C

Yarbay
24 Ağustos 2005
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
6 üye
Görüntülenme (?)
80 (Bu ay: 0)
Gönderiler Hakkında
C
12 yıl
WIN 7 - LOCALHOST'A ASP UPLOAD KURAN VAR MI?
merhaba arkadaşlar, win 7'e aspupload kurduk, hostta çalışan kodlar localde çalışmıyor. klasörlere yazma izninden tut regeditte izinlere kadar herşeyi denedik olmadı. bu başbelasını win7'e kurup localhostta çalıştıran varsa - ki olduğuna eminim- kurulumu nasıl yaptığını acilen adım adım bir yazıversin şuraya
C
14 yıl
Kürtleri Türkleştirmek
böyle bir şeyin olabilirliği ne derecedir? uzun yıllar bir takım metodlarla denendi, tutmadı ve zaten tutması da mümkün değildi. kürtlerin "biz türküz" dediklerini, bunu benimsediklerini iddia etmek ne derece doğru? yok böyle bir şey. olduğunu iddia eden de hayal aleminde yaşamaktadır. peki o halde herşeyleri ile 'kürt' olan bu insanları türklerden ayırmak mı gerekir, yoksa "eğer bu ülkede yaşayacaksınız türksünüz! ya da hiç sesiniz çıkmasın kürtlük bir lazlık - çerkezlik - boşnaklık gibi algılanacak ve yaşanacak!" şeklinde bastırmak mı gerekli? bunlar, bu baskılar denendi tutmadı. herşeyleri ile kürt olan bu insanlar ne istiyorlar? hepsi de bir bölünmenin, güneydoğuda kendilerine ait bir ülkeleri olması hayali içersindeler mi? hepsi değilse ya diğerleri? onların da içerisinde bunlara sempatizan olanlar var onlar ne olacak? ya olmayanlar?
her yönü ile irdelenmesi gerekir diye düşünüyorum kürt meselesinin. hamasi söylemler yerine gerçekçi çözümler üretilmeli, kürtler aslında 'türklüğü reddeden kadirbilmezler' olarak adedilmemeli. kürt meselesinde nelere dikkat edilmeli ne gibi metodlar kullanılmalı?

bakınız her bölge her şehir kendi halkı ile vardır. denizli'yi ele alalım. tekstilde dokumacılıkta geldiği nokta ortada. ben çok iyi bilirim, denizli'yi denizli yapan kendi insanıdır. devlet yapmadı orayı dokumacılık merkezi, denizli'liler kendileri yaptılar. ama ya güneydoğu insanı? istanbul'un en kaymak kazancını kaldıran güneydoğu insanı hangi şehrine hangi yatırımı yapmış ya da hangisi geldiği şehre geri dönerek orayı kalkındırmaya çalışmış? bu insanların hep "devlet devlet" diye bağrışmalarına sebep ne? bütün gün taburelerde oturup kırtlama çay içip tütün sararak devlet yolu gözlemek neyin nesidir? bu insanlar bu yanlıştan nasıl kurtulacaklar? kaç güneydoğulu göç neticesinde geldiği şehirden çevirdiği arazileri satıp ya da büyük şehirlerde çeşitli yollardan kaldırdıkları büyük paraları toplayıp "hadi gidelim şehrimizi bölgemizi mamur edelim, yatırım yapalım" dedi?

konu hakkında çok çok daha şeyler söylenebilir, söylenmeli. bu insanları rencide ederek değil tabi. olması, yapılması gerekenler söylenmeli. nedir olması, yapılması gerekenler?
C
14 yıl
Kudüs, Selahaddin ve fetih
Kudüs hakkında bir şeyler söylemeye gerek yok. islam aleminde olsun hristiyan aleminde olsun museviler nazarında olsun önemi bilinir. peki ya müslümanlarca fethinin teferruatı?
semerkand yazarlarından ali demirtopuz kardeşimin bir yazısını nakletmek istiyorum;
--------

Kudüs’ün fethi bir birlik öyküsüdür. Küçük hesaplarla didişip parçalanmış olanların, sonunda büyük hesabı görüp bir araya gelmesidir. Bu hesabın yine yapılması, tekrar tekrar yapılması gerekir. Kudüslerin kurtuluşuna başka çıkar yol yok.
Kudüs nasıl kaybedilir? Kaybetmenin formülü o gün de bugün de aynıdır: Bölük pörçük olmak... Şüpheye gerek yok, düşman elimizdekileri gelip alacaktır. Küçük hesapların peşinden giden küçük adamlar, büyük bir tarihi mirası hayret verici bir süratle kemirebilirler. XI. yüzyılın sonuna iyice yaklaşılmışken olan da budur.

