilir mi hiç? @PaiMei Bir defa şunu en baştan belirtmek lâzımdı aslında; Qur’an meali dediğimiz, en nihâyetinde doğrudan doğruya bir tercümeden ibâretken, tefsir ise Arap diline (bilhassa ve öncelikle Bedevî Arapçasına) olan hâkimiyeti tahsîlli bir Arab vatandaşı kadar iyi derecede olması, daha önceki islâm âlimlerinin eserleri ve sahih hadis-i şerifler ışığında değerlendirilmesi mutlak sûrette zarurî olan (bu ifade ettiklerimin sebebini birazdan aktaracağım iktibaslar açıklayacaktır), onyıllar boyu üzerinde titizlikle durulması icâb eden başlı başına bir araştırma ve yoğunlaşma icraatıdır. Şu iktibas ettiklerimi lütfen sonuna kadar dikkâtle okuyalım [Muhammed Esed'in "Kur’an Mesajı" isimli eserin Önsöz’ünün bir kısmı]; < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > Burada bir parantez açıp şunları belirtmeyi lüzûmlı görüyorum; { Muhammed Esed aleyhinde (Wikipedia da dâhil) sağda solda atılıp tutulanlara ve atıp tutanlara itibâr etmeyiniz..! Vikipedi'de kendisine yönelik olarak yer alan bazı asılsız yakıştırmalara atfen bildiriyorum; Tefsiri, yok "Şii Batıni İsmaili itikadı"'na dayanıyormuş da, yok efendim reformistmişmiş de...( ne de bilirler ya itikadları... Ne de bilirler ya Batıni İsmail'i (her kimse). Muhtelemelen kulaktan dolma bilgilerile Vikipedi'ye bilgi aktarıyorlar. Yazık... Oraya o bilgilere nakleden kişi, o eseri % 99,999~~~ okumamıştır... ) Arkadaşlar Vikipedia'ya bilgi gönderenlerin hepsi sizin bizim gibi birer insan. Hemen, derhâl, anında üye girişi yapıp o bilgileri yeni baştan tanzim etmek mümkündür. Bunları belirtmemin sebebi, zihnimizin önyargıların, peşin hükümlerin çarklarına kaptırılıp bulandırılmasına engel olmak. Muhammed Esed'in şahsına ve "Kur'an Mesajı" isimli eserine yönelik "kâfir olarak ölenler için sonsuz cehennemi reddettiği", "ehl-i sünnet düşmanı" olduğu, "mezhepsiz", "mason" olduğu gibi asılsız gibi herhangi bir zaman biriminde türetilmiş olan iftirâlar pekçok site ve forum kanalı aracılığıyla yayılmıştır. Bu tür kaynaksız sözlere, ithamlara itibâr edilmemesini önemle rica ediyor, zihinleri önyargılar ve peşin hükümlerle kuşatma altına ama gayreti içersinde olan bu gürûha ve tuzaklarına karşı her zaman temkinli ve dikkâtli olunması gerektiğini bildiriyorum. ( Talep eden olursa; örnek olsun diye eserden ilgili âyet(ler) ve varsa tefsir notlarını göstererek iftirâyı resmen ortaya koyma imkânı elimizde... ) } @PaiMei, hangi bir âyette "pislikler" denmiş..? Bakara Sûresi'nin 2. âyeti ve âyete ilişkin ilgili tefsir notlarını inceleyiniz; < Resime gitmek için tıklayın > Bütün verdiğiniz örneklere cevap veremeyeceğim. Örnek olarak verdiğiniz bir diğer âyete yönelik meal ve tefsir de şudur; < Resime gitmek için tıklayın > DÜZENLEME: Ben her seferinde "inançsız" derken sözkonusu islâm olduğundan dolayı islâmî literatürde "Kâfir" olarak geçen ismi kastediyordum. Fakat şimdi daha iyi anlıyorum ki, kâfir yerine "inançsız" derken; önemli bir noktayı atlıyormuşum... Düzelttim. |
Düşündüm de ben derdimi anlatamıyorum galiba... Halbuki önemli noktaları hemen her fırsatta tekrar etmiştim. O hâlde bir de şu şekilde bildireyim; elinizdeki en kuvvetli kozları, Qur’an meali gibi önemi müthiş derecede hâiz olan bir kitabı, tercüme etmeye, ilmi ve irfânı kifâyetsiz kere kifâyetsiz kalan şahıslarıın el atmış olmasına borçlu olduğunuzun farkına varınız… Örnek gösterdiğiniz âyetlerden birkaçını naklediyor, diğer verdiğiniz örnekleri de, adresini bir kere daha vereceğim kaynak üzerinden, sizin ve sizinle aynı durumda olanların incelemesini rica ediyorum. Tevbe Sûresi’nin 28. Âyeti ve bu âyete ait tefsir notları; < Resime gitmek için tıklayın > Bakara Sûresi’nin 63. 