S

Binbaşı
17 Ocak 2005
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
0 üye
Görüntülenme (?)
37 (Bu ay: 0)
Gönderiler Hakkında
S
16 yıl
18 Mart,ABD işgali devam ediyor hala.SAVAŞA HAYIR
"18 Mart'ta barış ve adalet için sokaklara

16/03/06-BiRGün

'İki gün önce, annemle konuştum. Bizim I yaşadığımız Sünni mahallesi ne zamandır olaylı bir yer haline gelmişti zaten... Köşede Şii bir ailenin işlettiği derici dükkân var. Anne ve çocuklar da dahil tüm aileyi, beş kişiyi sokağın ortasında öldürmüşler. Elbette, bu olayı yetkililere bildiren yok. Ayrıca bu tür olaylar sorunun bir parçası olarak da görülmüyor. Yani Sünni mahallesinden yaşayan Şiiler kovuluyor, aynısı Şii mahallesinde yaşayan Sünniler içinde geçerli deniyor. Ancak gerçek şu ki, Bağdat'ta ya da bir kaç şehirde daha farklı mezheplerden insanların bir arada yaşadığı mahallelerde mezhep çatışması mevcut. İnsanlar kendilerini tehdit altında hissediyorlar. İşte bu tür olaylar her zaman bildirilmiyor elbette.'

Bu ifadeler, Salam Pax'a ait. Salam Pax Irak işgali sırasında yayınladığı güncesiyle uluslar arası kamuoyunun ilgisini çekmiş ardından da pek çok yayın kuruluşunun Irak'ı içerden anlatan bir kişi olarak baş vurduğu kaynak haline gelmiştir. Salam'ın BBC muhabiri Aylin Bozyap' a anlattığı yüzlerce hikâyeden sadece biri.

Bir başka hikâyede, 37 yaşındaki yüzbaşı Malcolm Kendall Smith İngiliz Hava kuvvetlerinde, askeri doktor olarak çalışıyor. Irak'ta iki kısa görevde bulunduktan sonra 2005 yılında Basra'da görevlendirilmeyi reddettiği için yargılanıyor. Kendall-Smith, 2003 yılında başlayan Irak savaşında yer almayı reddeden ilk İngiliz asker. İngiltere ve Yeni Zelanda vatandaşı olan Yüzbaşı Kendall-Smith, "yasal bir emre itaatsizlik" iddiasıyla suçlanıyor. İngiliz mahkemeleri yüz başı ile ilgili ne karar verir bilmiyoruz acı gerçek yüzbaşının insanları öldürmediği için yargılanmasıdır.

Savaş cepesinde ise, Financial Times'ın haberine göre 'ABD, önleyici saldırı doktrininden vazgeçiyor':

Şimdiki Dışişleri Bakanı Condoleezza Ri-ce'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu dönemde hazırlanan strateji belgesinde 2002 yılından beri ilk kez önemli değişiklikler göze çarpıyor. 'Terör' tehdidine karşı önleyici saldırı doktrininden uzaklaşılırken, Rusya, Çin ve özellikle İran'a karşı söylemin sertleşmesi dikkat çekiyor.

Raporda, 'Tahran'ın nükleer faaliyetlerine gönderme yapılarak, 'İran'dan daha büyük tehdit yoktur. İran rejimi terörü destekliyor, İsrail'i tehdit ediyor, Orta Doğu barışını tehlikeye atıyor ve Irak'ta demokrasiye zarar veriyor' denilmektedir. Anlaşılan o ki ABD savaş stratejisini gözden geçirmek durumunda kalırken bile Ortadoğu ülkelerini tehdit etmekten çekinmiyor.

Yukarda ki iki örnek ve bir açıklama'dan anlaşıldığı üzere, ABD tüm dünya halklarını karşısına almıştır. 18-19-20 Mart tarihlerinde, başta ABD de olmak üzere tüm dünyada savaş karşıtları bir kez daha alanlarda olacak.

Biz de ülkemizde üzerimize düşen görev yerine getireceğiz. Bütün savaş kışkırtıcılarına rağmen alanlarda barışı, adaleti, eşitliği ve özgürlükleri savunmaya devam edeceğiz.

18 Mart'ta İstanbul, Kadıköy, Ankara, İzmir, Adana ve Trabzon'da meydanlardayız."


Evet arkadaşlar çok fazla yazıya da gerek duyulmayacak bir konu.Duyarlı, keninde insanım diyebilen her insan yarın Türkiye genelinde yapılacak olan eylemlere güç vermeli, emperyalist saldırganlığın karşsında, ölen ezilen halkların yanında olduğunu haykırmalıdır.
S
16 yıl
6600TD-X1600PRO-6800XT (AGP) ?
Arkadaşlar şu anda 256 mb Leadtek A6600TD ekran kartı kullanıyorum.

Mavi bilgisayara x1600pro ve 6800xt agp geldiğini öğrendim.

