K

Yarbay
01 Mart 2009
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
22 üye
Görüntülenme (?)
148 (Bu ay: 0)
Gönderiler Hakkında
K
3 yıl
Bu yazıyı okutun okutturun: Bir dua hatırası
Özellikle dün bir konuda Rıza Nur, bilmemne üstad, şu bu diyerek zırvalayanlar; hanedan, halifelik vesairenin hayranlık krizlerine girenler ve rejim, Cumhuriyet düşmanlığı yapanlar olduğunu gördükten sonra gayet yerinde bir yazı olmuş. İnsanlar nasıl zehirlenir birebir örneğini yaşadık. Zaten böyle tipleri artık sürekli olarak görüyoruz. O yüzden bu yazıyı okuyun ve okutturun...


-------------------------------------------

DÜN, 29 Ekim 1923’te Büyük Millet Meclisi’nde yapılan anayasa değişikliğinin, yani Cumhuriyet’in “kuruluş belgesi” olan evrakın orijinalini yayınladım. Habertürk’ün manşetten verdiği belge birçok internet sitesinde de yeraldı.

Hani internet sayfalarının altında okuyanların yorumlarının yeraldığı bölümler var ya...

Oralara neler neler yazmışlardı! Cumhuriyet’in kuruluş belgesi bile Mustafa Kemal’e hakaret vasıtası olmuştu; eleştirmiyor, açık açık hakaret ediyorlar, hattâ ardarda küfürler sıralıyor ve sonra Sultan Vahideddin’e de medhiyeler düzüyorlardı...

Şimdi, hiç yorum yapmadan şahidlerinin çoğunun hayatta oldukları bir hatıramı nakledeyim:

Sultan Vahideddin ile Halife Abdülmecid Efendi’nin torunu olan dünya güzeli Hanzade Sultan 1998 Mart’ında Paris’te vefat ettti, cenazesi birkaç gün sonra İstanbul’a getirildi ve Âşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

SULTAN FENA KIZMIŞTI...

Definden sonra oğlu, kızı, torunları, akrabaları ve dostları, yapılacak dua ve okunacak mevlide iştirak için Hanzade Sultan’ın ablası Neslişah Sultan’ın Ortaköy’deki evine geçtiler. Dua ile mevlid için önceden Kâni Karaca ile konuşulmuştu, Kâni Ağabey’i ben getirecektim, Âşiyan’dan hemen üstâdın Fatih’teki evine gittim ve alıp Ortaköy’e götürdüm.

İmparatorluğun o senelerde hayatta olan aristokrasisi, İstanbul’un gazetelerin magazin sayfaları ile TV’lerde hiçbir şekilde göremeyeceğiniz gerçek sosyetesi ile ailenin dostları ve ahbapları bizi bekliyorlardı...

Mâlûm, Kâni Ağabey’in gözleri görmezdi ve dualarda zikredilecek isimleri önceden ezberlerdi. Listeyi daha evvel hazırlamıştık: Sultan Abdülmecid’den Sultan Vahideddin’e, Halife’ye, Hanzade Sultan’ın annesi Sabiha Sultan ile babası Ömer Faruk Efendi’ye ve kocasının Prens Mehmed Ali’nin mensubu olduğu Mısır Hanedanı’ndan yakın akrabalarına kadar uzanan isimlerin yazılı olduğu bir liste...

Yolda isimleri ben okudum, Kâni Ağabey hafızasına aldı; Ortaköy’e gelince önce salonda bir köşeye çekilip bir daha tekrar ettik, “Tamam, oldu” deyince koluna girip duayı yapacağı koltuğa götürdüm. Tam okumaya başlayacağı sırada kulağıma eğilip “Murat’cığım, bizde âdettir, dualarda Mustafa Kemal’i de mutlaka zikretmemiz istenir. Ama burada ondan bahsetmem pek hoş olmayacak galiba, ne dersin, söylemesem mi?” diye sormaz mı?

Neslişah Sultan o sırada meğerse tam arkamızda imiş, Kâni Ağabey’in dediklerini işitti ve kızkardeşinin vefatının verdiği ıztırabı da bir tarafa bırakıp “Ne münasebet Hoca?” diye parladı! “Ne demek Mustafa Kemal’den bahsetmemek? Sultan Vahideddin’in torunuyum diye Mustafa Kemal’i kaldırıp atacak mıyım? Buradaki herkes ona da Fatiha okuyacak!”

NESİLLER BOYU ZEHİR!