İlk tokat, ilk uyanış
Alparslan, Melikşah ve büyük vezir Nizamülmülk’ün bırakmış olduğu miras kısa süre içerisinde tükenmeye yüz tutmuştu. Falanca şehrin valisi filanca şehrin vergisini cebe indirmek için ordularını sürüp müslümanı müslümana kırdıradursun, Avrupa’dan gelen ilk dalgada Mısır’dan Anadolu’ya dek, doğu Akdeniz’in tüm kıyı şeridiyle beraber Urfa haçlıların eline düşmüş ve buralarda kalelerinin burcunda haçların dalgalandığı devletçikler kurulmuştu. Bu ilk dalga Kudüs’ü de yuttu.
Kudüs nasıl kurtulur? Kazanmanın formülü o gün de bugün de aynıdır: Hak etrafında birleşmek. İlk Haçlı şokunun atlatılması kısa sürmedi. Irak Selçukluları’nın Musul valisi İmadeddin Zengi, didişmeleri bir kenara bırakıp birleşmek ve gerçek düşmanın üzerine yürümek fikrini işlemeye başladığında işi hiç de kolay değildi. Ama 1144 yılında Urfa’dan Haçlılar sökülüp atıldığında, artık yeni bir coşku tüm İslâm alemini sarmaya başlayacaktı. Selahaddin Eyyubî henüz altı yaşındaydı.

Kudüs için
Halep’te bir marangoz özene bezene yaptığı minberi atelyesinin bir köşesine koymuştu. Hiç kimse ondan böyle bir talepte bulunmamıştı. Ama sorumluluk hissi taşıyanlar için hiçbir şey yapmadan beklemek mümkün olabilir mi? Kutsal şehrin mübarek mescidi el-Aksa Haçlılar tarafından çiğnenmiş ve minberi sökülüp atılmıştı. Marangozun elinden gelen de buydu işte...
O günler Urfa’nın Haçlılardan temizlendiği ve bu coşkuyla bütün müslümanların artık Kudüs’ü kurtarma fikrine kilitlendiği günlerdi. Bebekler gözlerini Kudüs’e dair ninnilerle açıyor ve biraz büyüyüp ayaklandıklarında, tahtadan kılıçlarını karşılarında Templier şövalyelerini hayal ederek savuruyorlardı.
Kudüs, oyunlarda binlerce kez kurtarıldı. Zaman geldiğinde, kaderine kutsal şehri kurtarmak yazılmış adam ortaya çıktığında, bu çocukların hayalleri gerçek olacaktı. Kabzalarını sıkıca kavradıkları çelikleri, Kudüs’ün yeniden gülümsemesi için tüm güçleriyle indireceklerdi şövalyelerin zırhlarına.

Selahaddin’in kederi
Zaman büyük bir ismin, İmadeddin Zengi’nin oğlu Nureddin Mahmud’un sayesinde müslümanlar lehine aktı. Selahaddin’in yolunu temizleyen adam odur. Bütün ömrü müslümanlar arasında birliğin tesisi ve Haçlılarla mücadele yolunda harcanmıştır.
Selahaddin ona tâbi olarak bu mücadelelere iştirak etmişti. Nureddin öldükten sonra Selahaddin onun misyonunu devraldı ve Haçlılara nihaî darbeyi vurmak için hazırlıklarını tamamlamaya çalıştı. 1183’de çevredeki bütün müslüman emirlerin davet edildiği bir toplantı düzenledi.
Salahaddin’in ruh halini anlayabilmek için en kestirme yol, herhalde onun yakınlarında bulunan insanların ifadelerine müracaat etmektir. Sırdaşı Kadı Bahauddin ibn Şeddad şöyle diyor:
“Selahaddin Kudüs hakkında öyle dertli idi ki, onun bu dert ve üzüntüsünü dağlar kaldıramazdı. O, çocuğunu kaybeden bir anne gibi şaşırmış kalmıştı. Atını bir yerden bir yere koşturup Kudüs’ü haçlıların elinden kurtarmak için kalabalık arasına dalıp; ‘Müslümanlar! İslâm için, İslâm için!’ diye bağırarak herkesi cihada davet ediyordu. Kudüs’te katledilen onbinlerce müslümanın halini hatırladıkça boğazından yemek inmiyordu.”

