M

Yüzbaşı
09 Ocak 2003
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
0 üye
Görüntülenme (?)
47 (Bu ay: 1)
Gönderiler Hakkında
M
17 yıl
bilgisayar açılmıyor
bilgisayarım bir anda kapandı tekrar açmaya çalışınca cpu sıcaklığı yüksek dedi. baktım cpunun fanı yerinden oynamış.
tekrar yerine taktım . bu sefer de
"reboot and select proper boot device or insert boot media in selected boot device and press a key"
diye bir mesaj çıkıyor ve bilgisayar açılmıyor.
bu mesaj neden olabilir arkadaşlar?
yardımcı olursanız sevinirim
M
19 yıl
video işlemede AMD mi İNTEL mi
arkadaşlar 3-4 senedir bilgisayar piyasasından kopuğum. eskiden inteller amd ye göre daha stabildi. buna karşılık video işleme, kameradan pc ye görüntü aktarma gibi uygulamalarda ve 3D gibi profesyonel işlerde ise AMD intele 10 basardı.
şimdi son durum nedir. intel bu konularda AMD ye yetişti mi?
AMD ler stabil olma konusundaki eksiğini kapadı mı?
M
20 yıl
pc takip sistemi nasıl kurulur
arkadaşlar
bir şirkette çalışanlar için pc takip sistemi var mı yok mu nasıl anlarız
M
20 yıl
generallere sus emri
GENERALLERE E-MAİLLE ‘SUS’ EMRİ
Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon, 8 bin emekli asker ve sivil uzmana e-mail gönderip Bakan Donald Rumsfeld'e yönelik eleştirilerine bir son vermelerini istedi.


Irak savaşında askerlerin görüşlerine ağırlık vermeyerek hata yapmakla suçlanan ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’e emekli generallerin eleştirileriyle doğan ordu-hükümet krizine Pentagon el koydu. Sert eleştirilerin kasım ayındaki kongre seçiminde Cumhuriyetçi Parti’nin ciddi oy kaybına uğramasına neden olmasından endişe eden Pentagon, aralarında John Batiste, Paul Eaton ve Charles H, Swannack’ın da bulunduğu 8 bin emekli ve aktif generale e-mail (elektronik posta) ile bir not göndererek Rumsfeld’e destek vermelerini istedi. Pentagon askerlere gönderdiği cevap niteliğindeki elektronik postada, ‘’8 bin emekli ve aktif asker var’’ ifadesini kullanarak, Rumsfeld’e karşı görüşlerin ‘’sadece birkaç emekli generali’’ temsil ettiğini ima etti. Pentagon, Rumsfeld’i eleştiren emekli generallere, ‘’neden görevdeyken konuşmadınız?’’ karşı saldırısında bulunurken, üniformalılar için askeri adalet kodu olarak bilinen yönetmeliğe göre,askerlerin, ABD Başkanı, Başkan Yardımcısı, Savunma Bakanı ile diğer federal ve eyalet yetkilileriyle ilgili eleştiride bulunmaları yasaklanıyor.

Rummy'nin hataları neydi?

Rumsfeld'in Irak'ta tartışılan iki temel kararı var. Bunlardan birincisi, az askerle Irak'ın işgal edilebileceği inancıyla Birinci Zırhlı Tümen'in Irak'a yerleştirilmesini iptal etmesi. Zaten Rumsfeld, az asker, vuruş kabiliyeti yüksek nitelikli silahlar ve hızlı operasyon içeren bir savaş sistemini savunuyor. Savunma Bakanı’nın eleştirilen ikinci kararı ise Amerikan ordusuna sormadan aldığı Irak ordusunu dağıtma kararı
M
20 yıl
polat alemdar jack bauer\u0027e karşı
arkadaşlar cnbc e de 24 dizisinin yeni bölümleri başladı. pazar günler saat 22:00 da.
izlemenizi tavsiye ederim. altta can dündarın filmi anlatan köşe yazısını koydum. ben de filmin hastasıyım.
Amerikalıların Türkleri nasıl gördüğünü gösteren güzel bir çalışma.
NOT: Bu film kurtlar vadisi Irak filminden önce çevrildi ve yayınlandı.