64. 65. ve 66. âyetleri ve bu âyetlere ait tefsir notları; < Resime gitmek için tıklayın > A’râf Sûresi’nin 163. 164. 165. ve 166. âyetleri ve bu âyetlere ait tefsir notları; < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > Kaynak burası : http://www.kuran.gen.tr/?kid=31&x=s_main Bir de 1 ya da 2 mesaj evvel Kur’an Mesajı’nı Önsöz’ünün bir kısmına ait 5 - 6 sayfalık kaynak belirtmiştim. Eğer okumadıysanız lütfen -üşünmeyin- okuyunuz… { Kur’an Mesajı’nın Önsöz’ünün bir kısmına ait sayfaları rahatça okuyabilmek için şunları yapın; resmin üzerine bir kere tıkladığımız zaman bizi kayıtlı olduğu sayfaya götürecektir. Kayıtlı bulunduğu bu sayfa üzerinde bir kere daha tıkladığımızda en büyük hâliyle ( original boyutuyla ) gözükecektir. Şimdi elimiz Ctrl tuşuna basılıyken mausenin tekerleğini geri – ileri sardırın ( yazılar belirli aralıklarla uzaklaşıp yakınlaşacaktır. ) } |
Her müslüman insanın Qur’an’ın özmânâsını anlamaya ihtiyacı vardır. Qur’an 15 asır kadar öncesine ait bir ktiab olduğu ve biz de Arab dilini bilmediğimiz için birinin çıkıp Qur’an Arabçasına en yakın Arab diline derinlemesine vâkıf olmak, Qur’an’ın inzâl olduğu döneme ait eserleri original dillerinde okumak sûretiyle tarihî mâlumatlar edinmek, yine o döneme ve sonraki dönemlere ait müfessirlerin Qur’an meal ve tefsirlerini original dillerinden okumak ve sahih hadis-i şerifleri orginal dillerinden okumak adına onlarca senesini fedâ etmesi gerekiyordu. Dikkât edersek, bütün açıklamalar bir ya da bir dizi tarihî mâlumata ya da Qur’an’daki bir ya da birkaç âyete atıfta bulunularak ve bu süreçte Lügat olarak "Lisanu’l-‘Arab", "Kâmûs","Tâcu’l-‘Arûs" gibi eserler ve daha önceki müfessirlerin (islâm âlimlerinin) ve / veya islam düşünürlerinin Qur’an’a yönelik eserleri referans gösterilerek ve / veya Qur’an’ın bütünü gözönüne alınarak bir geniş görüşlülükle öne sürülen izâhatlara dayandırılıyor. Köklü ve tafsilatlı bir açıklama için, birkaç mesaj evvel (tamamını değil) 5 – 6 sayfa kadarını vermiş olduğum Kur’an Mesajı isimli eserin Önsözü’ndeki açıklamaları inceleyiniz, aradığınızı bulacaksınız. |
|
Qur’an nüzûlü 23 sene sürmüş ve son bir dizi âyet de Hz. Muhammed’e, vefâtından çok kısa bir süre önce vahyolunmuştur. Qur’an’ın Hz. Muhammed’in vefatından yıllar sonra tek bir ciltte toplandığını ifade eden bölüm bu sayfada. (Sözünü ettiğim önsöz’e ait bir sayfa) < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Biraz uzunca oldu sanırım; ama konuyla alâkadar olan herkesin tamamen okumasını ricâ ederim. @emirkaans Bir devletin bir atılımının, bir taarruzunun güç için daha fazla toprak parçası için olduğunu ifade etmek o devleti zan altında bırakmaktır. Senin de hakkını teslim ettiğin hoşgörülü bir medeniyyet kâbil miki sırf daha fazla güç ve daha fazla toprak parçası elde etmek için harbetsin? Bunun elbetteki bir dizi haklı sebepleri vardır… Yani düşmanca niyetler taşıyan kâfir topluluklar müslüman memleketlerini işgâl edip maddeten ve mânen sömürecekler ve işkence edecekler ve siz [zamanında] dünyanın 1 numaralı otorite devleti olarak buna sessiz ve tepkisiz kalacaksınız? Kâbil mi? Konu mademki bu noktaya geldi ve belirtmemde de bir sakınca olmadığını düşünürek şunu belirteyim bu noktada; İslam’a inanalım ya da inanmayalım, Kadîm İmparatorluğun toprakları üzerinde yaşayan memleketleri, –geçmişte olduğu gibi– yegâne maksadları insanları sömürmek olan Haçlı Ordusu’nun karşısında bir ve beraber / tek bilek ve tek yürek tutacak olan tek tarîk İslam’dır. Peki