Sizce kullandığım kartı elden çıkarıp bunlardan birisini alsam fazla bir performans artışı elde edebilir miyim? ve 1600pro-6880xt den hangisini tercih etmeliyim? Fiyatları hemen hemen aynı.
S
16 yıl
AGE OF 3 & HAMACHI ?
Arkadaşlar ben Hmachi den bir kaç tane Ageof Empires 3 içine ağa katıldım ancak multiplayer oynayamaıyorum.

Oyunu açıp Lan a giriyorum ama ortada herhangi bir oyun vs göremiyorum, ne yapmama lazım?
S
16 yıl
PES 5 ve Takılma Sorunu
Arkadaşlar Pes 5 te orta saha çizgisinde ki kırılmalar için Vertical Sync i aktif ediyorum ama bu sefer de oyunda takılmalar başlıyor (ilginçtir Fps o sırada 48 olmasına rağmen takılıyor).

Sistemim amd 64 2800+, leadtek 6600td, 1.5 gb ram.

Sorunu nazıl halledebilirim?
S
16 yıl
Travesti (lik) & Türkiye
Ekşisozluk ta rastladığım, bir daha bir daha okuduğum, yazan kişiye de tekrar tekrar binlerce saygı gösterdiğim bir yazıyı paylaşmak istiyorum.


"alsancak'ta yürüyorum. gece zifir karanlık ve sokaklarda pek insan gözükmüyor. kordon tarafında bir kaç adet balıkçı var, kıbrıs şehitlerinde ise yalnızca polisler bulunuyor.

selamlaşarak yanlarından geçiyorum. polisleri görünce manasız bir tebessüm yayılıyor suratıma. otorite ile karşılaşmanın verdiği alışıldık bir gerginlik bu. zira, o saatte o sokakta kimse yok bizden başka ve devlet; görüyorsun, gecenin ikisinde uyumuyor, üçünde de ayakta.

filhakika, parlak ışıklarla dolu ve kimsenin olmadığı kıbrıs şehitleri sokağında dahi asayişi berkemalize etmelidir devlet. asayiş berkemalizasyonu sırasında ise her daim vatandaş sorun çıkartan, devlet çözendir. ben; o an o saatte vatandaş statümle potansiyel bir sorun olduğumu çok net biliyor, tebessümlerimle, ciddi ve keskin bakışlarımla, binlerce tekrar ile ezberlenmiş güven veren mimiklerimi hemen devreye sokuyor, bangır bangır bağırıyorum polise: "benden bir sorun çıkmayacak." polis bana bakıyor, bir süre süzüyor, bir saniye sonra gülümsüyor, "iyi geceler"leşiyoruz. üstümde duran "sorun çıkartmayacak" etiketini böylece daha da cilalıyorum, yanımdan geçip giderken benden şüphe duymuyorlar.

neden polis o saatte orada? zira devlet, real tehlikeleri, olan olayları gözlemez, gözleyemez. fiziksel sınırları her daim olan olayın gerisinde kalır. devlet ancak "önleyici" pozisyonda sorun çıkmayan yerlerde hazırda bulunabilir ve bir sorun çıktığında müdahale etmeyi umar. devlet, somutlukta değil soyut kurallarda yaşar. bunu biliyorum ve yanımdan geçerken polis -devlet-, hepimiz biliyoruz ki herhangi bir sorunun çıkmasının en düşük ihtimal olduğu, izmir'in en varlıklı parlak ışıklı caddelerden birinde asayiş bir süre daha berkemal pozisyonda olacak.

güvenle sağ tarafa dönüyorum. kıbrıs şehitleri caddesini kesen bir sokak. bayağı karanlık. pek ışık yok. lamba bulunmuyor. muhtemelen 20.yy'ın ilk yarısından bugünlere yadigar kalan ancak bugün birer viranhaneyi andıran evler uzanıyor. kıbrıs şehitleri caddesi'nden yansıyan ışıkların aydınlattığı kadarını görebiliyorum. içimde bir merak uyanıyor. korkuyorum, itiraf edeyim, gerçekten korkuyorum. beni içeride neyin beklediğini bilemiyorum. karalık bir sokağa girip yürümenin cazibesi çekiyor beni. ancak bir an sonra, daha önce hiç girmediğim bir sokağa, pek az gittiğim bir şehirde girmek pek çekici gelmiyor. korku, binlerce mesaj yolluyor bana. "seni neyin beklediğini bilmiyorsun", "ya başına bir şey gelirse?"

sonra sırf bundan, yalnızca o korku duygusunu hissetmek ve biraz daha ona dayanmak için giriyorum. patton'ın dediği gibi "cesaret, korkmamak değildir, yalnızca korkuya biraz daha dayanmaktır". övünmeyeceğim de, insan bazen kendisine korkmadığını ispatlamak için bir şeyler yapar. bazen insan korkuyor olduğunu görmekten her şeyden daha fazla korkar. ve neticede bir sokaktır, neticede bütün sokaklar birbirine benzer, neticede izmir'deyiz, alsancak'tayız, neticede bu ülkenin en güzel şehirlerinden bir tanesinin, en zengin bölümünün kalbinin köşesindeyiz, ne olabilir?