Kâni Ağabey “Tabii ki Sultanım, tabii ki...” dedi, sûrelerle Mevlid’i makamdan makama geçip tam bir İstanbul tavrı ile okudu ve ailenin orada bulunan yabancı dostlarını da hayran bıraktı. Sonra sıra “Âmin”e geldi, duayı “Merhum Sultan Vahideddin’in ruhu için, şu şehzadelerin, bu sultanların, falanca prenslerin, filânca prenseslerin, hâssaten merhume Hanzade Osmanoğlu’nun ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhları için el Fatihaaaaa!” diyerek bitirdi ve başta padişahın torunları olmak üzere salondaki herkes Sultan Vahideddin ile Mustafa Kemal’e fatiha okudular.

1920’lerde Mevlânzade Rıfat isimli sahtekârın ve 1930’larda da Rıza Nur çatlağının hezeyanlarını sermaye edinip “üstad” pozlarına bürünen Osmanlı pazarlamacısı nefret tüccarları, birkaç nesli zehirledikleri için ne kadar övünseler azdır!

Murat Bardakçı
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1692231-bir-dua-hatirasi
K
3 yıl
Kasada elektrik var, ekrana görüntü gelmiyor durumu
Düzelmiştir...
K
4 yıl
Son Dakika: Derin Tarih dergisinin mayıs sayısına el koyma ve toplatma kararı
Dergi hakkında Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ertuğrul Sarıyar, soruşturma başlattı

Bakırköy 4. Sulh Ceza Hakimliği'nce, savcılığın talebi üzerine Derin Tarih isimli derginin mayıs ayı sayısı hakkında toplatma, el koyma ve basım yayın ile dağıtımının durdurulması kararı verildi.

Adı geçen derginin mayıs ayı sayısında Cumhuriyetin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret edildiği gerekçesiyle savcılığa yapılan ihbar üzerine Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ertuğrul Sarıyar, soruşturma başlattı.

Savcılık, soruşturma kapsamında Nöbetçi Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği'nden Derin Tarih dergisinin mayıs ayı sayısının toplatma, el koyma ve basım yayın ile dağıtımının durdurulmasını talep etti.

Talebi değerlendiren Bakırköy 4. Sulh Ceza Hakimliği, kuvvetli delilin bulunması ve dergide Atatürk’e hakaret içeren ifadelere yer verildiği gerekçesiyle dergiye el konulmasını, toplatılmasını, basım, yayın ve dağıtımının durdurulmasına karar verdi.

Savcılık soruşturma kapsamında, Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili yayımlanan yazıyla ilgili olarak şüphelileri tespit edecek.http://www.haberturk.com/gundem/haber/1499424-derin-tarih-dergisinin-mayis-sayisina-el-koyma-ve-toplatma-karari

---------------------------

Latife Hanım'ın ağzından sahte mektup uyduruyorlar, Latife Hanım hayatı boyunca tek bir gazeteciyle konuşmamıştır, mahkeme kararıyla yayınlanmasında sakınca bulunmayan 9 mektubu dışındaki bütün evrakı Tarih Kurumu arşivinde saklanmaktadır; bahsi geçen tarihten bir sene öncesinde yeni boşandığı kocasına "beni sizin mavi gözlerinizden hiçbir güç ayıramaz" diyerek aşkını ve özlemini dile getiren bir kadının ağzından saçma ifadeler uydurmak edepsizliktir dedim diye beni burada topa tutanlar, yalancılıkla suçlayanlar nerede acaba ?
K
4 yıl
Mâlûm derginin adı ‘Çukur Tarih’tir ve mahkemeden tescillidir!
Hani, Mustafa Armağan tarafından yayınlanan; mevcudiyet sebebi Atatürk’e, çevresine ve Cumhuriyet’in kuruluşunda görev yapmış hemen herkese belgesiz ve kaba hakaretten ibaret olan, iki günden buyana da boykot edilen “Derin Tarih” isimli dergi var ya...

Bu derginin bir diğer ismi artık “Çukur Tarih”tir ve bu isim mahkemeden de tescillidir!

Size tescilin hikâyesini anlatayım:

Çukur Tarih’te 2013 Şubat’ında Damad Ferid Paşa’nın, yani Türk Tarihi’nin en rezil, en pespaye ve en aptal şahsiyetlerinin başta geleninin torunları olduğu iddia edilen Ürdünlü bir aile ile yapılmış röportaj, daha doğrusu bir “Damad Ferid güzellemesi” yayınlandı ve bir sonraki sayıda da bu ailenin gönderdiği bir teşekkür mektubu çıktı...

Mâlûm dergiyi takip etmediğim için yayınlardan aylar sonra haberdar oldum, bulup okudum ve dehşet içerisinde kaldım! “Çukur Tarih”, çocuğu olmayan Damad Ferid’e dünya kadar torun bağışlıyordu! Hayalî torunlarla mülâkat yapmış ve uydurduğu bu torunlardan gelen teşekkür mektubunu da övünerek, kasım kasım kasılarak yayınlamışlardı.