Polat Alemdar'a karşı Jack Bauer

Amerikalılar "Kurtlar Vadisi"ne tepki gösterdiğinde Türkler "Ama sizinkiler de yapıyor" demişti.
Kastedilen "24"tü.
Ben diziyi hiç kaçırmayanlardanım.
24, geçen sene yeni bölümlerinde "Türkleri terörist gibi gösterdiği için" Türkiye'de yayından kaldırılmıştı. Hatta bu yüzden Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, diziyi ABD'li meslektaşına şikâyet etmişti.
Neyse ki CNBC-e buna kulak asmayıp "birkaç tercüme müdahalesiyle" pazar gecesi diziyi yeniden yayına koydu.
Peki iki ülkeyi polemiğe sokan iki dizi arasında benzerlik var mı?
Bence var.
"Kurtlar"ı biliyorsunuz; bilmeyenler için kısaca "24"ten bahsedeyim.
Dizi, Amerikan anti-terör biriminin (CTU) teröristlerle yürüttüğü mücadeleyi konu alıyor. Kahramanımız Jack Bauer, daha önceki serüvenlerinde teröristlerin yerleştirdiği nükleer bombalarla, biyolojik silahlarla uğraşmıştı. Bu bölümde de yine "Ortadoğu kökenli" bir terör örgütünün rehin aldığı ABD Savunma Bakanı ile kızını kurtarmaya çalışıyor.
***
Benzerlik şurada:
Nasıl Kurtlar Vadisi'nin tüm Amerikalıları "sadist" ise, 24'ün tüm Ortadoğuluları da "terörist"...
Dizide Bakan'ı kaçıran örgütün lideri Sherek, İstanbul'daki bombalama eylemlerini de düzenlemiş. Sherek'e ABD'de yaşayan Müslüman bir aile yardımcı oluyor. Ailenin oğlu "Behruz", "dünyanın kaderini değiştirecek bir eylem" için örgüte kuryelik yapıyor.
Örgüt, Türkiye'deki bir sunucudan gönderdiği virüsle, interneti çökertecek bir saldırıya girişiyor. Saldırıda "bir Ortadoğu dili"nden kodlar kullanılıyor. (Yüksel Aytuğ'un dünkü yazısından öğrendiğimize göre dizinin orijinalinde "bu dilin Arapça, Türkçe ya da İbraniceye benzediği" belirtildiği halde, bizim yayında bu ifade "düzeltilmiş")
Elbette Kurtlar'ın karikatür tiplemelerine karşın burada daha derin işlenmiş karakterler ve bir saniyeyi boşa harcamayan müthiş bir olay akışı var. 24, mesajını Kurtlar kadar kaba saba bir tondan değil, daha ince diyaloglarla veriyor. Ama mesaj aynı mesaj... Kaçırılan Bakan'ın barışsever oğluna söylediği gibi:
"Amerika tehdit altında... Barış gösterilerinin, kafa karıştıran belgesellerin sırası değil. Güvenliğimiz her şeyin üstünde..."
***
Gelelim kahramanlarımıza...
Polat Alemdar'ın nemrutluğuna karşın, Jack Bauer sıcak, duygulu bir adam. Polat gibi "aseksüel" de değil; ilişkileri var; seviyor, hüzünleniyor, acı çekiyor.
Ama bunun ötesinde aynılar:
İkisi de kontrgerilla eğitimi almış.
İkisi de gözü pek, attığını vuran, iyi dövüşen adamlar...
İkisi de otoritenin aczine, yöneticilerinin pasifliğine, güvenlik birimleri arasındaki eşgüdümsüzlüğe öfkelenip inisiyatif alıyor ve tek başına mücadeleye girişiyor. Gereğinde müthiş acımasız olabiliyorlar.
Polat, askerin başına çuval geçirilmesine tepkisiz kalanlara kızıp Kuzey Irak'ı basıyordu.
Bauer, ABD tehdit altındayken eldeki tek zanlının aciz amirlerce "hukuka uygun" sorgulanmasına kızıyor. Sorgu odasını basıp zanlının bacağına sıkıyor kurşunu, alıyor bilgiyi... Seyirciye şahinliği onaylatıp "Bu bela anca böyle, yargısız infazla defedilir" dedirtiyor.
M
21 yıl
Cumhuriyet üniversiteleri
ÜNİVERSİTELER VE FİŞLEME
Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, Meral Tamer'e bir mektup göndermiş.
Mektubunda, Aşkın Olayı'na ilişkin başka şeylerin yanı sıra üniversitelerdeki personel fişleme meselesine de açıklık (!) getiriyor ve şöyle diyor:

"Rektörler her yıl sonunda kanun hükmü olarak her personel için bir değerlendirme formu doldurur. Dünyanın her yerinde vardır bu. Yücel Aşkın da bunu yapmıştır. YÖK Başkanı da her yıl sonunda rektörler, dekanlar ve dekan yardımcıları için değerlendirme yapmak durumundadır."

Önce şu "dünyanın her yerinde var" lafının söylendiği anda akan suları durduracak sihirli bir argüman zannedilmesine fena halde gıcık olduğumu söyleyeyim. Sanki bizim hiç kafamız yok. Hiç sorgulama, eleştirel bakma yeteneğimiz yok... Biri "dünyanın her yerinde böyle" dedi mi, bize ne kadar ters gelse de, ne kadar alçaltıcı olsa da, "Eh, ne yapalım, elle gelen düğün bayram" deyip oturacağız...

Ama Gürüz'ün fişleme meselesine "açıklık getiren" demecindeki asıl çarpıtma bu değil... Asıl çarpıtma, sözünü ettiği ve "kanun hükmü" olarak bütün rektörlerin doldurduğunu söylediği değerlendirme formunun neyin değerlendirmesi olduğu...

Acaba bu değerlendirme formu konusunu düzenleyen yasa ya da yönetmelikte, rektörlerden neyin değerlendirmesini yapmaları isteniyor Sayın Gürüz; "açıklık getiren" açıklamanızda bunu da açıklar mısınız? "Dünyanın her yerindeki" üniversitelerde öğretim üyeleri hakkında hazırlanan performans değerlendirme formlarında o bilim insanlarının dünya görüşleri, siyasi duruşları, yaşama biçimleri de yazılıyor mu acaba? "Filanca rektör lezbiyendir, falanca bu yaz çıplaklar kampına gitti, öbürü Irak Savaşı aleyhine mitinge katıldı" diye notlar düşüyorlar mı o değerlendirme formlarına? Yoksa o yıl içinde ne kadar araştırma inceleme yaptığı, kaç makale yayınladığı, girdiği derslerdeki öğrenci başarı oranının ne olduğu gibi bilgiler mi yer alıyor?

Evet, dünyanın başka yerlerinde de bir zamanlar böyle fişler tutulmuştu üniversite öğretim üyeleri hakkında. Bildiğim ABD'deki son fişlemeler McCarthy döneminde yapılmış, bu fişlemelere dayanarak üniversiteler hallaç pamuğu gibi atılmış, komünist- Sovyet ajanı avına çıkılmıştı.