Hıttin’in boynuzları
Sene 1187... Yanıbaşındaki gölün ismini taşıyan Teberiye şehri 2 Temmuz’daki hücumla müslümanlar tarafından geri alındı. Artık tespihin ipi kopmak üzeredir.
Frenkler bütün kuvvetlerini bir araya getirerek Kudüs kralı Guy önderliğinde Teberiye’ye doğru harekete geçti. Selahaddin beklenen saatin geldiğini düşünerek ordusunu Frenklerin Teberiye’ye ulaşmak için geçmek zorunda oldukları yol üzerindeki suyu bol bir mevkiye, Hıttin’e çekti. Hıttin’in yukarısındaki tepede otuzar metre yüksekliğinde iki kaya sütunu Frenkler’in son durağı olacaktı.
Frenkler 3 Temmuz’da kavurucu bir sıcak altında Teberiye’ye doğru ilerlediler. Hıttin’in boynuzlarına vardıklarında susuzluk artık büyük bir kâbusa dönüşmüştü. Kuyuya koşturdular. Kupkuruydu.
Selahaddin, Abbasî halifesi Nâsır’a gönderdiği mektupta bu durumu şöyle anlatıyordu:
“Öğlen, Allah kâfirleri yardımdan ve destekten yoksun bırakmışken, Frenk orduları sapkın inançlarının onlara neye mal olacağını görmek için geldiler. Kral ve kâfir yoldaşları, şafağın, küfür karanlığını yok etmek üzere olduğundan habersizdi.”
Frenkler geceyi Hıttin’in boynuzları arasında geçirmeye karar verdiler. Bir an önce harekete geçmeleri gerektiğini bildikleri halde, yorgunluk onları kaçınılmaz sonlarını kendi elleriyle hazırlamaya itmişti.
“...bâtıl üzerine kurmuş olduğu düzeninin bir örümceğin ağından daha zayıf olduğunu ve zulmün yardakçılarının keyfinin kaçacağını idrak etmeksizin haçını dikti...” (Aynı Mektup)
Gece tepenin yamaçlarındaki müslümanların dua ve tekbirleriyle yürekleri daha da daraldı. Selahaddin ızdıraplarına ızdırap katmak için etraflarını çeviren çalıları ateşe verdirerek, gecenin serinliğinden biraz olsun istifade etmeyi uman Frenkleri hararet ve dumana boğdu. Moralleri dibe vurmuştu ve aynı anda sımsıkı bir muhasaraya alınıyorlardı. Ertesi sabah İslâm ordusu tekbirlerle hücuma geçtiğinde, ellerini kılıçlarının kabzalarına atmak mecburiyetinde hissettiler kendilerini.

Toynak izleri
Olan biteni Selahaddin’in mektubundan okumaya devam edelim:
“Atlar tozdan bir kubbe kurarken, onun yıldızları da mızrak uçlarıydı. Müslümanların atları kartallar gibi üzerlerine dalarken ayakları kanat, yularları pençe olmuştu. Mızrakların gözleri kalplerine yöneldi; en kuytudaki ganimetlerini ararcasına. Kılıçtan seller hâlâ nefes alabilenlerini arayıp buldu; hastalıklı ne varsa temizlemek istercesine.
(...) Kont, Allah’ın laneti üzerine olsun, kaderin aleyhlerine döndüğünü gördüğünde ardına döndü ve şöyle dedi: ‘Sizinle hiçbir ilgim yok. Ben sizin görmediğinizi görürüm.’ Sonra atları onlardan kurtulmaya çalıştı ve toz kubbe yıldızlarını üzerlerine fırlattı. Allah tevhid inancının ve onun süvarilerinin zaferine hükmetti.
(...) Artık Kral, Allah’ın laneti üzerine olsun, batıl inançlarının kendisinden neleri gizlediğini açıkça gördü ve savaş ona ahmakça yargılarının yine hangi gerçeklerle kendisi arasında perde olduğunu apaçık gösterdi. O ve avenesi keskin kılıçların öfkesinden kurtulmak ümidiyle atlarını terkederek bir tepeye çekildiler. Kral için direği teslis akidesi üzerinde yükselen kırmızı bir çadır kuruldu. Adamları çadırın halatlarını korumaya hevesliydiler ama sonuçta onun birer kazığına dönüştüler.
Askerlerimiz atlarından inerek, ümit ettikleri neticeye ulaşmak için kararlı, tepeye tırmandılar. Oklar yeniden yuvalara yerleştirilirken, mızraklar da düşmanın susuzluktan kurumuş etlerinden şikayetçi, söylene söylene hedeflerine yöneldi. Atlar ayaklarına Frenk kanının bulaşmadığı yerlerde hiddetle kişnerken, yeryüzü de üzerinde dönüp duran hilâllerin süslediği göğe nispet, toynak izleriyle kendisini bezemenin peşindeydi. Kılıçlar duruma hakim olsalar da, zorunlu olan adaletin çizdiği sınırı aşmadılar.” (Aynı Mektup)

