1. sayfa
|
bence Haluk Tarcan hocamızın vediği örnek çok ilginç ve gurur verici http://www.youtube.com/watch?v=VY1aq3TLSnI |
Öncelikle bazı bilgiler vermek istiyorum. Osmanlıca ayrı bir dil değildi. Sadece Türkçenin bir döneminin ismiydi. Bugün ise bizim kullandığımız dil Türkiye Türkçesi olarak isimlendirilmiştir. Azeriler de Türkçeyi kullanmaktadır. Onlarınkini ise Azerî Türkçesi olarak isimlendirilmiştir vs. Osmanlı Türkçesi döneminde kullanılan alfabeye binaen dil belirli kalıplar doğrultusunda gelişimini gerçekleştirebilmekteydi. Bir kelimenin “sülasi mücerred” dediğimiz kökleri bulunmaktaydı. Önceki Türkçe dönemlerinden süregelen kelimeleri tenzih ediyorum sadece yeni kelime türetme tabanında konuyu irdeliyorum. Türkiye Türkçesi ise bildiğiniz üzere sondan eklemeli bir dildir. Yeni kelime türetmek istediğimiz zaman ise dört çeşit olan yapım eklerinden yararlanırız ki bu eklerin sayısı bir önceki dönemdeki kalıp sayısından çok hem de çok fazladır. Son olarak da Türk Dil Kurumunun da tekzip sunduğu gibi hiçbir zaman sözlüğümüzde belirttiğiniz kelimelere yer verilmemiştir. Ülkemizde sözlük ve yazım kılavuzu yayınlamak Dil Kurumu’nun tekelinde değildir. Her sözlük Dil Kurumu ile ilişkilendirilemez. Türkçe demek sadece dil bilgisi demek değildir. Umarım yararlı olabilir; ´´ DİL - KÜLTÜR / TÜRK DİLİ... http://forum.donanimhaber.com/m_13276156/tm.htm ´´ SES, HARF, ALFABE... http://forum.donanimhaber.com/m_13963315/tm.htm Selam ile... |
osmanlıca nın türkçe arapça farsça hatta kürtçe karışımı bir dil olduğunu biliyorum. ayrıca bu kelimeleri üretenler resmi kurumlar aksinde ısrarcıysanız araştıralım. ayeıca ben genel olarak dilin kısırlığını edebiyatta, günlük kullandığımız kelimeler ve bunarın telaffuzunda hissedebiliyorum. yani sadece yapım ekiyle olacak iş değil bugün ki türkçe nin 1000 yıl öncekiyle aynı olduğunu da söyleyemeyiz burada da bir sorun var.dilin eskiliği onun zenginliğini ve gelişkinliğini etkiler.yani tipik bir örnek ama bir iranlı, şehnameyi rahatça okuyabilmektedir. bizde öyle değil. |
|
osmanlıca nın ayrı bir dil olup olmadığı üzerine farklı bir görüş için, http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1452 Değerli dostum İlber Ortaylı, daima büyük bir telezzüzle okuduğum yazılarından birinde, ‘Osmanlıca[nın] öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı bir dil olarak anlaşılama[yacağını], Arap harfleriyle yazılan bir Türkçe [olduğunu]’ bildiriyor. Ona göre her dil ‘asırdan asıra bazı değişiklikler geçir[mekte], ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirme[mektedir]’. Ortaylı, bu konuda herhangi bir temellendirici kanıt önesürmüyor; sadece Viyana Üniversitesi’nde Herbert Duda’nın bu terimle (‘Osmanlıca’ terimi ile H.Y.) nasıl alay ettiğini hatır[lıyor]. Prof. Duda şöyle demiş: ‘Burada Schönbrunn Sarayı semtinde ayrı bir telaffuz, bol Fransızcalı bir saray ve bürokrasi dili vardı, elan da yaşar. Buna rağmen hiç kimsenin, hanedanımızın ismine izaf eden [‘izafeten’ olacak H.Y.) Habsburgca veya Habsburg Almancası dediğini duymazsınız.’ Sevgili Ortaylı, gerçekten çok değerli bir tarihçidir, ama elbette bir polyglot yani, çok dil konuşan biri olmasına rağmen, bir dil bilgini değildir. Onun için de Osmanlıca’nın, ‘ayrı bir dil’ olup olmadığı konusunda, dil uzmanlarının ne söylediklerine bakmak, daha doğru olacaktır. Okurlarım hatırlarlar mı bilmiyorum, dört yıl önce, çok değerli bir ekonomist, Selim Somçağ da, Türkçe’den ayrı bir ‘Osmanlıca’ olmadığını önesürmüş, ben de kendisine bunun aksini savunan görüşlerimi dilegetirerek cevap vermiştim; -elbette cevabımı, dil bilginlerinin bu konudaki düşüncelerine dayandırarak! Bir kez daha şunu belirteyim: Osmanlıca yazı dilidir ve Türkçe’den ayrı bir dildir: Bir dilin ötekinden ayrı olup olmadığına da, dillerin kökenine, ya da hangi dil öbeğine girdiklerine bakılarak karar verilemez. Osmanlı’nın bürokrasi ve kültür dili olan Osmanlıca, rahmetli Faruk Kadri Timurtaş’ın da ‘Osmanlıca Grameri’nde belirttiği gibi, ‘Türkçe esas olmak üzere Arapça ve Farsça birçok kelime, şekil ve kaideleri içine alan ayrı (vurgu benim H.Y.) bir dil’dir. Osmanlıca’nın Türkçe’den ayrı bir yazı dili oluşunun tarihi 15. yy.’a kadar çıkar. Rahmetli Prof. Dr. Fahir İz hocamızın ‘Divan Edebiyatında Nesir’ adlı o klasik çalışmasındaki düzyazı dilinin geçirdiği evrelere ilişkin dönemselleştirmeye bağlı kalarak söylersek, ‘15. yüzyıldan sonra halkın konuşma dilini temel alan ‘yalın’ düzyazı, yerini, ‘Arapça ve Farsça sözlüklerden gelişigüzel sayısız sözcük alıp bu dillerin dilbilgisi kurallarına göre kullanan, Türkçe sözlere pek az yer veren, divan şiirinin söz sanatlarından ve sözcük oyunlarından çoğunu benimseyen, şiirdeki kafiyeye karşılık seci kullanan ve eskilerce inşa adı verilen süslü düzyazıya bırakmıştır. Osmanlıca, bir kere daha belirteyim, yazı dili olarak 15. yy.’dan 20. yy’ın başlarına kadar edebiyat, bilim ve resmî yazışma dilidir: Bir dil bilgini olan Prof. Dr. Tahsin Yücel’in de ‘Dil Devrimi ve Sonuçları’nda belirttiği gibi, ‘süslü’ düzyazı (‘inşa’) dilinin ‘yalnızca günümüzde değil, yazıldıkları dönemlerde de geniş kitlelerce anlaşılması sözkonusu olmadığına göre, Osmanlıca’nın Türkçe’nin değişik bir biçimi değil, Türkçe’den ayrı bir dil (vurgu benim H.Y) olduğunu kesinlemek gerekir’. Dilbilimciler böyle söylüyor… Hamiş: Geçen hafta ‘Türk şiirinde yabancı kadın adları’ konusunda iki genç ve değerli şairin düşüncelerini aktarmıştım. Bir başka genç ve değerli şairin, Serkan Ozan Özağaç’ın da, şiirlerinde sözünü ettiği ‘Marie Sophie’ye ilişkin düşüncelerini aktarmak istiyorum: ‘Varlık’tan çok Yokluk’tan meydana gelen ya da mahiyetinin Yokluk olmasını arzuladığım bir ‘kadın’ı düşlediğim zamanlarda Balzac’ın ‘Altın Gözlü Kız’ romanında rastladım Marie Sophie’ye. Ve bu ismi şiirlerime dahil ettiğim an, O’na ‘vücud’ demenin mümkün olmadığını ama elbette ‘mevcud’ demenin mümkün olduğunu gördüm. Öyle ki, varlığımın bir kadına böylesine ‘ilahi’ gördüğüm bir duyguyu salık verebilmesi için ‘o’ kişinin vücud bulmaması lazımdı. İşte bu ‘gölge vücud’ kalbin dokunulmayan ızdırabının köküdür. Ve Marie Sophie’nin o yokluktan varlığa doğru yol almasının, bir mısra ya da şiiri kendine ev edinmesinin sebebi elbette ‘sevgi’dir. Ama Marie Sophie, şiirlerden edindiği kişilik ve varoluşuyla şunu bilmelidir ki görünmeyeni (lataayyün) görünüre (ayan) taşıyacak hiçbir görünüş (taayyün) olamaz. O ki, ölmeden evvel ölmüş bir ‘hayal kadın’dır.’ Bu konuya ileride tekrar döneceğim. Zaman 08/02/2006 belirttiğim yerlere bakınca "yanlış biliyorsunuz osmanlıca diye bir dil yoktur" diye ahkam kesmek çok da doğru bir tavır değil. çünkü bir konuda çok farklı görüşler hele sosyal bilimler alanında söz konusu olabilir. |
konu dağılmıyordur umarım ama , yine tartışmayla ilgili bir yazı, tabi yazarın kendini tekrar ettiği de anlaşılıyor iki yazının benzerliğinden http://arsiv.zaman.com.tr/2002/05/17/yazarlar/hilmiyavuz.htm HİLMİ YAVUZ Osmanlıca Türkçe midir? Geçen haftaki yazımda, Selim Somçağ’ın “Türkiye Günlüğü” dergisi’ne (2001–04 Güz sayısı), Prof. Dr. Baskın Oran’ın tarih, özellikle de Osmanlı tarihi konusundaki görüşlerini dile getirdiği “Türk Dış Politikasının Kuramsal Çerçevesi” başlıklı yazısına verdiği cevapları aktarmıştım. Kısaca özetleyeyim: Somçağ, Oran’ın ‘Türkiye’nin üstyapısını iradi olarak Osmanlı tarihinden, dilinden ve kültüründen’ kopararak Batılılaştığına ilişkin sözlerini, ‘Bir ülkenin, kendini tarihinden koparması ne demektir?’ diye eleştiriyor ve bu görüş, düpedüz bir safsatadır, demeye getiriyordu. Somçağ’ın, Baskın Oran’a yönelttiği eleştirilerin yanı sıra öne sürdüğü bazı düşünceler var ki, onların doğruluklarının, en hafif ifadeyle, tartışmalı olduklarını söylemek gerekir. Bunlardan biri, Somçağ’ın ‘Osmanlıca diye bir dil’ olmadığı, bunun ‘bir yarı aydın kavramı olduğu’ iddiasıdır. Somçağ’a göre, Türkçe’den ayrı bir Osmanlıca yoktur! Önce, Somçağ’ın bu iddiasını desteklemek için öne sürdüğü kanıtlara bakalım. Aslında Somçağ’ın temel dayanağı, Türkçe’nin Arapça ve Farsça’dan dil bilgisi kurallarını ‘ödünç almadığı’, dolayısıyla, bu iki dile olan ‘borcunun’, sadece söz dağarı (lügat) düzeyinde kaldığıdır. Türkçe, Arapça ve Farsça’dan sözcükleri kendi söz dağarına katmış, ama bu sözcükleri sadece yazı dilinde kullanmıştır. Somçağ şöyle diyor: ‘İçinde edat, zarf ve fiiller dışında pek az Türkçe kelime bulunan Tanzimat Fermanı’nı okuyan Mustafa Reşit Paşa, evinde, Yunus Emre’ninkinden çok az farklı bir dille konuşuyordu.’ Önce şu: Mustafa Reşit Paşa’nın, evinde Yunus’un Türkçe’siyle konuşması, Osmanlıca diye bir dil olmadığı sonucunu çıkarmamıza elvermez. Olsa olsa, konuşma dilinin yazı dilinden farklı olduğunu gösterir; –o kadar! Osmanlı’nın gündelik konuşma dili, Türkçe’dir; –bunun aksini iddia eden yok! Eğer aksini iddia eden olsaydı, o zaman, Mustafa Reşit Paşa’nın evinde Osmanlıca değil, Türkçe konuştuğunu öne sürmenin bir anlamı olurdu... Osmanlıca, yazı dilidir ve Türkçe’den ayrı bir dildir. Bir dilin ötekinden ayrı olup olmadığına da, dillerin kökenine ya da hangi dil öbeğine girdiklerine bakarak karar verilemez elbet. Osmanlı’nın