Açıkçası çok zayıf buldum. Zaten özellikle karakterler ve olayların gidişatı anlamında tarihsellikle hani uzaktan yakından bir alakası yok; her şey Scott'ın - Roma-ntizm kelimesinin de etimolojisi olan - idealize medeni Roma reel yoz Roma'ya karşı* ikilemi algısı merkezinde dönüyor, bu gerçekte hayatı, toplum ve devletlerini gri ve kusurlu gören ve Scott'ın aksine bir yerlerde ideal kaybolmuş bir Roma'nın varolduğunu farz etmeyen, hayatın olumsuzluğunu olduğu gibi kabul edip karamsarlığa zaten yatkın olan Romalıların bu kadar kafayı taktıkları bir şey değildi. "Ah şu zamanlar ah bozulan ahlak" diye sayıklayan Cicero veya imparatorların kişilik ve kanun dışına taşabilen salahiyet ve yetkilerinden şikayetçi Tacitus gibi muhafazakarların kaprisleri haricinde fazlasıyla modern ve rafine bir bölünme olan bu sözde ikilem filmde devamlı konuşmalarda vurgulanıp inanılmaz zayıf ve havada kalır işleniyor. Kısaca gerçek Romalılar bu tarz bir Avrupai-Amerikan romantizmine sahip değillerdi; ki Scott'ın Roma tasviri - karakterlerle beraber - karikatürdür. Hem antik hem de modern bir bakışla eleştirilebileceği onca yönü varken gerçekle tam bağdaşmayan gladyatör biçme makinesi bir Roma gösterimi ile klasik Roma ahlaken eleştirilir. Gerçek gladyatörler birer varlık (asset) sayılmaktaydı ve bir gladyatörün ölmesi o kadar kolay olmadığı gibi iş icra eden personelde kayıptı. Çalışanları aşırı sık ölen bir şirketin dönememesi gibi gladyatörler eğer çok ölürlerse Roma oyunları (ludi Romani) da çöker. Romalılar bunun yerine arenalarda daha çok hayvan katlediyorlardı ve istisnalar hariç anlaşıldığı kadarıyla bunda pek sorun görmüyorlardı. O sebeple aslan gibi hayvanları getirdikleri bölgelerdeki bazı türlerin popülasyonlarına zarar vermişlerdir.
Filmde ilk filme göndermeli şekilde bu kaybolmuş Roma (?) idealizminin kaynağı yapılan kişi - imparator Marcus Aurelius - gerçekte duygularını olaylar ve insanlar karşısında kontrol etme ve aklını hayatın türbülansları karşısında güçlendirme konusunda meditasyonlar yapan, bu çerçevede hayatın olumsuzluklarını bir yerlerde kaybolmuş ideal bir Roma olduğunu farz etmeden kucaklamış bir stoiktir. Bir idealist romantik değildir Aurelius. Stoisizmi çerçevesinde oldukça "realisttir" ve "rasyonalisttir"; kısmen de fatalisttir yani kadercidir. Stoisizmi uyarınca kontrol edilemezleri değiştirmeye çalışmamayı öğütler. İmparator olmasına rağmen Aurelius'un esas odağı bireyseldir. Sosyal olarak ideal bir Roma'nın inşası değildir. Scott'ın kendi kafasındaki "ideal Roması" Aurelius ve filmde onun izinden gittiği gösterilen yarı-kurgu torunu olabilir ama Aurelius Scott'ın ona kendisinin yüklediği sosyal idealizm ideolojisiyle gösterdiği kişi değildir.
Filmde olay ve kişi çarpıtmaları aşırı bariz olduğu için bunlara çok değinmeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim, gerçek Caracalla ile Geta'nın arası hiç iyi değildi ve saray aralarında bölünmüş gibiydi. Müşterek imparatorlar olarak gerçekten ciddi bir gerilimle kutuplaşmış yaşıyorlardı. Akdeniz tiplilerdi. En azından gayri resmi tarihsel Caracalla ismini askeri pelerin merakından alan Caracalla maskülen askeri tarzdaydı. Yani öyle filmdeki gibi yapışık ikiz modda gezen, ensest imalı homoseksüel efemine kızıl Anglosakson kardeşler değillerdi kesinlikle. Burada Ridley Scott Roma'nın mevcut yozlaşmışlığını klişe bir yoldan göstermek adına onları sonradan imparator olacak kuzenleri Elegabalus'a daha çok benzetmeyi tercih etmiş. Caracalla ve Geta'nın hikayesi yeterince ilginç ve trajikken ve ayrıca anneleri önünde işlenen ve annelerini de yaralayan bir cinayet vakası olarak gayet orijinalken tuhaf bir seçim yapmış. Seyirciye agresif delikanlı kavgacı imparatorlar arasında dönen dehşet verici bir hikayeden ziyade Nero, Caligula, Elegabalus gibilere atfedilen o alışıldık stereotipik deli imparatorlar imgesini satmış. Yerleşik algılar ve stereotipler üzerinden çok güvenli oynamış.