Ama demokratik ülkelerde bu jurnalleme dönemi kapanalı neredeyse 50 yıl oluyor. Bugün Avrupa'da ya da ABD'de herhangi bir öğretim üyesinin siyasi-ideolojik duruşu ya da yaşam tarzı hakkında böyle bir dosya tutmaya görün, kendinizi en temel insan hakkı ihlalinden mahkeme karşısında bulursunuz. Bunu söylerken, o ülkelerin gizli servislerinin dosyalama faaliyetini tatil ettiğini iddia etmiyorum elbette. Fark şurada ki oralarda rektör rektörlüğünü, ajan da ajanlığını biliyor. Kimse rektörlerden gizli servis elemanı gibi çalışmasını istemiyor.



***


Aslında bu fişleme ayıbının sadece Aşkın'a ait bir ayıp olmadığını elbette biliyoruz. Bu bizim üniversitelerimizde Cumhuriyet'in kuruluşundan beri süren bir gelenek... Çünkü bizim üniversitelerimiz temel misyonlarını hiçbir zaman bilgi üretmek ve üretilen bilgili genç kuşaklara aktarmak olarak görmediler. Merkezi işlevlerini hep "rejimi korumak" ve mevcut rejime uygun vatandaş yetiştirmek olarak tanımladılar; bugün de hâlâ - ve son derece azıtmış olarak - temel görevlerini böyle tanımlıyorlar. Tabii en çok önem verdikleri faaliyet rejimi korumak olunca, fişlerini de ona göre tutuyorlar. Ama işte sonuç da ortada: "Cumhuriyet bekçiliği" o kadar çok zamanlarını ve enerjilerini alıyor ki, ne bilim üretmeye, ne de doğru dürüst öğrenci yetiştirmeye vakit bulabiliyorlar

Gülay Göktürk köşe yazarı
M
21 yıl
devlete SEN denir mi
Vatandaş devlete "sen" deyince...

İstanbul Bakırköy 7'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmekte olan bir dava var. Bir avukat bir hâkime "Altı aydır ne iş yapıyorsun, neden tebligat çıkarmıyorsun?" dediği için memura hakaretten 6 ila 30 ay arasında hapis cezasıyla yargılanıyor. Şikâyetçi hâkim duruşmada "sen demesiydi de hanımefendi deseydi şikâyet etmezdim" demiş. Eminim ki bu dava haberini gazetelerden okuyan vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu, olayı hiç yadırgamamışlardır. Çünkü bizler ne bir vatandaşın çıkıp da bir devlet memuruna neden görevini yapmadın, demesine alışığız; ne de "sen" diye hitap etmesine...
Bunları yapan birinin mahkemelik olmasını da gayet normal karşılarız. Oysa bir memura "neden görevini yapmadın" diye hesap sormayı hakaret kapsamına almanın, herhangi bir ceza maddesine oturtmanın imkânı yok. Geriye kalıyor, "sen" diye hitap etmek ki, o zaman da şunu hatırlatmak gerekir: Eğer "sen" demek ağır cezalık bir suçsa, devletin bütün kurumlarının ve neredeyse bütün memurlarının, karşılarına gelen vatandaşlara "sen" demekten ağır cezada yargılanması gerekirdi.

***
"Devlet vatandaşa sen diyemez" başlıklı yazımı bundan 11 yıl önce, Yeni Yüzyıl Gazetesi'nde, o zamanlar yayınlanmakta olan "Adliye Koridorları" adlı televizyon programında yer alan bir mahkeme sahnesinden hareketle yazmışım. O duruşma salonunda hakimin, karşısında ifade veren genç kızı ezen ve aşağılayan bir tarzda sürekli "sen" demesinden o kadar rahatsız olmuşum ki, şöyle demişim: "Hayal bu ya...Tam bu anda diyorum, Genç kız bütün cesaretini toplasa, sesini dikleştirse, başını havaya kaldırsa ve gözlerini o ulu makamdaki kişiye dikerek "Bir dakika Hâkim Bey" dese; "Bana 'sen' diyemezsiniz!" Hâkimin yüzü ne olurdu? Gözleri nasıl da faltaşı gibi açılırdı... Karakola evrak götüren vatandaş karşısındaki komiser "sen" dediğinde sakin bir şekilde "Özür dilerim, sanırım daha önce tanışmıyoruz. Arkadaş da değiliz. Dolayısıyla bana sen diyemezsiniz" deseydi. Nüfus İdaresi'ne işi düşen, İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne dilekçe veren, PTT'ye para yatıran, vergi dairesinde vergisini ödeyen vatandaşlar hep bir ağızdan isyan etselerdi ve koro halinde şu sloganı tekrarlasalardı: "Devlet vatandaşa sen diyemez" Bu bir kampanya haline gelseydi ve eğer devlet hala "sen" demekte diretirse, vatandaş da devlete "sen" demeye başlasaydı... Örneğin, dilekçesinin dibine "Emirlerinize arz ederim" yerine "Gereğini yap" yazsaydı... Ne olurdu, biliyor musunuz? Türkiye'de demokrasi alanındaki en büyük reformlardan biri gerçekleşmiş olurdu."