Hizmetçinin yemini
Müslümanlar tepeye hücum ettiği sırada Selahaddin’in oğlu Efdal babasının yanındaydı. O bu anı daha sonra şöyle anlatacaktır:
“Bundan sonra bizim adamlarımız tekrar düşmanın üzerine atıldılar ve düşmanlar tepeye doğru geri çekildiler. Frenkleri kaçarken görünce, sevinçle ‘Onları kaçırdık!’ diye haykırdım. Fakat babam bana dönerek ‘Sus! Yukarıdaki çadır ayakta durduğu sürece onları yendik sayılmayız.’ dedi. Tam o sırada çadır devrildi. Babam hemen atından inerek secdeye kapandı ve gözlerinde yaşlarla Allah’a hamdetti.”

Yeniden büyük komutanımızın mektubuna dönelim:
“Kral esir alındı ve bu kâfirler için çetin bir gün oldu. Prens, Allah’ın laneti üzerine olsun, ele geçirildi ve hizmetçi (Selahaddin kendisini böyle anıyor) yemin ettiği gibi onu kendi elleriyle öldürerek kökünü kesti. Ölüleri kırk binden fazlayken, onun devletinin liderlerinden bazıları ve sapık inacının ileri gelenleri esir edildi. Templiarlar’dan hiç birisi sağ bırakılmadı. Ölüm ve esaretin birbirlerine yol verdiği, kurdun akbabaya eşlik ettiği bir nezaket günüydü. Kâfirler topluca zincire vuruldu.” (Aynı Mektup)
Mektupta bahsi geçen Prens, Renaud de Chatillon idi. Adam tam bir cahildi. Antlaşmalara uymak gibi bir derdi yoktu ve pek çok kervan yağmalayıp sayısız müslüman öldürmüştü. Mekke’ye kadar yürümek gibi ahmakça hayalleri vardı. Selahaddin onu kendi elleriyle öldürmeye yemin etmişti. Yakalanıp huzuruna getirildiğinde ona yaptıklarını hatırlattı. Adam aksi bir cevap vermeye kalkıştığında sözü yarım kaldı zira Selahaddin derhal kılıcıyla adamın başını gövdesinden ayırıverdi. Sonra da diğer esirlere iyi muamele yapılmasını bir kez daha hatırlatma gereği duyarak yerine oturdu.

