DonanımHaber Mini sürüm 2 Ocak 2026 tarihi itibariyle kullanımdan kalkacaktır. Bunun yerine daha hızlı bir deneyim için DH Android veya DH iOS uygulamalarını kullanabilirsiniz.
Rijkaard’ın Tam Saha’ya verdiği (Bağış Erten’in harika sorular sorup, kusursuz çevirdiği) röportajı konuşuyoruz 1 haftadır... Kıvırcık, sadece 2 ayda bu ülkenin kodlarına ulaşmış ve 50 yıldır konuşa konuşa bitiremediklerimizi üç-beş cümleye sığdırmış: “Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda, ama hiçbir şey tam yok! Yürekten oynayan oyuncu sayınız çok, ama bu bazen aklı devre dışı bırakıyor. Türk futbol kimliğini tanımlasak kesinlikle yetenek var deriz, ruh var deriz, mücadele var deriz. Ama hepsi bir anda ortaya çıkabiliyor. Takım oyununda aslolan dengeli olabilmektir. Pozisyon alışınızı, soğukkanlılığınızı kaybetmemeniz gerek. Coşku konusunda sıkıntı yok, ama bazen o coşku bozucu bir etki de yarabiliyor”
Rijkaard, bizi bize öyle güzel anlatmış ki, bu cümleleri alıp tüm futbol kulüplerinin (hatta bazı şirketlerin de) duvarlarına asıp üstünde uzun uzun düşünsek yeridir. Ancak... Estonya maçını izlerken şunu da düşünmeden edemedim: Bu kadar bariz açıkları olan bir futbol ülkesiyiz, temel meselelere dair çok net problemlerimiz var. Öyleyse nasıl oluyor da, 21’inci yüzyılda yapılan 5 büyük futbol turnuvasında 3 defa son 8’e kalmayı başarabiliyoruz?
* * *
TRT Türk’te bir aydır pazar gecelerini beraber eğlenerek geçirdiğimiz Hasan Şaş anlattı: “Çok çalım yaptığım bir idmanda Lucescu, atabildiğim kadar çalım atmaya devam etmemi söyledi! Çok şaşırmıştım, çünkü o güne kadar çalıştığım tüm hocalar bana daha az çalım denememi öğütlemişti. Kendisine bunun sebebini sorduğumda, benim kendime özgü yeteneğimin bu olduğunu, eğer çalım atmazsam sıradan bir oyuncuya dönüşeceğimi söyledi.” Benzer bir hikâyeyi U.Boral’dan da dinlemiştim. Orada da Türk insanının kodlarını çözen adam Zico’ydu ve bugün F.Bahçe’de ilk 18’e giremeyen Uğur’u Sevilla fatihine dönüştürürken aynı metodu kullanmıştı: “Taraftarın ıslıklarına aldırma ve gidebildiğin kadar rakibinin üstüne git. Çünkü gitmezsen sen sen olmaktan çıkarsın.” Bu iki hikâyeyi üst üste koyun ve Şaş, Boral gibi futbolcuların oyun stillerini gözünüzün önüne getirin. H.Şaş’ın dağınık gözüken oyununun kendi içinde garip bir düzeni var! Ve o şifreyi rakip bek çözene kadar allak bullak oluyor! Aslında Hasan’ın oyunu biraz da 17 yaşındaki kızınızın odası gibi... Kapıdan girdiğinizde her yerde beyninizi patlatan bir dağınıklıkla karşılaşıyorsunuz! Ama kızınızın hiçbir eşyasına da dokunamıyorsunuz, çünkü onun kendine özgü bir düzeni var ve icap eden her şeyi gerektiğinde şıp diye bulabiliyor! Lucescu, Hasan’ın; Zico, Uğur’un odasına dokunmadı... Terim, Hakan’ı olabildiğince özgür bıraktı. Bu dağınık adamlar da, Türk futboluna iki Ş.Ligi çeyrek finali, iki de uluslar arası yarı final başarısı yaşattılar işte.