***
Bir ülkede demokrasinin var olup olmadığının belli ölçütleri vardır. Fikrin suç olmaması, siyasi örgütlenme hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, kendi dilini konuşma hakkı bunların önemlilerindendir. Ama bütün bunlardan daha önemlisi ve belki de hepsinin anası, devlet-vatandaş ilişkisinin nasıl olduğu meselesidir. İşte, vatandaştan bir metre yükseğe konuşlandırdığı kürsüsünden parmağını uzatarak "Sen" diye bağıran yargıçlarımız, bu ilişkiyi en veciz bir biçimde ifade etmektedirler. Ve günün birinde biri çıkıp da kendilerine "sen" demeye kalktığında gösterdikleri öfke de bu hiyerarşiyi nasıl hayat memat meselesi olarak gördüklerinin ifadesidir. Bakırköy 7'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, bu hiyerarşiyi bozma girişimi yargılanıyor. O yüzden bu davayı önemseyelim. Hâkimlerin vatandaşa sen dediği bir ülkede yaşıyorsak, avukatların ya da sanıkların da hâkimlere sen deme hakkını savunalım.

Gülay GÖKTÜRK (köşe yazarı)
M
21 yıl
ortadoğuda kazan kaynıyor
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül; ABD'nin İran ve Suriye'ye saldırı için Türkiye'den destek istediğine dair son günlerde ortaya atılan iddiaları yalanladı. Türkiye ile Suriye arasındaki yakınlaşmayı "mükemmel" olarak niteleyen Gül, ABD'den bu iki ülkeye karşı "Türkiye'nin desteğini içeren bir talep gelmediğini" söyledi.

Türkiye'nin İran ve Suriye ile güçlenen ilişkilerini ve Irak işgalinin ortaya çıkardığı ağır faturayı gören herkes, ABD ve İsrail'in yaklaşan bu iki krizde Türkiye'yi çok kolay yanına çekemeyeceğini biliyor. Ancak krizin boyutları o kadar genişliyor ki, Türkiye'nin ne tür adımlar atacağı, krizi kendi adına nasıl yöneteceği sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da en çok merak ettiği mesele haline geliyor.

ABD-Türkiye, İsrail-Türkiye arasında bu konular ne kadar gündeme geldi, geldiyse ne şekilde geldi, tam olarak bilmiyoruz. Türkiye'nin bu konudaki hassasiyetini ve direncini tahmin edebiliyoruz. Ancak İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırı ve Suriye'nin "kontrol altına alınması"na ilişkin bütün senaryolarda Türkiye'ye merkezi bir rol biçiliyor. Hem ABD hem de İsrail'in İran'a yönelik askeri planlarının merkezinde Türkiye var. Ankara reddetse de bu böyle. Ankara işbirliği yapmama kararında olsa bile şu ana kadar krizin seyri böyle. Belki Türkiye bu rolleri üslenmeyecek, belki engelleyici bir pozisyon belirleyecek, belki de direnci "bir şekilde" kırılacak... Bütün bunları zaman gösterecek. Üstelik bu zaman pek de uzun değil.

Amerika'nın İran'ı hedef almak için kendince gerekçesi çok: İran'ın nükleer silahlar edinmesi, teröre destek vermesi, İran'a karşı devrimden kaynaklanan intikam duyguları gibi. Ayrıca Tahran'ın 2004 yılında aldığı, petrol ticaretinde dolar yerine Euro'yu kullanmaya, bir petrol borsası oluşturmaya, "petrodolar" tekelini kırıp "petroeuro"yu öne çıkarmaya yönelik kararı var. İran'ın Rusya, Çin ve Latin Amerika ülkeleri tarafından da desteklenen bu projesi, doların dünya hakimiyetini ve Londra'daki uluslararası petrol borsasını sarsacak, doların devalue edilmesi sürecini hızlandıracak, petrol fiyatları üzerindeki ABD tekelini kırabilecek bir gelişme olarak niteleniyor. Yine İran'ın, Çin, Rusya, Hindistan ve bazı Avrupa ülkeleriyle enerji alanında yürüttüğü dev projeler ABD'nin Avrasya'yı çevreleme stratejisine ölümcül darbeler indiriyor. Anglo-Amerikan-İsrail ittifakı bu nedenle İran'ı hedef aldı. Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, NATO üzerinden Türkmenistan ve bölgedeki diğer ABD üsleri, Irak'taki ABD egemenliği ve Türkiye üzerindeki ABD nüfuzu, aslında İran'ı çepeçevre kuşatmış durumda. İran kuşatmayı radikal kararlarla kırma yolunu deniyor. Nükleer silahlar en önemlisi, ABD'yi rahatsız edecek enerji ortaklıkları da böyle.

Kuşatmanın yarılması ABD'nin Ortadoğu-Orta Asya hattındaki jeopolitik hareketliliği daha da hızlandıracak, Ortadoğu-Hazar arasında çok büyük çatışmalara neden olacak, İsrail'in bölgesel askeri hegemonyasına ağır darbe indirecektir. Bu, sadece İran'ın stratejisi değil. Asyalı güçler, İran üzerinden ABD'ye karşı şiddetli bir savaş yürütüyor.

İran'a saldırı, bu yönüyle dünyayı yol ayrımına götürecek, Doğu ile Batı arasında belki de bu yüzyılın temel dengesini belirleyecek uzun ve azap verici bir kavgaya neden olacaktır. Ortadoğu/İslam dünyasında ABD ve İsrail'e karşı köklü hareketlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Kriz bölgede korkunç bir silahlanma yarışı başlattı. S. Arabistan'ın İngiltere ile yaptığı milyarlarca dolarlık hava savunma anlaşmaları, Türkiye'nin İran'ın güçlenmesine paralel olarak hava savunma sistemleri ve uzun menzilli füzeler konusunda çok ciddi çalışmalara girişmesi, krizin her an bölgesel bir savaşa dönüşebileceğini, bölge ülkelerinin krizi, savaşı ve süreci yönetme iradesini kaybedebileceğini gösteriyor.