Tam da o gün
Hıttin’de tespihin ipi kopmuştu. Birkaç hafta içinde Haçlılardan geri alınan irili ufaklı şehir sayısı 52 idi ve sıra artık Kudüs’e gelmişti. Teslim teklifi reddedilince kuşatma başladı. Ama onuncu gün içeridekiler Selahaddin’e teslim görüşmeleri için haber gönderdiler.
Halkın çok az bir fidye karşılığında şehri terk etmesine izin verildi. 88 yıl önce Haçlılar bu şehirde tek bir müslümanı (ve yahudiyi de) sağ bırakmamış ve yollardan neredeyse diz boyu kan akmıştı. Buna mukabil Selahaddin zorunlu olan yolu takip etti ve hıristiyan halka sataşılmasını önlemek için devriyeler çıkarttı. Patrik kendi kurtuluşu için sadece 10 dinar ödedi ve orasına burasına doldurduğu altınlarıyla beraber yalpalayarak uzaklaştı. Hıristiyan halkın özgürlüğü için tek bir kuruş vermeden alelacele çekip gitmesi müslümanları bile hiddetlendirdi.
Selahaddin Kudüs’e 2 Ekim’de girdi. Daha doğrusu Recep ayının 27’sinde... Evet, tam da o gün, Allah Rasulü s.a.v.’in Mescid-i Aksa’dan göklere yükseltildiği gün...
Derhal Kubbetü’s-Sahra’nın üzerindeki devasa haç indirildi; onun ve Mescid-i Aksa’nın işgal döneminden kalma bütün hıristiyanlık izleri silindi ve her ikisi de gülsuyuna boğuldular. 9 Ekim’de Selahaddin muhteşem bir cemaatle Cuma namazını kıldı. Ve tabii Mescid-i Aksa’ya yeni bir minber yerleştirilmişti.
Halepli marangozun minberi mi? Bunun ne önemi var... Onun niyeti Mescid-i Aksa’ya ille de kendi yaptığı minberin yerleştirilmesi değildi. Yarın, din gününde “Kudüs için ne yaptın?” sorusuyla karşılaştığı takdirde kabul edileceğini umduğu bir cevap hazırlamıştı o...

ali demirtopuz - semerkand (teşekkür ediyoruz)
C
14 yıl
Kültürel miras mı EMANET Mİ?
aykırı bir adam olduğum için istanbulda her gittiğim yerde güzelliklerden ziyade çirkinlikleri görür ve araştırırım.
nerede güzel bir manzara var, nerede güzel bir mekan var, nerede güzel kızlar var beni bağlamaz.
nerede bir şey kötü, nerede biri bir mikropluk yapıyor hemen beni mıknatıs gibi çeker.
herkesi heryere şikayet ederim. çoğunlukla bir şey çıkmaz.

en kızdığım da ecdadımızdan bize emanet kalan eserlerin hoyratça yok edilmesi. türbelerin dahi büfelere çevrilmesi, çay ocağı yapılması, surların üzerine yapı çıkılması, olmadı yıkılarak yer açılması gibi sorumsuzca icraatlar.
adam türbeyi kiralamış büfe işletiyor.
adama sorsan "ne işin var aslanım senin burada? bu işle iştigal edecek başka yer mi bulamadın" diye,
cevap hazırdır; "sana ne oluyor hemşerim ben belediyeden - vakıflardan kiraladım yürü git işine" der.
belediye - vakıflar kiraya verir. orası onun malı ya. verir tabi, çünkü adam oraları 'emanet' değil, miras olarak görüyor.
miras. yenmesi mübah olan şey yani. kültürel miras. nasıl oluyorsa?
var mı böyle bir şey? kültürel miras!
hangi miras? kim kime miras bırakmış?
nedir miras; size birisinden bir şeyler intikal etmesi. o intikal eden şey her ne ise sizin malınız olur ve gönlünüzce harcarsınız.
eğer olaya 'emanet' değil de 'miras' olarak bakarsanız işte böyle güzelim çeşmelerimiz, surlarımız, cami ve medreselerimiz han ve hamamlarımız yok olur gider.

ne yapmak lazım? nerelere kazan kaldırmak lazım? kimlere "çüşşş" demek lazım? desen ne olacak? kim laftan anlayacak? kim gözünüzün yaşına bakacak?

kime laf anlatacaksın? sakal-ı şerifi ayağına getirtip önce "yok haşa" diyen, şansı kalmayınca da "ben de müslüman değil miyim?" diye süratle su üzerine çıkan sevgili ve pek sayın kültür bakanına mı? (müslümansan her müslüman gibi sıraya girip ziyaret edeceksin efendi!)
adama gülerler.
sakal-ı şerifi ayağına getirten bakana şikayet ha?
ee, peki kime şikayet edilecek?
kime yazsan cevap gelmiyor. kime söylesen tamam ilgilenilecek deniyor.
kim ilgileniyor bununla? hiç kimse.