içeri giriyorum. yürüyorum sokakta, hakikaten bir şey yok. sokağı kesen başka caddeler bulunuyor ileride, onlar da karanlık. ortalarda devlet gözükmüyor. karanlık ve viranhanelerle dolu semtlerde devlet varlığı gözlenemiyor, parlak ışıklı ve kimsenin olmadığı caddelerde ise devlet bangır bangır yürüyor. parlak ışıklar mı, yoksa devlet mi o bölgeye önce geliyor, uzun bir felsefi tartışma.

sokağın tam köşesinde iki insan oturuyor. yanlarından geçiyor, sağıma kontrolşinas bir şekilde bakıyorum. travesti olduklarını anlamak için ise uzun bir süre bakmam gerekmiyor. gözlerimi kaçırıyorum. onlar da kendi aralarında konuşuyorlar. bir süre sonra, bir tanesi bana laf atıyor. "ayşe, bak boyu boyuna, beyaz da giymiş, hadi şanslısın"

o saat, o sokaktan öylesine geçiyorum yahu ben oysa? boylarımızın eşleniği beni ilgilendiren bir faktör değil.
kadınları gerçekten çok seviyorum. kadınlardan hoşlanıyorum. kadınlara bayılıyorum. travestilere karşı ise en ufak bir isteğim bulunmuyor. devam ediyor: "pişşşt, yatsana lan bunun altına bu gece. gel lan gel bedava!"

adımlarımı hızlandırıyorum, geçip gitmek dileğindeyim. ikinci adım esnasında ayşe'yi duyuyorum, "ne işim olacak lan bu palyaço ile"

palyaço? tekrar ediyorum palyaço. bana dediği bu ayşe'nin. neden? kafam bulanıyor. neden bunu deme ihtiyacı hissediyor ki? neden oradan geçip giderken beni bırakamıyor? neden arkadaşının söylediklerine alınıyor, kendisini savunmak ve maslahatı kurtarmak için bana laf atıyor­? neden benim umursamazlığım ve arkadaşının laf atması onu geriyor? duruyorum. arkamı dönüyorum. korkunç bir merak uyanıyor içimde. gidip ayşe'ye sormak istiyorum. neden ayşe? neden illa ki laf atıyorsun? neden palyaço dedin? nedir seni bu kadar dürten?

üstlerine yürüyorum. susup bana bakıyorlar. bir anda geriliyoruz. uzaktan bir arabanın farı bizi aydınlatıyor, sokağın tam köşesinde oturuyorlar. yanlarına gidiyorum, hala bana bakıyorlar, bense oturuyor, cebimden sigaramı çıkartıyorum. sessizliklerini bozmuyorlar. ayşe'ye uzatıp içip içmeyeceğini soruyorum. alıyor bir tane. sonra bakıp "selam" diyorum, gerginliğimi belli etmemeye çalışıp yumuşak bir şekilde soruyorum "neden böyle bir şey dedin ki?"

gözünde şaşkınlık görüyorum. diğeri biraz kızıyor, huzursuzlanıyor. ayşe bir şeyler geveliyor bir anda. sonra konuşmaya başlıyoruz, ismimi soruyorlar, nereli olduğumu. beraber sigara içiyoruz. hallerini soruyorum ben de, normal bir muhabbet açmaya çalışıyorum. ve açılıyor. caddeyi merak ettiğimi, ankaralı olduğumu filan söylüyorum. ankara'dan buraya niye geldin diyorlar, ufak bir hikaye anlatıyorum. gerçeklerle pek bağdaşmayan, tamamını da ihtiva etmemesi gereken, genel geçer bir şeyler. iyi diyorlar. tam o sırada yanımızda bir araba duruyor. camı açılınca içeriden biri bağırıyor "kaça". ayşe kurumla yerinden kalkıyor, cama yanaşıyor. bir iki laf atışması oluyor. kahkahalar atılıyor. sonra camdan "40 lira veririm sana" sesi duyuluyor. ayşe bir anda patlıyor "o paraya anan bile altına yatmaz"

ne işim var lan benim burada? neredeyim ben? o paraya anan bile altına yatmaz ne demek ayşe? kahkaha atmak istiyorum, ancak içinde bulunduğum şartlar kahkaha atmama müsaade etmiyor. boğazımda düğümleniyor kahkaham.