Gül'ün dediği gibi, belki bugün ABD'den böyle bir talip gelmedi, belki gelse de Türkiye hayır diyecek. Ama Kızıldeniz'den Hazar'a kadar yayılabilecek bu ateşi başkaları yakacak ve Türkiye ateşin tam ortasında kalacak. O zaman ne yapacağız?

İbrahim KARAGÜL (köşe yazarı)
M
21 yıl
20 bin dolara çürük raporu
20 bin dolara çürük raporu veren 'rütbeli çete' çökertildi 27.12.2005

--------------------------------------------------------------------------------

Askerden kaçmak isteyenlere para karşılığı 'Çürük Raporu' sağlayan rütbeli bir şebeke, 'Silahlı Kuvvetler iç temizlik çalışması' kapsamında Askeri Savcı'nın verdiği yetkiyle yapılan operasyon sonucu çökertildi. İçlerinde bir Tabip Kıdemli Binbaşı, bir de astsubayın bulunduğu şebeke elemanları, 21 bin dolar rüşveti alırken suçüstü yakalandı.

Kayseri'de Tabip Kıdemli Binbaşı olarak görev yapan A.Y. ve Astsubay E.S., Kayseri-Ankara-İstanbul üçgeni içinde askerden kaçmak isteyen birçok kişiye çürük raporu sağladı. Dört ay evvel bir ihbar üzerine harekete geçen Show TV Haber Özel ekibi, Astsubay E.S.'ye ulaştı.

GÖREVİ ÇOCUKLARI BULMAK

Şebeke içindeki görevi, askerden kaçmak isteyen zengin çocuklarını bulmak olan E.S, askerlik yapmak istemediğini belirten Haber Özel muhabirine her türlü kolaylığı sağlayacağını vaat etti. Karşılığında 30 bin dolar isteyen Astsubay, 21 bin dolara el sıkıştı. İstanbul'da 40 bin dolara göz bozukluğu raporu verdiklerini belirten E.S., Haber Özel elemanına daha önce kimlere rapor aldıklarını ve 'işi tereyağından kıl çeker gibi yaptıklarını' anlattı.

SAHTE HEPATİT B RAPORU

ÇÜRÜK raporunun 6 ay içinde oluşturulabileceğini belirten şebeke elemanı, ilk işlemin Kayseri Askeri Hastanesi'nde yapılacağını, buradan alınacak kan örneklerinde Hepatit B olduğu gerekçesiyle 'Askerliğe elverişli değildir' raporu düzenleneceğini; daha sonra bu rapora Ankara GATA'da kesinlik kazandırılacağını söyledi. Şebekenin 'üst düzey sorumlusunun' GATA'da görevli Tabip Binbaşı A.Y. olduğunu belirten astsubaya göre GATA'nın tercih edilme nedeni, rapor açısından güvenilir olması.


İstanbul-Ankara-Kayseri üçgeni

TUTUKLANAN binbaşı ve astsubay ile ilgili yapılan inceleme sonucunda; bugüne kadar sayısız kişiye çürük raporu temin ettikleri ve yüklü bir servet sahibi oldukları ortaya çıktı. İstanbul-Ankara-Kayseri üçgeninde, çürük raporu olaylarında milyon dolarların döndüğü ve şebeke elemanlarının şimdilik 2 rütbeliden oluştuğu, ancak bu sayının önümüzdeki günlerde yapılacak soruşturma sonucunda artacağı ileri sürülüyor. Haber Özel, yarın akşam Show TV'de 23.50'de ekrana gelecek.

Nasıl çürüğe çıkılır

ÇÜRÜK raporu için izlenilen yol şöyle: Gerçekten Hepatit B olan biri bulunuyor ve hastaneye getirilerek sağlıklı kişi yerine bu kişi kan veriyor. Verilen kan örneği Hepatit B'li çıkınca, daha sonra heyete giren raporlar 'Askerliğe elverişsizdir' şekline dönüşüyor. Haber Özel ekibi, Ankara GATA'da yapılan rüşvet pazarlığını dakika dakika görüntüledi. GATA Askeri Hastanesi'nde, parayı almaya gelen Binbaşı A.Y ve Astsubay E.S, muhabir ve arkadaşıyla yeniden pazarlığa oturdu. Rapor için 21 bin Amerikan doları isteyen Binbaşı, parayı alarak muhabirle el sıkıştı. O anda olaya müdahale eden ekipler, binbaşı ve astsubayı üzerinde paralarla, suçüstü yakaladı.


kaynak :akşam gazetesi
M
21 yıl
abd SULTANAHMET CAMİSİNİ BOMBALAMAK İSTEMİŞ
Yakın tarih konusunda fazlasıyla meraksız gençlerimize soracak olursanız, sizlere, 150 yıllık geçmişe sahip Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi biçimde hasar gördüğü ilk olayın 4 Temmuz 2003'de Kuzey Irak'ta yaşanan "çuval skandalı" olduğunu söyleyeceklerdir.

Oysa gerçekler bambaşka; son 40 yıl içinde Amerikalı "kadim dostlarımız"la en az üç kez çatışmanın eşiğine geldik ve bunlardan en trajik olanı ise Başkan Nixon'un, Beyaz Saray'daki danışmanlarının kışkırtmalarına uyarak Sultanahmet Camii'ni bombalatma kararından son anda dönüşüydü.