İlişkileri ve kendileri zaten bahsettiğim gibi fevkalade çarpıtılmış Severus imparator kardeşlerin eli maşalı etkin dobra anaları Julia Domna'nın filmde olmayışını da mesela hayretler içerisinde fark ettim. Hani bırakın karikatürleştirmeyi veya ekleme hayali karakterleri çok önemli bir karakter ortada yoktu.
İmparatoriçe Julia Domna'nın olmayışını bir Kanuni Sultan Süleyman filminde Hürrem Sultan'ın olmayışı gibi farz edebilirsiniz. Absürt. Komik.
İzlerken "keyif almamın" yegane sebebi kaliteli bir film veya inandırıcı bir Roma gösterimi olmasından ziyade benim için eleştirel bir zihin jimnastiği ve atış tahtası olmasıydı. Yoksa çok zayıf, hatta sıkıcı denebilecek bir film. Abartılı ve bence kalitesiz CGI göz boyamadan ibaret gladyatör ve arena kavgası sahnelerinde uyukladım.
Ha bir de, Denzel Washington o kadar The Equalizer serisindeki büyük kahraman olarak kıyım ve infazlarından sonra çarpıtılmış bir Macrinus olarak bu sefer de kendisi lego gibi parçalanmaya ve sonunda katledilmeye karar vermiş. İdealist ve düzen hastası koskoca Equalizer'ın sonunda güce aç olup "ideal Roma karşıtı figür" rolünde ketçap vahşeti şeklinde öldüğünü görmek güldürdü.
Gladiator II (2024) - IMDb
Yaklaşık 1.5 sene sonra ilk defa izledim.
Açıkçası çok zayıf buldum. Zaten özellikle karakterler ve olayların gidişatı anlamında tarihsellikle hani uzaktan yakından bir alakası yok; her şey Scott'ın - Roma-ntizm kelimesinin de etimolojisi olan - idealize medeni Roma reel yoz Roma'ya karşı* ikilemi algısı merkezinde dönüyor, bu gerçekte hayatı, toplum ve devletlerini gri ve kusurlu gören ve Scott'ın aksine bir yerlerde ideal kaybolmuş bir Roma'nın varolduğunu farz etmeyen, hayatın olumsuzluğunu olduğu gibi kabul edip karamsarlığa zaten yatkın olan Romalıların bu kadar kafayı taktıkları bir şey değildi. "Ah şu zamanlar ah bozulan ahlak" diye sayıklayan Cicero veya imparatorların kişilik ve kanun dışına taşabilen salahiyet ve yetkilerinden şikayetçi Tacitus gibi muhafazakarların kaprisleri haricinde fazlasıyla modern ve rafine bir bölünme olan bu sözde ikilem filmde devamlı konuşmalarda vurgulanıp inanılmaz zayıf ve havada kalır işleniyor. Kısaca gerçek Romalılar bu tarz bir Avrupai-Amerikan romantizmine sahip değillerdi; ki Scott'ın Roma tasviri - karakterlerle beraber - karikatürdür. Hem antik hem de modern bir bakışla eleştirilebileceği onca yönü varken gerçekle tam bağdaşmayan gladyatör biçme makinesi bir Roma gösterimi ile klasik Roma ahlaken eleştirilir. Gerçek gladyatörler birer varlık (asset) sayılmaktaydı ve bir gladyatörün ölmesi o kadar kolay olmadığı gibi iş icra eden personelde kayıptı. Çalışanları aşırı sık ölen bir şirketin dönememesi gibi gladyatörler eğer çok ölürlerse Roma oyunları (ludi Romani) da çöker. Romalılar bunun yerine arenalarda daha çok hayvan katlediyorlardı ve istisnalar hariç anlaşıldığı kadarıyla bunda pek sorun görmüyorlardı. O sebeple aslan gibi hayvanları getirdikleri bölgelerdeki bazı türlerin popülasyonlarına zarar vermişlerdir.