arabadaki adamlara bakıyorum, normal sıradan adamlar. herhangi bir belirleyicilikleri yok. türkiye'de yaşayan herhangi biri gibiler. müslümanlar, ramazanda içki içmez ve oruç tutarlar. kalan 11 ay deli gibi imbik gibi içki içtiklerine eminim. ülkelerine bağlı, devletlerini seven, örf ve ananelerine sadık insanlardır bunlar. kız kardeşlerinin başörtüsüne el sürdürmezler, ilk kez genelevde milli olmuş olabilirler. birbirlerine ibne diye hakaret ederler, üç büyüklerden birini tutarlar, orospu çocuğu ithamı için birini öldürebilirler. "ne bakıyon la" diye kavga çıkartabilir, "gel sennen bir şey konuşacağız" diyerek adam çekerler. perşembe gecesi kurtlar vadisi izliyorlar, muhafazakarlar, evlenecekler, karıları olacak ve karılarını başka bir herife bir an olsun bakarsa dövecekler. şimdi de travestilerle düzüşmek için pazarlığa oturuyorlar. normal sıradan adamlar.

pazarlık olumsuz sonuçlanıyor. ayşe yanıma oturuyor. kokusu genzimi yakıyor ayşe'nin. inanılmaz bir parfüm sürmüş. nefes almakta zorlanıyorum. gerçekten çok kötü bir koku burnumu dolduruyor bir kez daha. "orospu çocukları" diyor ayşe "analarını becersinler o paraya. mal mıyız lan biz?" itiraz etmek için bir sebep göremiyorum. kafamı sallayıp onaylıyorum hatta. ayşe'nin memleketinden bahsediyoruz sonra tekrar. "dönmek isterim" filan diyor. bu halde dönemeyeceğine emin. bu halde bir yaşamı yok çünkü onun. yurt üstünde yürüyen vampir gibiler. sabahları sokaklarda dolaşamıyorlar çünkü geceleri kendileri ile düzüşmek için pazarlık yapan herifler sabahları bunları görünce ölüm gibi rahatsız oluyorlar. alay ediyorlar, saldırıyorlar, tahkir ediyorlar. cık cık sesleri çıkartıp laf atıyorlar. "naber la ismail, askerlik nasıldı" derler muhtemelen. "topraaaam" diye hitap ederler. sonra gece, üç duble rakıyı müteakip, sokaklarına gelip "karıcım" eşsesinde "kaça veriyon" diye sorarlar.

canım sıkılıyor. ben gidiyorum ayşe diyorum. görüşmek üzere diyemiyorum, görüşmemek istiyorum, zaten bir daha nerede görüşeceğiz. iyi işler demek de çok ahlaksızca geliyor, hayırlı geceler diyip kestirip atıyorum. güle güle diyorlar. yürümeye devam ediyorum.

nasıl korkuyorum onlardan esasında. nasıl içim bulanıyor, midem ağzıma geliyor onlara baktıkça. yok olsunlar istiyorum, yok olsunlar ve gitsinler. demin konuştuğum ve artık tanıdığım ayşe'den bile tiksindiğimi hissediyorum yürürken. ne ki bu şimdi?

çok net değil mi? kadın gibiler. göğüsleri var. mini etek giymişler. ağda yapmışlar. yüzlerinde makyajları, şelale gibi üstlerinden akıttıkları kadın parfümleri, allıkları, farları, rimelleri, tokalı saçları ve topuklu ayakkabıları var. ancak yüzlerindeki makyajın arasından sakalları gözüküyor, kocaman elleri saklanamıyor, bacaklarındaki futbolcu kaslarını görmezden gelemiyorsunuz. sert yüz hatları, türkiye'de hep karşılaştığımız burun fenotipleri ile absürd bir manzara sunuyorlar insana. demin arabada pazarlık yapan heriflere makyaj yapsak nasıl duracaklarsa öyleler. o kadar ince bir ayrım var arada.

bu amorf yapı iğrendiriyor beni. ne olduğu bilinmeyen, anlamlandırılamayan, kadın veya erkek denilemeyen, alıştığım kavramları zorlayan, beynimi bulandıran, "kocacım" ile başlayan cümlelerinde duyulan bas bariton sesler ile beni hep şaşırtan insanlar. çağımızın çocukları onlar. ayakta yürüyen çiftestandart abideleri. 70 kiloluk düzensizlikler, şizofrenik görüntüler, gerçek ve hayal arasında kalmış organizmalar. çelişkinin posteri gibiler. kadın ama erkek. makyajlı ama sakalları var. ağdalı bacaklarında futbolcu kasları. orospu çocuğu diye sertçe bir erkek gibi hakaret edip kocacım diye yumuşakça konuşmaya çalışan dilemma hikayeleri. ne cennetler, ne cehennemler, kocaman bir araf onlar. bitmeyecek ve kocaman bir araf. müthiş bir belirsizlik gösterisi.

neden bu kadar korkuyorum? neden bu kadar korkuyoruz? hareketlerini tahmin edemediğimiz, ne yapacağı belirsiz, düzenlenemeyen bu travestiler, travesti olmak ile ayan beyan gösterdikleri çelişki portreleri ile neden bu kadar korkutuyor bizi?