* * *
Evet, Rijkaard ve Neeskens’i bu ülkede maksimum tutabilmek için çaba göstermek lazım. Ama şuna da şaşırmamak gerek: Bu iki bilge, bugüne kadar edindikleri birtakım ezberler bozulacak; kazanmaları gereken bir maçı neden yitirdiklerini, kaybedecekleri bir oyunu nasıl çevirdiklerini anlayamayacaklar bazen. Ama bırakacaklar, dağınık kalacak biraz. Mümkünse Arda’yı değiştirmeyecekler fazla... Sabri’nin o akıl almaz ayarıyla oynamayacaklar! Ama elden geçirecekler. Değiştirmeyecekler, ehilleştirecekler sadece. Çünkü bizden Alman ekolü çıkmaz, Ajax modeli de uymaz. Ajax kokulu Türkiye olabiliyor muyuz, onu düşünecekler işte daha çok.
Milliyet
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.
Türkiyede 80 90 arasi okadar yetenekli top cambazi oyuncular vardiki ama defans yapmayi pres yapmayi bilmiyorlardi daha dogrusu rakibi karsilamayi bilmiyorlardi bizdeki o klas oyuncularin benzer yapisindakiler Almanlar Hollandalilar takim icinde harmanlayip basari elde ediyorladi. Türk futbolunun zaten sistemi olmadi hic bir zaman bize en uygun olan sistem Lucescunun italyan, bankanlarin harmanlasmis sistemiydi oda es gecildi zaten oyunculara bu kadar paralarin ödendigi bir ülkede gecici basarilar haricbirseyde olmaz. O kadar paralar veriyoruzki Tuncay, Aurelio gibi adamlarin gittiklei takimlari ayipliyoruz ondan sonrada.
Herkes kendi haline bırakılmayı hak etmez. Servet top kullanmayı uzun pas atmayı sever surekli buna izin verilirsede belki bir kac macda asistte yapar ama sistemini bunun üzerine kuramazsın. Bu takımda mantıksal olarak top kullanması gereken adamlar bellidir elanodur ardadır hatta ayhanın topalın sarp ın bile topla kısa ve az oynaması makbuldur. Oyuncular bunu kabul etmedikce oyunculara baglı sistemden kurtulamazsın. Sürekli basarılar aynen bizim takımlarımızın basarıları gibi anlık basarılara donusur.
Bir kere sampiyonlar ligini alıp sonra 5 sene gruptan cıkmamaktansa her sene ceyrek final yarı final oynayıp kazanmamayı tercih ederim.
Meleke'ye katılmıyorum zamanında Luceye ve Zicoya katılmadığım gibi. Gelişmek için iyi yaptığın seyden vazgeçmek zorunda degilsin, iyi top sürüyorsan yanına güzel orta yapmayida eklersin ya da çok kolay calım atıp adam geciyorsan buna güzel pas atmayı da katarsın ama öyle " sen çok iyi calım atiyosun devam et pas verme veya çok iyi top sürüyorsun saha bitsede devam et " gibi sığ dusuncelerle gelişim olmaz. Bence Meleke ve fikirdaslari Rejkaard'in bu kadar kısa sürede gördüğünü yıllardır göremedikleri için " biz değil sen değişeceksin " demeye getirdiler lafı.
Yine döktürmüş Meleke Bir solukta okudum, çok beğendim yazısını.
Güzel yazmış da aslında tam tercümesi bırakın Sabriyi ellemeyin ne yaparsa yapsın sevaptır demek istemiş üstü kapalı. Hasanla bi alakamız kalmadığına göre, Ardayı da herkes kabullendiğine göre, geriye bu yazıdan çıkarmamız gereken bi kişi kalıyor o da Sabri.
Yine döktürmüş Meleke Bir solukta okudum, çok beğendim yazısını.
Güzel yazmış da aslında tam tercümesi bırakın Sabriyi ellemeyin ne yaparsa yapsın sevaptır demek istemiş üstü kapalı. Hasanla bi alakamız kalmadığına göre, Ardayı da herkes kabullendiğine göre, geriye bu yazıdan çıkarmamız gereken bi kişi kalıyor o da Sabri.