yazı dili olan Osmanlıca, Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın da ‘Osmanlıca Grameri’nde belirttiği gibi, ‘Türkçe esas olmak üzere Arapça ve Farsça birçok kelime, şekil ve kaideleri içine alan ayrı (vurgu benim, H. Y.) bir dil’dir. Osmanlıca’nın Türkçe’den ayrı bir yazı dili (Yahya Kemal’in deyişiyle, bir ‘teşrifat dili’) oluşunun tarihi, 15. yy’a çıkar, Prof. Dr. Fahir İz hocamızın ‘Divan Edebiyatında Nesir’ adlı o klasik çalışmasında, düzyazı dilinin geçirdiği evrelere ilişkin olarak yaptığı dönemselleştirmeye bağlı kalarak söylersek, ‘15. yy’dan sonra halkın konuşma dilini temel alan yalın düzyazı’, yerini, ‘ Arapça ve Farsça sözlüklerden gelişigüzel sayısız sözcük alıp bu dillerin dil bilgisi kurallarına göre kullanan, Türkçe sözlere pek az yer veren, Divan şiirinin söz sanatlarından ve sözcük oyunlarından çoğunu benimseyen, şiirdeki kafiyeye karşılık seci kullanan ve eskilerce inşa adı verilen süslü düzyazı’ya bırakmıştır. Bir de ‘yalın düzyazı’ ile ‘süslü düzyazı’ arasında yer alan ve ‘temeli, halkın konuşma dili olmakla birlikte, az çok inşa dilinden etkilenen (...) Orta Düzyazı’dan’ söz edilebilir. Osmanlıca, bir kere daha belirteyim, yazı dili olarak, 15. yy’dan 20. yy’ın başlarına kadar, edebiyat, bilim ve resmi yazışma dili’dir. Çok değerli bir dil bilgini olan Prof. Dr. Tahsin Yücel’in de ‘Dil Devrimi’nde belirttiği gibi, süslü düzyazı (‘inşa’) dilinin ‘yalnızca günümüzde değil, yazıldıkları dönemlerde de geniş kitlelerce anlaşılması söz konusu olmadığına göre, Osmanlıca’nın Türkçe’nin değişik bir biçimi değil, Türkçe’den ayrı bir dil (vurgu benim. H. Y.) olduğunu kesinlemek gerekir. Nitekim Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş da, değil sadece Türkçe’yi, ‘Türkçe ile birlikte, Arapça ve Farsça’yı bilen bir kimsenin, Osmanlıca’yı rahatça anlayamayacağı’ kanısındadır. Somçağ’ın yazısı üzerinde düşünmeye, önümüzdeki hafta da devam edeceğim. 17.05.2002 |
1. sayfa
geçen gün bir yazıda okudum. Türkçe'nin, yüklemi sonda olan bir dil olduğu için gelişmeye kapalı olduğu yazıyordu. gerçekten de baktığım zaman, (bilgim olanlar olduğu için) ingilizce, almanca, fransızca, arapça, ispanyolcada falan hep yüklem cümlenin başında yer alıyor. sizce bu durum dilimizin lehine bir özellik mi yoksa gerçekten denildiği gibi gelişime kapayan bir özellik mi??
gerekçe olarak da cümle bir yargıyı anlatır. bu konuda da en önemli unsuru yüklemidir. yüklem söylendikten sonra diğer (yer zaman kişi gibi) unsurlar anlatılmak isteneni tamamlayıcı olarak sıralanır. Türkçe de ise tüm yardımcı öğeler söylendikten sonra cümlede asıl anlatılmak istenene ulaşılıyor. yani bu bir duvarı örerken önce büyük taşlarla katlar çıkılır sonra küçük taşlarla desteklenir bunun gibi birşey. Türkçe'de ise tam aksine önce küçük taşlar yerleştiriliyor sonra asıl taşlar konmaya çalışılıyor. bu da bu dili gelişmeye kapalı bir hale getiriyor. deniliyor.
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye Ol Şimdi DeğilÜye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.