Filmde ilk filme göndermeli şekilde bu kaybolmuş Roma (?) idealizminin kaynağı yapılan kişi - imparator Marcus Aurelius - gerçekte duygularını olaylar ve insanlar karşısında kontrol etme ve aklını hayatın türbülansları karşısında güçlendirme konusunda meditasyonlar yapan, bu çerçevede hayatın olumsuzluklarını bir yerlerde kaybolmuş ideal bir Roma olduğunu farz etmeden kucaklamış bir stoiktir. Bir idealist romantik değildir Aurelius. Stoisizmi çerçevesinde oldukça "realisttir" ve "rasyonalisttir"; kısmen de fatalisttir yani kadercidir. Stoisizmi uyarınca kontrol edilemezleri değiştirmeye çalışmamayı öğütler. İmparator olmasına rağmen Aurelius'un esas odağı bireyseldir. Sosyal olarak ideal bir Roma'nın inşası değildir. Scott'ın kendi kafasındaki "ideal Roması" Aurelius ve filmde onun izinden gittiği gösterilen yarı-kurgu torunu olabilir ama Aurelius Scott'ın ona kendisinin yüklediği sosyal idealizm ideolojisiyle gösterdiği kişi değildir.
Filmde olay ve kişi çarpıtmaları aşırı bariz olduğu için bunlara çok değinmeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim, gerçek Caracalla ile Geta'nın arası hiç iyi değildi ve saray aralarında bölünmüş gibiydi. Müşterek imparatorlar olarak gerçekten ciddi bir gerilimle kutuplaşmış yaşıyorlardı. Akdeniz tiplilerdi. En azından gayri resmi tarihsel Caracalla ismini askeri pelerin merakından alan Caracalla maskülen askeri tarzdaydı. Yani öyle filmdeki gibi yapışık ikiz modda gezen, ensest imalı homoseksüel efemine kızıl Anglosakson kardeşler değillerdi kesinlikle. Burada Ridley Scott Roma'nın mevcut yozlaşmışlığını klişe bir yoldan göstermek adına onları sonradan imparator olacak kuzenleri Elegabalus'a daha çok benzetmeyi tercih etmiş. Caracalla ve Geta'nın hikayesi yeterince ilginç ve trajikken ve ayrıca anneleri önünde işlenen ve annelerini de yaralayan bir cinayet vakası olarak gayet orijinalken tuhaf bir seçim yapmış. Seyirciye agresif delikanlı kavgacı imparatorlar arasında dönen dehşet verici bir hikayeden ziyade Nero, Caligula, Elegabalus gibilere atfedilen o alışıldık stereotipik deli imparatorlar imgesini satmış. Yerleşik algılar ve stereotipler üzerinden çok güvenli oynamış.
İlişkileri ve kendileri zaten bahsettiğim gibi fevkalade çarpıtılmış Severus imparator kardeşlerin eli maşalı etkin dobra anaları Julia Domna'nın filmde olmayışını da mesela hayretler içerisinde fark ettim. Hani bırakın karikatürleştirmeyi veya ekleme hayali karakterleri çok önemli bir karakter ortada yoktu.
İmparatoriçe Julia Domna'nın olmayışını bir Kanuni Sultan Süleyman filminde Hürrem Sultan'ın olmayışı gibi farz edebilirsiniz. Absürt. Komik.
İzlerken "keyif almamın" yegane sebebi kaliteli bir film veya inandırıcı bir Roma gösterimi olmasından ziyade benim için eleştirel bir zihin jimnastiği ve atış tahtası olmasıydı. Yoksa çok zayıf, hatta sıkıcı denebilecek bir film. Abartılı ve bence kalitesiz CGI göz boyamadan ibaret gladyatör ve arena kavgası sahnelerinde uyukladım.
https://forum.donanimhaber.com/mesaj/yonlen/163828434
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye Ol Şimdi DeğilÜye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.