çünkü kabul edin, onlar bizim içinde yaşadığımız bu ülkedir. gözlerimizi kapatıp görmekten kaçtığımız herşey vücutlarında onların. sokakta yürürken onlar, bu ülkeyi bizlere gösteriyorlar.

onlar devletimiz ve kültürümüz.

travesti, çelişkili, çarpışık amorf görüntü ise, izmir'in en zengin semtlerinden birinin tam ortasında, parlak ışıklarla dolu ve kimsenin olmadığı bir caddede yürüyen devlet tam bir travestidir. bir sokak yukarıda fuhuş, uyuşturucu satışı ve tck'da geçen her tür suç varken, bunu görmesine ve bilmesine rağmen, asayişi berkemal etmek sorumluluğu ve yükümlüğünde olan polis'in çelişkisini başka nasıl ifade edebiliriz? polis, suça karşı önleyici polis, her gece suçun işlendiği ve işleneceği muhakkak olan yerde değil, suçun olmayacağı kesin olan yerde duruyor. ve arada yalnızca bir sokak var! çarpışık başka nasıl tarif edilir?

devlet, hukuk kurallarıyla bağlı ve onların uygulayıcısı devlet, gözümüzün önünde bombalı saldırılar düzenliyor ve derinliğini bizden saklayamıyor. hukuk makyajı altından yüzümüze derin sakalları batıyor, görmezlikten gelemiyoruz.

devlet, bir yandan özgürlük veriyor ve sonra o özgürlüklerin kullanılmaması için her şeyi yapıyor. anadilde kurs açabilme hakkı verilip arkasından bu hakkın kullanılmaması için geniz yakıcı parfümlerle bulanmış gerekçeler, din ve vicdan hürriyeti kısmına zımnen şerh düşülmüş "misyoner faaliyetlerin engellenmesi", fikir ve ifade hürriyetinin direkt üstünde bulunan "türklüğü tahkir", ülkemizi koruyalım gerekçesi ile sahte ve apansız yaratılmış binlerce senaryoya işkillenmiş bir hürriyet sanrısı yaşadığımız.

devlet, kutsal babamız devlet, çocuklarına dayak atıp diğer yandan "türkiye bir hukuk devletidir" diye bağırıyor, yargısız infazları münferit vakalara bağlayıp, ağdalı bacaklarıyla saklayamadığı futbolcu kasları ile suratımızın ortasına linci halkın meşru refleksi" olarak voleliyor.

sosyal demokratların muhafazakar, muhafazakarların liberal, liberallerin solcu, solcuların faşist olduğu bir siyaset sahnesinin tam ortasında, ulusalcı ile milliyetçi arasındaki derin farkların nasıl olabildiğini anlayamaz şekilde duruyor ve salaklaşmış şekilde ülkeye bakıyor, bu sahneden travesti devleti düzeltecek bir umut aralığı arıyoruz. halbuki neyin ne olduğunu söyleyebilmek dahi mümkün değil. her tanım binlerce "ama", "fakat" parametresi ile detaylanıyor, bir tek partinin nerede olduğunu bulmak korkunç bir mühendislik projesi gibi ancak sayfalarca yazıyla izah edilebilir oluyor.

ve bu siyaseti oluşturan halk, bu siyasetin yaratıcısı, büyük kısmı milliyetçi muhafazakar ülkemizde, "vatanı için gerekirse canını verecek" gençler, askerlikten kaçmak için güvercin taklalar atıyor. 11 ayın sultanı ramazanda içilmeyen içkilerin tamamı bir dahaki ayların borç hanesine yazılıp, muhafazakar masalarda amarikanlıların bastığı düğmemiz mezesinde derya gibi tüketiliyor.

nedir bir travesti? neden korkarız? o çarpışık suratlarında, hep olmak istediklerini beyan eden giysilerinin içine gömdükleri olmuşlarında nedir bizi iğrendiren?

işte o çelişkilerin tamamı bu sokaklarda her gün yürüyor. zorla başörtüsüne sokulmuş kızlar da başörtüsü için özgürlük istiyor. çünkü babalarının kendilerini zorla türbana sokması "din ve vicdan hürriyeti"dir. din ve vicdan hürriyetinden bahsedenler, hristiyanlar incil dağıtınca "misyoner faaliyet" diye ayaklanıyor, misyoner faaliyetlere izin veren avrupa birliğine öfke kusup, aihm'nin başörtüsü kararını atmaca gibi bekliyor. diğer taraftan ise okulunda okumak isteyen bir genç kız, başörtüsü yüzünden, yalnızca hizmet aldığı bir yapıdan, devleti temsil etmediği halde kovuluyor. ve bunu alkışlayanlar, "din ve vicdan hürriyeti", "laiklik" gibi kavramlardan en çok bahsedenler oluyor.

arabalarının camlarını açıp yolda yürüyen genç kıza laf atanlar ve seviştikleri kızın en ince detaylarını "sonra yatırdım bunu, açtım bacaklarını nasıl inliyor" senaryosunda anlatanlar, kız kardeşlerinin elini tutan çocuğu töredir diye öldürüp, mapushanede gün sayıyorlar.