şikayetleri yemiyorlar, yediremiyoruz.
ortada bir miras var ve harcanıyor. sen ben nasiplenemiyoruz diye kıskançlıktan hasetten veryansın etmeyelim. gidip biz de bir iki eseri yurt dışına kaçıralım, bir yerleri kırıp döküp çöreklenelim. yapamıyoruz diye hasetten çatlayıp sağa sola şikayet ediyoruz.
tabi yemezler!
C
15 yıl
neden küfrü çok severiz?
biz millet olarak küfrü sevmekle kalmayız, sevdiğimizi de küfrederek sever, övdüğümüzü de küfrederek överiz. örnek mi; adam güzel bir kitap yazmış olsun, sıralarız;
"vay itolit. yazmış be"
"abi kafalı adam eşşoleşek"
"ben bu p.stu felan yerden bilirim. o zamandan belliydi ne b.k olacağı"

güzel bir kadın görsek;"güzellik akıyor ...tan"

bir çocuğu sevsek; "yav pi.i bir görsen öyle şeker ki"

iyi bir araba için;"yapmış abi i.neler"

gibi, küfür bizimle artık bütünleşmiş, günlük hayatımızın bir parçası, düşüncelerimizi ifade etmenin bir aracı olmuş.
iyi de neden olmuş? olmasaymış olmazmıymış? kimden gelmiş ve girmiş kültürümüze bu? neden hemen almışız benimsemişiz?
C
15 yıl
canlıları değerli-değersiz yapan ölçü ne?
insan haricinde, düşünüyorum da epey zamandır kafama takılıyor bu mesele.

bir canılının değerini ebatları mı belirliyor? yoksa her canı olan aynı değere mi sahip? bir sineği rahatlıkla ezip öldüren bir kişi bir kediyi ezmemek için arabasını yoldan çıkartabiliyor. halbuki ikisi de canlı ikisi de can taşıyor. kediyi ebatları mı değerli yapıyor ki sineği hiç düşünmeden öldüren kişi kediyi ezmemek için tüm gayretini sarfediyor?

nedir burada belirleyici olan? değer ölçüsü ne?
C
15 yıl
KADINLAR NEDEN SÜSE MERAKLILAR?
neden kadınlar süsleme-süslenmeye meraklılar? sadelikten neden bu kadar uzaklar? süslenmeleri kendilerini beğendirme dürtüsü desek, süslemeye ne demeli? giyim kuşamlarından evlerine kadar hep süs. her şeyleri süslü. her boşluğu işleme ve dantellerle doldurmak da cabası. neden erkekler bu kadar meraklı değil de kadınlar meraklı bu süse?
C
15 yıl
ALDATMA ALDATMACASI
insan eşini neden aldatır? heyecan için mi? yoksa eşinde olmayan, aldattığı şahıslarda mı var? yada eşinden isteyemediği onunla yaşayamadığı bazı fantezileri aldattığı kişi ile mi yaşıyor? bu ise aldatmak için bir sebep mi?

aldatmak bir hak mı? "ben sende bulamadığımı onda buldum" diyerek kişi eşini aldatabilir mi? aldatan kişiyi haklı çıkaracak ne gibi bir mazeret olabilir?

aldatmalar bir aileyi, toplumu nereye götürür? yoksa aldatma dediğin öylesine bir olaydır ve fazlaca bir zarar vermez mi?
C
15 yıl
YAŞAMI DURDURAN NE?
yeni bir ruh var mı yok mu tartışması başlatmak amacında değilim. bu resmi dün çektim. işte bir an önce hayatta olan bir varlığın bir an sonraki hali.

nedir? sebep? bizi bu hale getiren, getirecek olan ne? neden önüne geçemiyoruz neden üstesinden gelemiyoruz? tüm hücrelerimiz bir anda neden stop ediyorlar? ruh haricinde fikri olan arkadaşlar vardır muhakkak. fikirlerinden istifade etmek isterim.
< Resime gitmek için tıklayın >
C
16 yıl
yüzler ve coğrafi şartlar arasında bir alaka var mı?
< Resime gitmek için tıklayın >
arkadaşlar hep merak etmişimdir bölgelere göre insanların yüzleri neden değişiklik gösteriyor sizce? bir eskimo diğerleriyle tıpatıp aynı yüz hatlarına sahip mesela. en azından ırkının ana hatlarını yüzünde taşıyor. japon da öyle, hintli de.

yaşadıkları coğrafi bölgelerin şartlarına göre bedenlerinin almış olduğu şekil neyse de, yüzlere ne demeli? mesela çinlilerin çekik gözlü minyon tipli insanlar olmalarına sebep olan ne?

hintliler de öyle mesela. kendilerine özgü tipleri var. hangi coğrafi koşul bu insanlara bu yüzleri vermiş?

bunun hakkında bilgisi olan var mı?
DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.