Türk-Amerikan ilişkilerinin bilinen ilk başlangıç noktası, Beyaz Saray'ın Kuzey-Güney iç savaşında güneyli ayrılıkçılara karşı lojistik faaliyetlerde kullanmak üzere Osmanlı yönetiminden deve sipariş etmesi ve toplam sayıları yüzü aşan bu "askerî taşıyıcılar"ın İstanbul yönetimi tarafından siyasî bir jest mahiyetinde bedelsiz olarak (ya da önemsiz bir bedel karşılığında) Yeni Dünya'ya gönderilmesidir. Hattâ, ünlü "Camel" sigaralarının üzerindeki deve simgesinin de bu ilk diplomatik ilişkiden doğduğu söylenir.

Dolayısıyla, Beyaz Saray ile 150 yıllık ilişkilerimizin tarihçesinde, ilk askerî yardımın bizim tarafımızdan verilmiş olduğu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya...

Beyaz Saray, 1923 yılında Anadolu'da kurulan genç cumhuriyeti tanımakta ilk anda pek de öyle istekli görünmedi; nitekim Kongre'nin "Türkiye Cumhuriyeti" adlı bu yeni ülkeyle kurulacak diplomatik ilişkileri onaylaması 1929'u bulacaktı. Ama Türklerin ufalanarak yok edilemeyecek kadar inatçı bir millet olduğu anlaşılınca, Washington da zaman içinde bu reddiyeci tavrından vazgeçecek ve Türkiye 1950'li yılların başlarıyla birlikte -sahip olduğu stratejik SSCB sınırı nedeniyle- ABD'nin en gözde müttefiklerinden birine dönüşecekti.

Uzun yıllar güllük gülistanlık bir görünüm çizen Türk-Amerikan ilişkileri ilk ciddi darbesini, 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra kurulan İnönü kabinesinin Kıbrıs'taki Rum terörü nedeniyle Ada'ya müdahale hazırlığı yapmasıyla aldı. Suikaste kurban giden John F. Kennedy'nin yerine bu göreve henüz atanmış olan yeni başkan Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964'de Başbakan İnönü'ye gönderdiği -her türlü diplomatik nezaket sınırını aşan- o ünlü uyarı mektubunda, "Aklınızı başınıza alın" diyordu, "Osmanlı dönemi artık kapandı. Bu dünyanın yeni efendileri bizleriz. Beyaz Saray'a danışmadan, öyle kafanıza göre her istediğinizde oraya buraya saldıramazsınız. Siz Kıbrıs'a çıkarma yaptığınızda NATO içinde bir Türk-Yunan Savaşı çıkar ve örgütü krize sürüklersiniz. Ayrıca, şimdiden haber vereyim, bu müdahalenizden sonra SSCB de size saldırırsa hiçbirimiz yardıma gelmeyiz, ona göre!"

"Johnson Mektubu", Türk kamuoyunda büyük infiale yol açtı ve İnönü 13 Haziran'da mektuba, "Türk halkının, bu büyük müttefikinin sergilediği anlayışsız tutum karşısındaki derin hayâl kırıklığını" dile getiren bir cevap gönderdi. Başbakan, hemen ardından da 21 Haziran'da ABD'ye uçtu ve "büyük birader" ile Beyaz Saray'da bu konuyu bir kez de yüzyüze görüştü. Tarihteki uzun varoluş serüveni boyunca başkalarından fırça yemeye hiç alışık olmayan olan Türkiye, ABD'nin bu yöndeki yaklaşımından da hoşlanmamış ve hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirmişti. ABD yönetimi Türkiye'de giderek yoğunlaşan anti-Amerikancı tepkiler karşısında üslûbunu belli ölçüde yumuşatırken, Ankara da olayı daha fazla kangren hâle getirmemek için Kıbrıs'a müdahale planından o anlık vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Bu kez hem 'Kıbrıs', hem de 'afyon' sorunu...

Güçlükle yatıştırılan Türk-Amerikan ilişkilerinde ikinci büyük fırtına ise 1970'lerin başlarında koptu. Ocak 1969'da görev başlayan Başkan Richard Milhous Nixon'u, başta -artık iyice zıvanadan çıkmış durumdaki- Vietnam Savaşı olmak üzere bir sürü uluslararası sorun, yanısıra da bir türlü tam anlamıyla hizaya getirilemeyen Türkler bekliyordu. Üstelik bu kez kriz bir değil, iki ayrı konu başlığına sahipti: Hem Türk ordusunun Kıbrıs'a müdahale olasılığı, hem de Türkiye'deki afyon ekimi... ABD çok uzun bir süredir Türkiye'ye, ülkedeki bütün afyon tarlalarını yok etmesi için bunaltıcı bir baskı yapıyor, bunun karşılığında ise zarara uğrayacak olan Türk çiftçilerini sübvanse edeceğini söylüyordu. Ulusal ilaç endüstrisi için gerekli olan afyon hammaddesi ise geriye kalacak olan tek bir devlet çiftliğinde kontrollü olarak üretilecekti.

ABD'nin bu dayatmacı tavrı Türkiye'de kısa sürede hükümet aleyhine bir iç politika malzemesine dönüştü. Muhalefet, iktidarı "Neyi ekip neye ekmeyeceğimize de Sam Amca mı karar verecek, nedir bu teslimiyetçiliğiniz" sözleriyle köşeye sıkıştırırken, bu sırada binlerce kilometre ötedeki Beyaz Saray'ın oval ovisinde birkaç dış politika danışmanı da küresel sorunlardan boğulmuş durumdaki Nixon'a akıllara zarar bir teklifte bulunuyorlardı:

"Sayın Başkan, bu Türkler artık gerçekten de sabrımızı taşırmaya başladılar, şimdilerde onlara hiçbir konuda söz dinletemiyoruz. Akdeniz'deki jetlerimize emir verelim, uyarı mahiyetinde bir bombardımanla İstanbul'daki Mavi Cami'yi onların başına yıksınlar. Böylelikle, hem Kıbrıs'ta hem de haşhaş konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu anlayacaklardır!"