arkadaşına ibne diye hakaret eden delikanlı, kavgayı müteakip soluğu travestilerin koynunda alıyor, kız arkadaşına orospu diye bağıran, rus hatuna 100 dolar biriktiriyor ve huzuru nataşanın kollarında buluyor. namusuna düşkün kızlarımız ise hayırlı kısmetlerini öğrenmek için şefaat diledikleri şeyhin yatağında cin çıkartıyor.

hiçbirisi değiliz. ne biri ne öteki. olmak istediklerimiz giysileri altında dolaşıp, normal kabul edilmişi eksen belleyip, ne olduğumuzu kapatmaya çalışıyor ancak başaramıyoruz. hiçbirisi olamadı türkiye. fesi çıkardığında osmanlılıktan kopamadı ve başımıza şapka takmamız medeni yapamadı bizi. hiç biri değiliz.

arkadaş sohbetlerinde türkiye'nin şanlılığından bahsedenler, gecenin karanlığında travestilerin kadın yüzünü görüyorlar sadece. onunla yatıyor, düzüşüyor ve kur yapıyorlar. viyana kapılarına nasıl dayandığımızı hatırlayıp, "güzel şeyler de oluyor bu ülkede" sohbetlerinde travesti türkiye'nin file çoraplarına övgüler düzüyorlar. mini etek gibi üstümüzde sakil duran milli maç başarılarında bir çoşkuyla sokaklara çıkılıyor, cennet vatan türkiye markalı kadın parfümleri sürüyoruz üstümüze.

aynı biz, vergi dairesinden memur geldiğinde "bu ülke batmış ağa" diye konuşuyor, pazardaki fiyatlara bakıp "aslında atacan kapağı avrupaya" niyetimizi beyan ediyor, şanlı ordu altında komutanın ettiği hakareti bir ömür ahbaplara anlatıyoruz. gizli gizli orduyu eleştiriyor, açık açık kahraman mehmetçikle övünüyoruz.

gecenin bir köründe, çok içildiği için arabanın tekinde oturup travestilere kur yapılıyor. sabah, gerçekle karşılaşıldığında linç etmek için kalabalıklar bekleniyor.

travestilik amorf yapı, çelişkiler ve çatışmış belirsiz görüntü ise, türkiye travestidir. travestilerde korktuğumuz her şey, bu ülkede korktuğumuz her şeydir.

türkiye'de yaşıyoruz. ne biri, ne öteki, kocaman bir araf burası. arada kalmışız, her şey belirsiz, elle tutulabilir pek bir şey bulunmuyor. korktuğumuz sokaklar en sevdiğimiz caddelerin hemen yanı başında. alacakaranlıkta, ne bir sabahta ne bir akşamda hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız her şey yanyana gözümüze gözüküyor. çünkü bugün, nasıl bir ülke olmak istediğimize göre giyinip, nasıl olduğumuzun üstünü kapatıyoruz.

bundan hatırlayalım, travestilere taş atan ellerimiz, akşam onların da elini tuttuğu müddetçe olmak istediğimize ulaşamayacağız. travestilerden korkmamayı başarıp, kabul ettiğimiz için yargılamadığımız zaman, hristiyanların incil dağıtması hakkının da başörtüsü ile okula gidebilme hakkı kadar olduğunu anladığımız zaman, bir kürt kürtçe konuştuğunda ülkemizin bölünmeyeceğini, bizim bastıklarımızdan başka bir düğme, bizim korkularımızdan başka bir hassas dönem olmadığını öğrendiğimiz, işimize göre ilkeleri çarpıtınca, çarpıklığın bizzat bizi de yok ettiğini anladığımız zaman travestilikten kurtulacağız.

ya bir erkek olacağız, ya bir kadın ve artık korkmayacağız."
S
16 yıl
Saflara hoş geldin Polat!
Kurtlar Vadisi Irak" Türk sağının Amerika'dan kopuşunun müjdecisi

Saflara hoş geldin Polat!

Rambo-Abdullah Çatlı kırması kahraman Polat, yıllardır Amerikan saflarındaki Türk sağını "Kahrolsun Amerika" pankartının altına taşıyor. "Kurtlar Vadisi Irak", sadece yenilmişlik duygusunu gideren bir yara bandı değil, aynı zamanda Türkiye sağının yeni safının habercisi...


Nihayet bizim de bir Rambo'muz oldu. Aynı onun gibi gözüpek ve atak... Onun gibi devlet tarafından yetiştirilmiş, özel eğitimden geçirilmiş. Attığını vuruyor. Rambo gibi az konuşuyor ama konuştu mu lafını esirgemiyor.
Rambo Vietnam'a gidip esir alınan Amerikan askerlerini kurtarırdı, Polat Irak'a gidip aşağılanan Türk askerlerinin öcünü alıyor.
İşin ilginç yanı "kahraman Polat", Rambo'dan ve Hollywood'dan öğrendiği bu numaraları, onların anavatanı Amerika'ya karşı kullanıyor.
Yani "kötü Amerikalılar"ı kendi silahlarıyla vuruyor.