niye? Çünkü islam, siyah-beyaz, türk-kürt-acem- arab…- müslüman-hristiyan-yahûdi-budist-ateist- vesâire ayrımı yapmaksızın, başka bir ifadeyle herkesi "insan" temel kategorisinde değerlendirerek parçalara ayrılmış olanı yeniden bütünleştirir. Yine tersinden düşündüğümüzde; misal, Türk ırkını bayraklaştırmak, önplanda tutmak,Türk ırkını mutlak sûrette yalnızlığa mahkûm eder. Çünkü Türk ırkı bayraklaştırmakla Kürt ırkına, Arab ırkına, Acem ırkına Çeçen ırkına "ikinci sınıf ırklar kategorisi" yaftası yapıştırılmış olur. Anne ve babamızın ırkını biz seçemediğimize göre, Türk bir annenin ve babanın bir evlâdı olarak doğmuş olmakla iftihâr etmek bütün bütün mantıkdışıdır. Şunu da sırf yeri geldiği için belirttiğimi bilin ki annesi de babası da Türk olan bir Türk kardeşiniz / arkadaşınızım. Türk olmam bir iftihâr vesilesi olmadığı gibi birilerin Kürt, Arab, Çerkez… olması da bir utanç vesilesi, bir tâlihsizlik aslâ değildir. Onların bizlerden ahlâken daha yüksek olamayacaklarına bir kanıt, bir sebep de değildir. [Mantıken haksız bir sûrette] Türk ırkını bayraklaştırdığımız takdirde, Kürt içerlenir buna ya, Acem gücenir, Arab utanır, Çeçen darılır… Ve bir zaman sonra açıkça görürüz ki paramparça olmuşuz... İkinci bir meseleye geçelim. Benimkisi sâdece, temeli Qur’an’a ve bu bağlamda aklıma da dayanan –istisnâların kâideleri bozmayacağı türden–bir tespite işaret etmekten ibâret. Ve böylesi bir tespit de gayr-i müslim kesimi teşkîl eden insanlardan hoşgörünün esirgenip onlara zulümkâr davranılacağı anlamına gelmez. Sâdece ve sâdece, onlara sağlanan güvencenin, iktidarı devraldıkları ya da iktidara ortak oldukları takdirde, onlar tarafından –kendi dünya görüşlerinden ötürü– müslümanlara tamamen veya kısmen sağlanmayacağına ya da nu mes’uliyetin savsaklanacağına işarette bulunuyorum. Bu gerçeği de, bilinçli müslümanların sâdece dindaşlarına değil, hangi [temelinde "Tek Allah" Ya da "çok tanrı" olan" bir] inanç sisteminin mensûbu olursa olsun ya da bu tür bir inancı olmayanlardan olsun, insanlara karşı mes’uliyet altında tutulmuş olmalarına ve bu mes’uliyetlerin ebedî hayatlarının selâmeti veya hüsrânı ile doğrudan doğruya alâkadar olmalarına karşın, Allah’ın varlığını reddedenlerin kendilerini hiçbir üstün kudrete karşı (bilhassa yürekten gelen bir teslimiyetle) biâd etmemiş olmaları, onları, son tahlilde son derece tehlikeli kılar… Fakat yine de bazı kâfirler –büyük olsun / küçük olsun tüm hatâları ve günahlarını hiç hesaba katmaksızın bildiriyorum–bazı müslümanlardan daha güzel bir ahlâka sahip olabilirler ve bunlar müslümanların bir kısmından çok daha büyük ve faydalı işlere vesile olmuş da olabilirler. Fakat birkaç mesaj evvel arzettiğim üzere, icraatlar Allah nezdinde ikiye ayrılırlar, dünyevî maksadlı ve uhrevî maksadlı olmak üzere. kâfirler zaten Allah’a ve âhiret hayatına inanmıyor olduklarından yaptıkları iyilikler ve vesile oldukları işler her ne kadar geniş çaplı olursa olsun ve her ne kadar geniş bir sahada yankı uyandırırsa uyandırsın, tüm iyiliklerini Allah’ın varettiği yeryüzünde ve Allah’ın nimetleri üzerinden tasarrufta bulundukları gerçeğini O’nun varlığını en baştan reddetmek sûretiyle alacakları semereyi bütünüyle dünyevî noktaya indirgediklerinden Allah da tam da istedikleri gibi ücretlerini dünyada bunlara peşin olarak takdim etmek sûretiyle bunlar âhiret hayatına bir 0 (sıfır) ile göç etmeyi tercih ettiklerinden dolayı elbetteki ve elbetteki ebedîyyen sürecek cehenneme sevkolounacaklardır. Bunun Qur’an üzeriinden bir izâhı için lütfen bakınız; [Qur’an’ın 40. Sûresi olan] Mü’min [ya da "Ğâfir"]Sûresi’nin [Kur’an Mesajı isimli eserde Ğâfir Sûresi olarak geçmekte] 12. Âyetine ait 10 numaralı tefsir notunda bahsi geçen zümre her ne kadar günahlarının ağrılığı sevaplarının ağrılığına galebe çıkmış olmakla eldeki sevaplarının günahlarının bir kısmına keffâret tolup geriye kalan günahlarının ağırlığı miktarınca geçici bir süreliğine cehenneme sevkolunacak zümreye yönelik olsa da meseleyi aydınlatır mâhiyettedir; “ Önceki âyetin sonunda yer alan günahkarların sorusunun cevabı, Hz. Peygamber'in şu temsili sözünde bulunabilir : ''[Hesap günü,] cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir : 'Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde 'iyiliği'] olan herkesi [Cehennemden] çıkarın!' Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehenneme ehli oradan çıkarılacak ve Hayat Irmağı'na ( River of Life ) atılacaklar: ve sonra bir akıntının kenarında yetişen otlar gibi hayata geri dönecekler [lafzen, “filizlenecekler”]; sen onun nasıl sarardığını ve tomurcuklandığını görmez misin? (Ebû Sâ’id el-Hudrî’den naklen Buhârî, Kitâbû’l-Îmân ve Kitâbû Bed’u’l-Halk, ayrıca Müslim, Neseî ve İbni Hanbel). “Sararmış” ve “tomurcuklanmış” -yani, taze ve açık renkte- şeklinde tanımlama, bağışlanan günahkarların yeni hayatlarının tazeliğini gösterir. Bunun, hesap günü, günahkarların kendilerine yeryüzünde bir “ikinci şans” verilmesi şeklindeki ümitsiz -çünkü anlamsız- istekleriyle bir ilgisi yoktur. (karş. 6:27-28 veyâ 32:12), Ayrıca bkz. 6:128’in son cümlesi ve buna ait not 114 “ Dikkât ettiniz değil mi? "Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde 'iyiliği'] olan herkesi" Bütün kazanımlarını dünyevî maksadlara fedâ eden kâfirler [inanmadıkları] Âhiret hayatına 0 (sıfır) yatırımla yol almayı tercih ettiklerinden–çâresiz– ebediyyen cehenneme sevkolunacaklardan olacaklardır. Bence, benim gözlemlerime göre; Allah zaten düzgün bir ahlâkî hayat anlayışını kendisine rehber edinip hayat sürenlere bir zaman sonra İslam’ı tanıtıyor –ki yaradanını tanısın ve kendisinde eğri olan noktaları düzeltip eksik olanları tamama erdirsin de en ideale doğru yol alabilsin. Şunları da kaydedeyim; yine bence, benim gözlemlerime göre, zaten daha en başından tercihleri düzgün bir ahlâkî hayat anlayışıyla ters düşenler Qur’an ile tanışmak şerefine bile ya nâil olamıyorlar ya da Qur’an’ı esâs mânâsıyle anlama şerefine nâil olamıyorlar… Üzerinde düşününce, hemen her yasaklamanın, hemen her öğüdün ve hemen her tavsiyenin ve hemen her telkinin hikmet-i ilâhiyesini görebiliriz… Bir müslümanın mı, yoksa bir ateistin mi daha samimi olduğu sorunuza gelince; Bir müslüman sizin belirttiklerinizden çok çok öte şöyle düşünür; "Mademki bizi ve bütün evreni ve evrenin kapsama alanına giren heryeri ve herşeyi O Tek Allah yaratmıştır. Ve mademki bize bu aklı bahşseden de O’dur. Bir yaradılanı en iyi tanıyan ve o yaradılmış olana en iyi hâkim olan O’nu yaratandır, heleki bu yaradan, kusursuz ve bütün eksikliklerden ve bütün ihtiyaçlardan münezzehse ve buna kesinlikle inanılıyorsa kendi aklımızı Qur’an eşliğinde kullanmak sûretiyle ahlâkî açıdan en yüksek mertebelere çıkmayı hedeflemek bence son derece samimi. Birkaç gün önce yatağıma son derece yorgun bir şekilde kendimi bıraktığımda, gecenin sessizliğinde nefes alışverişimi gür sadâ ile duyabildiğim, hissedebildiğim gecelerden bir geceydi. Bu süreç içersinde düşündüm, göğsüm kabarıp geri çekiliyor kabarıp çekilyor, sanki bana ait değil –ki zaten öyle… Sanki esas ben bir sandalın üzerinde, ufku, durduğum yerden seçilemeyen bir denizde ilerliyor gibiyim. Ve o sandal benim