"Çuval skandalı"ndan yaklaşık 34 yıl önce gündeme gelen bu "müthiş" teklif, bereket versin ki Nixon'u yalnızca tebessüm ettirdi ve kısa bir süre sonra henüz akılları başlarında olan diğer bazı danışmanların kararlı tutumu sonucunda seçenekler arasından çıkartıldı. Nitekim, Türkiye de verilecek olan sübvansiyonlar karşılığında, 29 Ekim 1971'de afyon ekimini yasakladı. Ancak, bu yasak 1974'e kadar sürecek ve Ankara yönetimi. Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra ABD'den gördüğü dışlama politikasına bir tepki olarak hem ülkedeki Amerikan tesislerine el koyacak, hem de afyon ekimini yeniden serbest bırakacaktı. ABD ise bu "isyan"a 5 Şubat 1974-1 Ağustos 1978 tarihleri arasında Türkiye'ye katı bir silah ambargosu uygulayarak karşılık verdi. Ancak, uygulanan ambargo, böylesi bir dost kazığı karşısında hazırlıksız yakalanan Türk ordusunu ilk anda biraz sarsmakla birlikte, sonraki yıllarda bu yalnızlığın çok önemli yararları da görüldü ve hükûmetler benzeri durumlarda kendi ayakları üzerinde rahatça durabilmek için savunma teknolojilerinde giderek daha fazla oranda yerli üretime yöneldiler. Sonuçta, Aselsan ve TAI gibi çok önemli kuruluşlar doğdu.

Ve sivil Nixon Türkiye'de...

Amerikan siyaset çevrelerinde, "Başkanlar hiçbir zaman emekli olamazlar" şeklinde bir deyiş vardır. Eh, beyninde bu denli fazla sayıda sırrı taşıyan birine sistem de emeklilik şansı tanımaz doğal olarak. Nitekim, aslında Nixon'a da başkanlığı bırakmak oldukça yaradı ve istifası sonrasında giderek daha bilge bir kişiliğe dönüştü. Watergate Skandalı'nın yol açtığı saygı erozyonu ilerleyen yıllarda uluslararası kamuoyunun belleğinde yavaş yavaş tedavi edilirken, o da zamanla Amerikan siyaset sahnesindeki "bir bilen"ler arasına katılacak, katıldığı konferanslar ve yazdığı kitaplarla genç kuşakları devlet yönetiminin karmaşık yapısı hakkında aydınlatacaktı. Diğer bir dizi yapıtının yanısıra 1978 yılında kaleme aldığı "The Memoirs of Richard Nixon" (Richard Nixon'ın Anıları), bu alanda gerçekten de bir ders kitabı niteliğindeydi. Nixon, 1960 ve 70'ler boyunca ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan çalkantılara da ilk kez burada yer verdi. Sabık Başkan, o kitabında Kıbrıs ve haşhaş ekimi konularında âsi davranan Türklerin burnunu sürtmek için bir ara danışmanlarının gazına gelerek ünlü Mavi Cami'yi (Batılıların Sultanahmet'e mavi çinilerinden dolayı verdikleri isim) 6. Filo'dan havalanacak jetlerle bombalatmayı düşündüğünü, ancak sonradan bu dehşetengiz fikrin NATO'nun çökmesine kadar varacak bir uluslararası bunalımı başlatacağını farkederek derhal vazgeçtiğini açık yüreklilikle itiraf eder.

Nixon, başkanlığı döneminde Türkiye'ye hiç gelmedi, bu yüzden Türkiye'ye ilişkin bütün bilgi ve algıları da doğal olarak teorik düzlemdeydi. Ancak, Watergate skandalı nedeniyle başkanlığı bırakıp siyaset sahnesinin önde gelen analistlerinden birine dönüştükten sonra sivil kimliğiyle ülkemize bir değil ardarda iki kez geldi. Ki bunlardan özellikle 14 Eylül 1986'da gerçekleşen ilk ziyaret, dünya siyaset tarihine geçecek ölçüde mânidar anlarla doludur. Bir grup Amerikalı işadamıyla birlikte gelen ve amacı daha ziyade danışmanlık yaptığı bazı holdingler için yeni iş olanakları araştırmak olan Nixon'a, dönemin Özal hükûmeti tarafından verilen siyasî randevuların yanısıra ilginç bir de turistik gezi programı hazırlanmıştı. Ve bu programın en hoş bölümü ise hiç kuşkusuz ki İstanbul'daki "Sultanahmet Camii ziyareti"ydi.

Nixon, Türkiye gezisinin üçüncü gününde İstanbul'da ve bu ünlü ibadethanedeydi. Cami görevlilerinin nezaketen yaptıkları "Ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok" uyarısına karşın, o belli ki böyle bir mekâna girişin kuralları konusunda önceden bilgilendirilmişti. Ayakkabılarını çıkarıp korumalarına teslim etti, içeride uzun uzadıya dolaşıp caminin tarihçesi ve özellikle de dünyaca ünlü çinileri hakkında yetkililerden bilgi aldı.