Tarkan'dan Polat'a
"Kurtlar Vadisi Irak"ı izlerken gençliğimde "Kahpe Bizans"ı kılıçtan geçiren Tarkan filmlerinin hazzını aldım.
"Amerikan gavuru", günahsız Iraklılara acımasızca işkence yapıp çoluk çocuk demeden kurşunlarken yan koltuğumda oturan yaşlı teyze "Allah belanızı versin. Tüh vicdansızlar" diye söylenerek ortalama Türk insanının tepkisini veriyordu.
Polat tek başına zalim Amerikan ordusunu dize getirdikçe salonumuz çocukken Yılmaz Güney filmlerinde yaptığımızı yaptı ve bu zaferi alkışlarla karşıladı.

Yara bandı
Amerikan aksiyon filmlerinin dinamik temposu ve tekniğiyle Tarkan filmlerinin hamasetini ustaca yoğuran film soluk soluğa izleniyor.
Ancak başarısının sırrını bu sürükleyicilikten ziyade, son bir yılda içine düşürüldüğümüz yenilmişlik duygusunda aramalı...
Amerikalılar ulusal kırmızı çizgilerimizi silip bir de Süleymaniye'de kafamıza o çuvalları geçirdiğinden beri ezik bir ruh haliyle geziniyoruz.
Ne savaşa girer gibi yapıp girmemiş oluşumuz ne "Biz de onların komutanını donuna kadar soyduk" türünden üste çıkan palavralarımız bu ruh halini onarmaya yetti.
Ama şimdi Polat, Irak'ta çuvallamamıza ilaç gibi gelecek bir yara bandı sunuyor bize...
Senaryo, toplumdaki anti-Amerikan hissiyata da birebir denk düşüyor.
Nihayet gerçek hayatta yapamadığımızı filmde yaptık:
Amerikalıların başına çuval attık.
Üç kişiyle ordularını dağıttık.
Sam Amca'nın göğüs kafesini yardık.
Ve filmin galasında Amerikan askerlerine uşaklık yaptırdık.
İntikamımızı aldık.
Rahatladık.

İkame kahraman
Film Ortadoğu'ya ihraç edilirse Arap dünyasında büyük seyirci bulabilir ve Polat oradaki ezik ruhlular için de ideal bir kurtarıcı kahraman olabilir.
Bu Irak'taki durumu düzeltmez tabii ama ruhumuzu ferahlatır.
Sinemanın yarattığı hayal dünyasının bir faydası da budur.
Gerçek hayatta yapamadığımız dayılanmayı perdede görmek yenilmişliğin acısını hafifletir.
Eh, onca aşağılanmadan sonra toplumların bu afyona da ihtiyacı vardır.


Sam aynı Sam, Polat niye değişti?
Tarihsel açıdan bakarsanız "Kurtlar Vadisi Irak"taki asıl yenilik, Polat'ı Amerikan karşıtı saflarda görmemiz.
Malumunuz, Polat'ın ataları 1960'larda sokaklarda "Amerikalı
evine dön" diye yürüyen öğrencilerin üzerine "Komünistler Moskova'ya" diye bağırarak saldırmış, ateş açmışlardı.
Türkiye'nin en büyük öğrenci eylemlerinden biri 1968 yazında, Amerikan 6. Filosu'nun ziyaretinde yapılmıştı ve orada "Bağımsız Türkiye" sloganıyla yürüyenlerin üzerine açılan ateşle Vedat Demircioğlu öldürülmüştü.
Filmin kötü adamı Mr. Sam Marshall'ın da isabetle hatırlattığı gibi "Amerika, anti-komünist mücadele için Polat gibileri beslemiş, palazlandırmıştı."
Onu bırakın, "Polat'ın çalıştığı" Özel Kuvvetler, Amerikan parasıyla kurulmuş ve her yıl finanse edilmişti.
Ama gün oldu, filmdeki Sam gibi Sam Amca da "Artık size ihtiyacımız yok" deyiverdi.
Öküz öldü, ortaklık bozuldu.

Nereden nereye?
1950'lerde Marshall yardımı getiren gemileri törenlerle karşılayan Türkiye şimdi "büyük şeytan"a isim diye takıyor Marshall'ı...
1960'larda İstanbul'u ziyaret eden Amerikan askerleri için kerhane duvarlarını boyatanlar şimdi Iraklı dul, zalim Amerikalının kalbini deşince alkış tutuyor.
Polat işgalcilerle sosyalist jargonla konuşuyor, "Amerikan askerlerinin patronu Amerikan kapitalizmi değil mi?" diyor.
Amerika mı değişti?
Hayır. Vietnam'dan beri
Sam aynı Sam...
Lakin 11 çuval, Türk sağına 50 yılda anlatılamayanı anlatıverdi.
1960'larda boyanan kerhane duvarları nasıl Türk-ABD yakınlaşmasının fotoğrafı olarak hafızalara kaydolduysa, sanırım "Kurtlar Vadisi Irak" da Türk sağının Washington'dan kopuşunun simgesi olarak tarihe geçecek.