vücûd elbisem, onu istediğim yere sürebiliyorum; ama enerjisi bir noktadan sonra tükenecek ve enerjisi tükendiği zaman da ondan ayrılacak gibiyim. Çok iyi idrâk edebiliyorum ki ,bana ait değil, şu elbiseye en basit bir ihtiyacı olan nefes alış-verişi sağlayamıyor olmam bile, şu çağrışımı yaratıyor zihnimde; "O hâlde gözler de kulaklar da çene, dil, dudak da senin değil, şu akıl dahi senin değil. Ancak sana bahşedilmiş birer nimet." Bunun akabinde binlerce kendi kendimize sorular sormak ihtiyacı doğar. Bütün bu soruları esasta bana ait olmayan bir tek aklın yordamıyla mı açıklamaya kalkayım? Böyle bir işe kalkışırken de sürekli devamededuran nefes alış-verişlerimi kime borçlu olduğumu ("Allah’ın dâimâ hayat bahşeden sınırsız kudret sahibi" olduğu gerçeğini) gözardı ederek..? O’nun silâhıyla, silahı esas turan dahi O iken O’na karşı harbetmek..? Hiçbir cihetle aklım buna müsaade etmiyor. Kendisine göre etik değerleri olan bir ateist de bence samimidir samimi olmasına; ama –başlarda bir yerde izâh ettiğim üzere– etik değerleri hakikatte etik olanları kendisine fayda sağlar; fakat sâdece dünya hayatında… Bu bağlamdaki ikinci sorunuza cevabım da şudur; Ezelden beri varolan ve ebediyyen de varolacak olan ve kudretinden dahi hiçbir zaman hiçbir şey eksilmemiş ve eksilmeyecek olan, kendisine hiçbirşeyin hiçbir şekilde en ufak bir yorgunluk dahi veremeyeceği Allah, evren herşeyden evvel O var olduğu için varolduğuna göre ve bizlere dünyanın bir imtihân dünyası olduğunu, bu dünyanın bir de âhireti olduğunu pekçok kere ihbâr ettiğine göre Allah’ın sözleri dururken ve va’dettikleri ayan beyân ortadayken niçin kendimize göre bir hayat anlayışı inşâ edelim ki..? İnsanları birer vesile olarak telâkki edip Tek esas yardımcının O olduğunu düşünüyorsak niçin bize dâimâ yâr ve yardımcı olmasını dilemeyelim? Ve niçin ebedî bir saadet ve selâmetimiz için bilmemiz lâzım geldiği hâlde bilmediklerimizi bize öğretmesi ve belletmesi için bize destek olmasını istemeyelim? Biz müslümanlar, eğer aklın Allah’ın bir nimeti olduğuna inanmışsak ve Allah’ın tahrif edilemez kutsal kitabı Qur’an’a inanıyorsak, aklımız ile Qur’an’ı aynı safa getirip Qur’an’ın önderliğinde niçin müttefik bir güç hâline dönüştürmeyelim? Niçin Qur’an hakkındaki telâkkimiz önyargıların ve peşin hükümlerin kurbanı olsun…? Allah’ın, kulları olarak bize ihtiyacı yoksa; fakat buna rağmen bu dünyanın bir imtihân dünyası olduğu husûsunda hayatın eliyle bizleri uyarıyorsa, ve öte taraftan bizim ise her soluk alışverişimize varıncaya kadar olan O’na bağımlılığımız yine de O’na biâd etmeye bizi sevketmiyorsa Allah bize niçin Qur’an’ın rehberliğini bahşetsin ve niçin Qur’an’ı derinlemesine kavramayabilmemiz için bize yardım etsin? Dün bir arkadaş farklı bir konu üzerinden, evreni ve evrenin içersinde olanları kabataslak olarak gösteren ve evrende âdetâ bir tur attıran duru bir şekilde hazırlanmış şu çalışmayı göstermişti; http://htwins.net/scale2/lang.html İşte Allah bu denli karmaşayı kusursuzca var eden ve kusursuzca işletedurandır. @PaiMei Çok basit sorular üzerinden gidelim; herhangi bir branş üzerine bir ilkokul ya da ortaokul öğretmeni olsanız dersin akışını ve sınıfın huzurunu bozan öğrenci grubu ile dersin akışını bozmayıp, sınıfın huzurunu da bozmayıp, aksine dersin akışına ve sınıfın huzuruna katkı sağlayan öğrenci grubunun olduğu bir sınıfta ; a-) Her iki gruba da ödül mü verirsiniz? b-) Her iki gruba da cezâ mı verirsiniz? c-) Her iki gruba da sessiz ve tepkisiz mi kalırsınız? Çevre – genetik (sanırım burada her insanın "yaradılıştan sahip olduğu yatkınlıklar"ı