Ziyaretin sonunda basın mensuplarına yaptığı birkaç cümlelik kısa açıklama ise Amerikan başkanlarının Beyaz Saray'da oturarak -tıpkı günümüz Irak'ında olduğu gibi- yerel gerçekliklerini ve iç dinamiklerini zerre kadar bilmedikleri uzak diyarları diledikleri gibi yönetme çabalarının ne denli boş ve anlamsız olduğunun tarihe kazınmış bir deklarasyonuydu âdeta. "Bugün burada muhteşem bir mimarî anıtı gezdim" demişti Nixon cıkışta, "Ve böyle bir eserin sonsuza dek burada, insanlığın nadide kültür miraslarından biri olarak yaşayacağını bilmek insanın içine huzur veriyor."

Ertesi gün Türkiye'deki bütün gazeteler eski başkanın bu ibretlik cami ziyaretine geniş yer ayırarak, onun bu olaydan 15 yıl kadar önceki saldırganca tutumuna atıfta bulundular.

Nixon, daha sonra 20 Mayıs 1987'de Türkiye'ye bir kez daha geldi. Artık Türkiye'nin -ABD liderlerinin Latin Amerika'da görmeye alıştıkları türden- bir "muz cumhuriyeti" olmadığına büyük ölçüde ikna olmuş gibiydi; bu gezisinde de kendisine yine önemli işadamları eşlik etti ve danışmanlığını yaptığı gruplar adına bazı bağlantılar gerçekleştirdi.

ABD'nin 37'nci -ve görevinden istifayla ayrılan yegâne- cumhurbaşkanı Richard Milhous Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde geçirdiği bir felç sonucunda 81 yaşında hayata veda etti. Ama Mimar Sinan'ın çıraklarından Sedefkâr Mehmet Ağa'nın 1617'de ibadete açılan görkemli eseri Sultanahmet Cami, adını verdiği ünlü meydanda hâlâ bütün ihtişamıyla yükseliyor ve tarihleri iki yüzyıl ile sınırlı Amerikalı turistlere "köklü devletler ile gelenekleri" üzerine önemli ipuçları vermeye devam ediyor.

ABD'nin, Türkiye'deki görev süresi dolmadan geçtiğimiz Haziran'da apar topar istifa ederek bu görevinden ayrılan eski büyükelçisi Eric Edelman, Irak'ın işgalinden sonra zamanının önemli bir bölümünü Yeni Şafak'a çatmak ve gazetemizle ilgili olarak ABD merkezli sipariş haberler yaptırmakla geçirmişti. Özellikle yazarlarımız Fehmi Koru ve İbrahim Karagül'ün anti-emperyalist tavırlarından duyduğu rahatsızlığı sık sık ve büyük bir pervasızlıkla dile getiren büyükelçi, bu ilginç çıkışlarıyla yakın tarihin önemli olaylarını aktaran eserlere karşı ne denli meraksız olduğunu da cümle âleme ifşâ etmiş oluyordu aslında...

Çünkü, aralarında Yeni Şafak'ın da bulunduğu ele avuca sığmaz ve hizaya gelmez birkaç yayın organının savaş karşıtı tavırları bir kenara bırakılırsa, Edelman aslında ülkemizdeki görev süresi boyunca âdeta dikensiz bir gül bahçesinde dolaşmıştı da haberi yoktu! Türkiye'nin 60'lı ve 70'li yıllarında Ankara'da bulunan hiçbir ABD diplomatının keyfi bu beyefendi kadar yerinde olamadı. Sözgelimi, 1960'ların sonlarında başkentte görev yapan Robert W. Komer'in hâli oldukça acıklıydı. Eski bir CIA yöneticisi olan ve aynı zamanda Vietnam'ın işgali sırasında uygulanan "pasifizasyon programı"nın da mimarları arasında yer alan bu büyükelçinin,
ABD Büyükelçisi Komer'in ODTÜ bahçesinde yakılan makam aracı...
dönemin gençliği tarafından düzenlenen ABD karşıtı sert protestolara tanık olmadığı neredeyse bir tek gün bile yoktu. Gidebilecekleri uygun birer genelev aramak üzere İstanbul'da karaya çıkan 6. Filo mensubu şımarık Amerikalı bahriyelilerin öfkeli üniversite öğrencileri tarafından Boğaz'ın sularına atılmaları olayı da yine onun döneminde yaşanmıştı. Komer, sinirlerine olduğu kadar kesesine de zarar veren son protesto gösterisiyle ise 6 Ocak 1969'da karşılaştı. O gün rektör Kemâl Kurdaş'ı ziyaret etmek üzere Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ne gelen büyükelçi, Kurdaş ile makamında sohbet ederken, dışarıdaki öğrenciler ise okulun su borularını söküp bunları manivela olarak kullanarak Komer'in makam aracını tepetaklak ettiler ve ardından da yaktılar. Eh, fen ve teknoloji bilimlerinin okutulduğu böylesi bir üniversiteye de bu tür bir zekâ gösterisi yakışırdı doğrusu. Komer, olayı pencereden gördüğünde, öğrenciler cayır cayır yanan otomobilin çevresinde neşe içinde halay çekmekteydiler.

Olaya karışan dokuz öğrenciden ikisi sonradan mahkemece tutuklandı. Üniversite Akademik Konseyi de 9 Ocak'ta toplanarak Amerikan makamlarının korkusuyla okulu bir ay tatil etti. Ancak, ODTÜ'nün çeşitli fakültelerine kayıtlı olan ikibin dolayındaki öğrenci bu kararı şiddetle protesto etti ve rektör Kurdaş'ı istifaya çağırdı. Sonuçta öğrenciler kazanacak ve okul kısa bir süre sonra yeniden açılacaktı.

KAYNAK YENİ ŞAFAK GAZETESİ
DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.