Polat, Çatlı mı?
Dizideki Polat'ı ayrı değerlendirmek lazım. Ama filmdeki Polat, hiç kuşkusuz Abdullah Çatlı'yı akla getiren bir karakter olarak çizilmiş.
Gökçen Çatlı'nın babasıyla ilgili anılarını okursanız ("Babam Çatlı", Gökçen Çatlı, Timaş, 2000) Çatlı ve arkadaşlarının bir dönemki eylemlerinin benzer şekilde değerlendirildiğini görürsünüz.
Çatlı da "devlet tarafından özel olarak işe alınıp yetiştirilmiş, milleti ve devleti için her türlü tehlikeyi göze almış, gerekirse cinayet işlemiş, sonra yurtiçi ve yurtdışında sayısız operasyonlara katılıp ülke menfaatleri için çalışmış bir kahraman" olarak tarif ediliyor.
Şu farkla ki, Çatlı'nın 1970'lerde ölüm emrini verdiği ve evlerinde boğazlanarak öldürülen yedi TİP'li genç, 30 yıl sonra bugün Polat'ın boğazladığı Amerikalılar ülkelerini işgal etmesin diye uğraşıyorlardı.
Belki de filmdeki Amerikalı'nın işaret ettiği gibi, şimdi Türklerle Kürtleri birbirine düşüren de, o gün sağcılarla solcuları birbirine kırdıran da onlardı.
Polat ve arkadaşlarının bunu anlaması 30 yıla ve 30 bin cana mal oldu.

Türk sinemasının inanılmaz sıçraması
"Kurtlar Vadisi Irak"ta gözü kara Polat'ın iki adamıyla Amerikan ordusunu dize getirmesi yürek ferahlatan bir palavra olabilir.
Ama Polat'ın Hollywood'u yüreğinden hançerleyeceği şimdiden belli gibi...
Sinema izleyici istatistikleri inanılmaz bir gelişmeyi haber veriyor:
Geçen yıl Türkiye'de toplam 28 milyon biletli seyirci vardı.
Bunların 11 milyonu yerli filmleri tercih etti.
Bu, yüzde 40 civarında bir Türk filmi seyircisi demekti.
Hollywood'un ezip geçtiği Avrupa'da (Fransa hariç) ulusal sinema seyirci oranı yüzde 10'larda geziniyor.
O yüzden yüzde 40'lık yerli film seyircisi, müthiş bir rakam...
Şimdi sıkı durun; çünkü daha da büyük bir rakam geliyor:
Geçtiğimiz ocak ayında yaklaşık 6 milyon seyirci sinemaya gitmiş. Bunlardan
5 milyonu Türk filmlerini tercih etmiş.
Yani oran yüzde 80'leri aşmış.
Ki, büyük seyirci çekeceği anlaşılan "Kurtlar Vadisi Irak" yeni vizyona girdi.
Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu "Şubatta toplam seyirci 10 milyona çıkacak, bunun 9 milyonu Türk filmi seyircisi olacak" tahmininde bulunuyor ve "Bu, Türk sinemasında bir Rönesans habercisidir" diyor.
Dedim ya, Polat Amerikalıları asıl burada vuracak gibi görünüyor.

can.dundar@e-kolay.net


Not:Yazı Can Dündar a aittir.
S
16 yıl
NOD32-Ayarlar?
Arkadaşlar bir süre önce bir arkadaşımız burada NOD32 nin yaralarının geniş şekilde anlatılıdğı bir yerin linkini vermişti.
O başlığı bulamadım da verilen linkin adresi neydi? Yardımcı olursanız çok sevinrim
S
16 yıl
Dawn Of War:Winter Assault!
Bu younu oynayana arkadaşlar sizce oyun çok zor olmamış mı?

Bilgisayara karşı, skirmish de "Standard" zorluğu bile 10 denemedir yenemiyorum, hatta çok feci eziliyorum.

Var mı yenebilen? Taktik nedir?
S
16 yıl
RAM den Anlayanlar!!!
Ram ayarlarından anlayana arkadaşlara bir şey danışmak istiyorum.

Sizce 1.5 gb ram 400 mhz 2T olarak çalışması mı daha iyi olur (bu şekilde 1T çalışmıyor)
yoksa 1 gb ram 400 mhz 1T olarak çalışması mı?

Öenmi var mı bilmiyorum ama sistemim amd64 2800+, nforce 3 anakart (dual ddr destklemiyor)
S
16 yıl
RAM den Anlayanlar!!!
Ram ayarlarından anlayana arkadaşlara bir şey danışmak istiyorum.

Sizce 1.5 gb ram 400 mhz 2T olarak çalışması mı daha iyi olur (bu şekilde 1T çalışmıyor)
yoksa 1 gb ram 400 mhz 1T olarak çalışması mı?

Öenmi var mı bilmiyorum ama sistemim amd64 2800+, nforce 3 anakart (dual ddr destklemiyor)
DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.