O da zaten zirvede olduğundan problem yok, zaten eli kulağında bugün yarın Milan yolcusu, kedidir o
Rijkaard’ın Tam Saha’ya verdiği (Bağış Erten’in harika sorular sorup, kusursuz çevirdiği) röportajı konuşuyoruz 1 haftadır... Kıvırcık, sadece 2 ayda bu ülkenin kodlarına ulaşmış ve 50 yıldır konuşa konuşa bitiremediklerimizi üç-beş cümleye sığdırmış: “Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda, ama hiçbir şey tam yok! Yürekten oynayan oyuncu sayınız çok, ama bu bazen aklı devre dışı bırakıyor. Türk futbol kimliğini tanımlasak kesinlikle yetenek var deriz, ruh var deriz, mücadele var deriz. Ama hepsi bir anda ortaya çıkabiliyor. Takım oyununda aslolan dengeli olabilmektir. Pozisyon alışınızı, soğukkanlılığınızı kaybetmemeniz gerek. Coşku konusunda sıkıntı yok, ama bazen o coşku bozucu bir etki de yarabiliyor”
Rijkaard, bizi bize öyle güzel anlatmış ki, bu cümleleri alıp tüm futbol kulüplerinin (hatta bazı şirketlerin de) duvarlarına asıp üstünde uzun uzun düşünsek yeridir. Ancak... Estonya maçını izlerken şunu da düşünmeden edemedim: Bu kadar bariz açıkları olan bir futbol ülkesiyiz, temel meselelere dair çok net problemlerimiz var. Öyleyse nasıl oluyor da, 21’inci yüzyılda yapılan 5 büyük futbol turnuvasında 3 defa son 8’e kalmayı başarabiliyoruz?
* * *
TRT Türk’te bir aydır pazar gecelerini beraber eğlenerek geçirdiğimiz Hasan Şaş anlattı: “Çok çalım yaptığım bir idmanda Lucescu, atabildiğim kadar çalım atmaya devam etmemi söyledi! Çok şaşırmıştım, çünkü o güne kadar çalıştığım tüm hocalar bana daha az çalım denememi öğütlemişti.
Kendisine bunun sebebini sorduğumda, benim kendime özgü yeteneğimin bu olduğunu, eğer çalım atmazsam sıradan bir oyuncuya dönüşeceğimi söyledi.”
Benzer bir hikâyeyi U.Boral’dan da dinlemiştim. Orada da Türk insanının kodlarını çözen adam Zico’ydu ve bugün F.Bahçe’de ilk 18’e giremeyen Uğur’u Sevilla fatihine dönüştürürken aynı metodu kullanmıştı: “Taraftarın ıslıklarına aldırma ve gidebildiğin kadar rakibinin üstüne git. Çünkü gitmezsen sen sen olmaktan çıkarsın.”
Bu iki hikâyeyi üst üste koyun ve Şaş, Boral gibi futbolcuların oyun stillerini gözünüzün önüne getirin. H.Şaş’ın dağınık gözüken oyununun kendi içinde garip bir düzeni var! Ve o şifreyi rakip bek çözene kadar allak bullak oluyor! Aslında Hasan’ın oyunu biraz da 17 yaşındaki kızınızın odası gibi... Kapıdan girdiğinizde her yerde beyninizi patlatan bir dağınıklıkla karşılaşıyorsunuz! Ama kızınızın hiçbir eşyasına da dokunamıyorsunuz, çünkü onun kendine özgü bir düzeni var ve icap eden her şeyi gerektiğinde şıp diye bulabiliyor! Lucescu, Hasan’ın; Zico, Uğur’un odasına dokunmadı... Terim, Hakan’ı olabildiğince özgür bıraktı. Bu dağınık adamlar da, Türk futboluna iki Ş.Ligi çeyrek finali, iki de uluslar arası yarı final başarısı yaşattılar işte.
* * *
Evet, Rijkaard ve Neeskens’i bu ülkede maksimum tutabilmek için çaba göstermek lazım. Ama şuna da şaşırmamak gerek: Bu iki bilge, bugüne kadar edindikleri birtakım ezberler bozulacak; kazanmaları gereken bir maçı neden yitirdiklerini, kaybedecekleri bir oyunu nasıl çevirdiklerini anlayamayacaklar bazen. Ama bırakacaklar, dağınık kalacak biraz.
Mümkünse Arda’yı değiştirmeyecekler fazla... Sabri’nin o akıl almaz ayarıyla oynamayacaklar! Ama elden geçirecekler. Değiştirmeyecekler, ehilleştirecekler sadece. Çünkü bizden Alman ekolü çıkmaz, Ajax modeli de uymaz. Ajax kokulu Türkiye olabiliyor muyuz, onu düşünecekler işte daha çok.
Milliyet
DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.
Üye Ol Şimdi DeğilÜye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.