ya da "insan doğası"nı kastediyorsunuz) – âmel arasında kurduğunuz korelasyonda 2 adet öğe eksik; akıl ve irade. Sözünü ettiğiniz durum hayvanlar için geçerlidir,dilerseniz en önde gelen bilim câmialarına da danışabilirsiniz… Bir İsveçli’nin bir diğer İsveçli’ye ya da bir Somalili’nin diğer bir Somalili’ye "Türkiye’de yaşıyor olsaydık dîndar birer insan olurduk, öyle değil mi?" dediğini bir düşünsenize. Ya da İslam’ı bir terör dîni vehmeden ve müslümanlara da terorist gözüyle bakan pekçok Avrupa’lıya göre kendimizi bir düşünelim… Son belirttiğim hâriç, başta belirttiğim ve buna benzer şekilde türetilebilecek örneklerin tümü birer zan[dan ibâret], değil mi? Bazı ifadeleriniz buradaki bazı arkadaşlar gibi önermeleri aklıma getirdi, sanki şöyle bir anlam yüklüyorsunuz belirttiklerinize; "Birkaç İsveçli gördüm, vücûdu dövmelerle kaplıydı. O hâlde bütün İsveçlilerin vücûdları dövmelerle kaplıdır." "Birkaç Somalili gördüm, hemen yakınında da bir akbaba… O hâlde bütün Somalililer’i, Akbabalılar gözlerine kestirmiş durumda." Gibi… Bunlara ilâveten hemen sonraki mesajınızda gördüğümüz bir nokta "yok artık" dedirtecek türden, ne dir o? ‘ İsveç'te doğan "çoğunluk" cehenneme gidiyor ‘ İsveç’teki bu "çoğunluk" olarak takdim ettiğiniz zümreyi mesajınızın sonunda oransal olarak da takdim ediyorsunuz, baya baya bir "çoğunluk"muş meğer; % 97 ila % 98 arası. Üstelik referans olarak da Qur’an’ı gösteriyorsunuz..? Fakat nereden bililyorsunuz %98’lik İsveç ve Somali halkının İslam’ı reddettiğini..? T.C. devletinde doğan her bebeğin kimlik cüzdanının arka yüzünde yazan "Dîni: İslam" ibâresini dînî bir seçim olarak addediyor olmanız ve sonrasında bilinçli bir zihinle yapılacak bir kabûl ve red sözkonusu olmadan Allah’ı "adâlet" konusunda noksanlıkla itham ediyor olmanızı şahsınız adına üzücü buluyorum… "Müslüman olarak doğmak” ya da "Hristiyan olarak doğmak" diye bir şey yoktur; sâdece içinde büyüdüğü iklimin atmosferi içinde doğmak diye bir şey vardır ki, sözgelimi Hristiyanların yoğun olarak yaşadığı bir coğrafyada doğup da Hristiyanlığı reddeden bir dolu insan vardır. Hristiyanlıktaki [müslüman âlemindeki mezhep anlayaşına benzemeyen (Şâfii, Hanefi, Maturidi, Maliki mezheplerini kastediyorum)] mesela Protestanlık mezhebinin doğuş hikâyesini araştırmanızın yararınıza olacağı kanaatindeyim. Hem herhangi bir dînin atmosferi ile mensûblarının estirdiği atmosfer her dönemde bir olmaz, esas sizin için zahmet olacak; ama eğer gerçekten hakikati arıyorsanız bazı gerçekleri de gözardı etmemek durumundasınız… Her insan bir noktadan sonra İslam’ı da Hristiyanlığı da Budizm’i ateizm'i de reddedebilr… Dönemin Princeton University Pofesörü Charles Mismer der ki; Hristiyanlar âlim olunca hristiyanlıkla alâkaları kesilir. Müslümanlar da câhil olunca müslümanlıkla alâkaları kesilir. |
Dinlerin ortaya çıkışı ile ilgili yeryüzünde milyonlarca inanış var. Bunların hepsi farklı yapıda düşünceler ve inanışlar. Aynı dine mensup bireylerin bile dinin kurallarına uyma biçimi ve ibadetleri farklıdır. Bir de buna yeryüzünde insanoğlu var olduğu sürece inanılan tüm dinleri ve inanışları eklersek ortaya çok karmaşık br yapı çıkar. Herkesin kendi inandığı yaratıcısıyla ilişkisi farklıdır. Herhangi bir yaratıcıya inanmayanların da bir yaratıcı fikrini inkar etme sebepleri farklıdır. Oysa evrenin doğası gereği nesnel bir ortamda ve uzayda yaşıyoruz. Tek bir gerçek var. Yaratıcı ya var ya yok. Yanılsamalar ve ayrımlar ilk başta burada başlıyor. Yanılan taraf hangisi olursa olsun sayısız insan burada yanlış bir seçim ile gerçeği bulamamış oluyor.
Örneğin Tanrının var olduğu gerçeği üzerinden gideceksek bunca senedir ateizmi veya tanrı inancı olmayan bir dini-inanışı benimsemiş kişilerin yanıldığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bunu sayıya vurmak sanıyorum imkansız ancak tahmin etmesi zor değil. Tanrının var olduğunu kabul ettik. Tanrı inancını benimseyen bugüne kadar sayısız insan bir konuda haklı çıktı. Geliyoruz din konusuna. Ahir dinler adı verilen İslamiyet,Hristiyanlık ve Musevilik üstünden gidelim. İslamiyet cennete girmenin birinci şartı olarak Allah'a ve onun son elçisi olan Hz.Muhammed'e iman etmeyi kabul görür. Yani İslamiyete göre Hristiyan ve Museviler cennete giremez (İslam'dan haberi olmayanlar hariç. Onlar sorumlu kabul edilmez.) Benzer şekilde Hristiyanlık, Müslüman ve Musevi kişilerin cennete giremeyeceğini ve Musevilik de Müslümanlar ve Hristiyanların cennete giremeyeceğini söyler. Karikatürde dediği gibi ''hangi dine inanırsak inanalım cehenneme gidiyoruz anasını satayım!''. Bu çıkarıma göre tanrının varlığı konusunda haklı olanlar bile bu konuda büyük bir ayrım ile dağılıyorlar. Gene büyük bir çoğunluk yanılmış oluyor. Bunca yıllık inanışları baz alırsak gerçeği bilen veya en çok yaklaşan din hangisi? Peki biz o dine mi mensubuz? Bu konu bir kenarda dursun. Kafamı kurcalayan başka bir konuya değinmek istiyorum.
Din kavramının günümüzde daha çok 'ırk' kavramı gibi algılandığı ve yaşandığı gerçeği inkar edilemez. Müslüman bir ailede doğan çocukların çok büyük bir çoğunluğu Müslüman,Musevi ailede doğanların Musevi ve Hristiyan bir ailede doğanların Hristiyan olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Antik Yunanistan'da dünyaya gelseydiniz büyük bir ihtimalle Zeus'a inanacaktınız. Firavunlu dönemlerde Mısır'da dünyaya gelseydiniz Güneş Tanrısı Ra'ya inanacaktınız. İnsanlara kendi dininizin doğruluğu anlatmaya çalışırken kendinizi ve dininizi ne derece sorguluyorsunuz? Peki ya siz Güneş Tanrısı Ra hakkında yanılıyorsanız? Richard Dawkins'in sevdiğim ve kafamı kurcalayan bir sorusudur bu. Özünde tanrıyı değil dinleri sorgular. Örneğin İslamiyete inandığını bildiğiniz birine ya da inanıyorsanız kendinize şu soruyu sorun lütfen ''Müslüman olmaya ne zaman karar verdin?'' Çoğu kişi altta kalmamak için cevaplar verecektir çünkü kendi dinlerini eleştirmedikleri gibi başka birisinin eleştirmesine de izin vermezler. Ancak bu cevaplar ne derece elle tutulur olur? Ne yazık ki büyük bir çoğunluk bu kararı vermedi bile. Küçüklüğünden beri kafasına işlenen fikir ve inanışların ilerdeki yansımasından başka bir şey değil bu manzara. İslam'ı ne derece sorguladın örneğin? Diğer dinlerin kutsal kitaplarını yeryüzündeki diğer inanışları araştırmayı geçtim Kur'an'ı açıp okumayan Müslümanlar(!) var. Okumadığınız bir kitaba nasıl inanabilirsiniz? Hayatınızla ilgili en büyük kumar bu. Arapça okumaktan bahsetmiyorum. Anlayarak okumaktan bahsediyorum bu arada. Bu kafa yapısıyla hareket eden biri Hristiyan bir ailede doğsaydı Hristiyan olurdu,Musevi bir ailede doğsaydı Musevi olurdu. Ateist bir ailede doğsa ateist olurdu çünkü sorgulama bilinci oluşmamış. Din konusunu bir ırk durumuna getiren en büyük etken de bu işte. İnsanoğlu aklı hidayete ermeye başladığı an objektif bir karar için inanışını ve dinini hiç değilse bir süreliğine bırakıp tüm dinleri objektif bir şekilde değerlendirmeli. Aksi takdirde objektif bir karar veremez. Bu objektif değerlendirmeyi yaptıktan sonra hangi dine mensup olursa olsun, o dini sorgusuz sualsiz direk kabul eden herkesten daha bilinçli ve daha inançlı bir şekilde yaşar dinini. O yüzden ailelerin çocuklarına din öğretmesi fikrini ne kadar destekliyorsam herhangi bir dini benimsetmesi fikrine de o kadar karşıyım! Bu durumda dinine bağlı,dininin kurallarını ve felsefesini bilen bireyler yetiştirmiş olmuyorsunuz. Kendi inancınızı çocuğunuza empoze edip din gibi yeryüzünün belki de en önemli konusunu bir ırk konumuna getirmiş oluyorsunuz. Bunun çok iyi anlaşılması gerek.
Bu bir sorgulama aşamasıdır : Bir Hristiyan olarak dünyaya gelsem Müslüman olur muydum? Bu sorunun cevabını eğer düşünmeden 'evet' ya da 'hayır' diye yanıtlıyorsanız bu sorgulama aşaması olarak kalır. Sorgulama gerçekleşmez. Çünkü çok ağır ve üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.
Dedelerimiz,babaannelerimiz genellikle televizyonda veya sokakta yabancı birini,bir turisti gördüğü zaman genelde ''bak sen şu gavurlara'' benzeri tepki verirler. Çünkü o farklı inanıştakinin giyinişi,hareketleri,ibadeti ona çok yabancıdır. Şimdi bunu karşı tarafa uyarlarsak 11 Eylül'den sonra İslamiyet'e de bir terör dini imajı giydirilmeye çalışılmaktadır. 11 eylül sonrası bir Hristiyan ailede doğmuş bebeksiniz. Televizyonlarda 'Allahu Ekber' deyip kafa kesen sözde Müslümanlar görerek yetişiyorsunuz. Bu da onların bir beyin yıkama biçimi. İlerde sizden Müslüman olmanızı beklemek Tanrının size cennete gitmek için koştuğu bir şart nasıl olabilir? Müslüman bir ailede doğan çocukların torpili nereden geliyor? Bu çok uzun cevapları olan bir arayış. Kendime 1 yıldır bu soruyu soruyorum. Cevabı belki çok kısa ama onu bulana kadar belki de bir ömür geçecek. Şimdi bunca düşünüş ve arayıştan sonra Müslümanlığı kabul eden biriyle sorgusuz sualsiz kabul etmiş bir insanın imanı nasıl aynı olabilir?
Bu arada gözlemlerim arasında çoğu insanın Tanrıya bir çıkar ilişkisi ile inandığını gördüm. Şu savunmayı yapanı da ''Eğer biz haklıysak siz cehennemde yanacaksınız -ki ben bir ateist değilim hala da dinleri sorguluyorum- , Ama eğer siz haklıysanız bize hiçbir şey olmayacak yok olup gideceğiz sadece herkes gibi'' Öncelikle bu savunma biçimi doğru değil. Eğer sen zaten cennete gitmek için yaratıcına inanıyorsan büyük bir yanlış var ortada. Kimi kandırıyorsun? Kendi yaratıcını mı? Eğer kendi yaratıcına kendi haklı sebeplerinle ve sorgulayışınla yürekten inanıyorsan cennete gidersin(çoğu din için konuşuyorum). Cennete gitmek için inanıyorsan tüm bunlara ve hala bir arayış içinde değilsen sen sadece kendini kandırıyorsun demektir.
Başta değindim gibi çoğumuz yanılıyoruz bu dünyada. Gerçek ortaya çıktığında ise kim gülecek bilinmez. Gülecek miyim bilmiyorum ama en azından şunu diyebileceğim kendi kendime ''Ben kendimi buldum. Dünyaya kırk defa daha gelsem aynı sorgulama ve arayışla aynı kararı verirdim''
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye Ol Şimdi DeğilÜye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.