YALANIN BÖYLESİ AZ GÖRÜLÜR!

Damad Ferid’in çocuksuz olduğunu gayet iyi biliyordum, zira hanımı Mediha Sultan’ın ailesi ile seneler öncesinden tanışırdım. Mediha Sultan’ın Paşa’dan değil, ilk kocasından bir oğlu olmuştu ve oğlunun çocuklarından bazıları son senelere kadar hayattaydılar; Londra’da yaşıyorlardı ama Ferid Paşa ile kan bağları yoktu. Paşa’nın öz değil üvey torunları idiler; sadece memleketi değil, babaannelerinin hayatını da perişan ettiği için Ferid Paşa’dan tiksinirlerdi, üstelik Çukur Tarih’in “Paşa’nın torunları” diye uydurduğu Ürdün’deki aile ile de hiçbir alâkaları bulunmuyordu.

Damad Ferid Paşa’ya yakıştırılan hayalî aile Ferid Hurşid adındaki bir Osmanlı kaymakamının Ürdün’deki torunları idi. Dergi bu Ferid Hurşid’i Damad Ferid’e çevirmiş ve mal bulmuş magribî gibi güzellemeler döşenmişti.

Bu tarih sahtekârlığını televizyonda yaptığımız “Tarihin Arka Odası”nda gündeme getirdim ve derginin özür dilemesi için 2013 Ağustos’undan aynı senenin Eylül’üne kadar her programda hatırlattım. Zira ortada eşi-emsâli görülmemiş bir çarpıtma vardı; Damad Ferid gibi bir tarihî belâyı aklamaya, hainden kahraman yaratmaya çalışıyorlardı ve Millî Mücadele’yi bile neredeyse Ferid Paşa’ya mâledeceklerdi!

Youtube’da “Murat Bardakçı Mustafa Armağan’ı rezil etti” diye ararsanız Tarihin Arka Odası’nda söylediklerimi izleyebilirsiniz...

Programlarda mâlûm derginin ismini hiç telâffuz etmedim, “Çukur Tarih” diye bahsettim ve yayıncı Mustafa Armağan bir ay sonra özür dilemeye mecbur kaldı! Ama nasıl özür? “Hatasız kul olmaz” diye birşeyler yazdı, bu emsalsiz rezaleti sıradan bir yanlış gibi göstermeye uğraştı, meselenin “editoryal hata” olduğunu söyleyip kabahati çalışanlarının üzerine attı, üstelik beni de suçladı!

TAZMİNAT VE FAİZ İSTEDİ!

Mustafa Armağan hatasını güya kabul ederken bir başka iş daha yaptı: Kendisini aşağıladığım, karaladığım, kişilik haklarına saldırıda bulunduğum, toplum nezdinde küçük düşürdüğüm ve “Çukur Tarih” diyerek hakaret ettiğim iddiası ile beni mahkemeye verip 30 bin lira manevî tazminat ve bu tazminatın faizini istedi!

Cür’ete bakın: Damad Ferid’i yüceltme hevesi ile adama sahte torunlar mâledeceksiniz ama ben bu yalanlara inanılmasını, Ferid Paşa’nın kahramanlaştırılmasını, yani tarihin ırzına geçilmesini engellemek için “Yazdıklarınızın tamamı palavradır!” diyeceğim ve suçlu olacağım!

Uzatmayayım: Adalet haklı ile haksızı mükemmelen ayırdı, Mustafa Armağan açtığı dâvâyı kaybetti ve “tarih” adına attıkları desteksiz palavralar ile tarihe geçtiler...

Bunları neden mi yazıyorum? “Derin Tarih” isimli varakpâreden hoşlanmıyorsanız, o dergiden “Çukur Tarih” diye bahsedebileceğinizi hatırlatmak için! Zira, İstanbul 22. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2016/40 sayılı kararı ile “Çukur Tarih” ibaresinin “hakaret” değil “eleştiri” olduğuna hükmetmiştir.

“Çukur Tarih” artık mahkemeden tescilli tarihî bir kavramdır; gönül rahatlığı ile, tepe tepe kullanabilirsiniz!
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1491762-malum-derginin-adi-cukur-tarihtir-ve-mahkemeden-tescillidir
K
4 yıl
Utanılacak haldeyiz! Mevlevî mezarları deşilirken tık yok...
(İlgili sayfaya giderek fotoğrafları görebilirsiniz, görmeniz gerekiyor...)

Utanılacak haldeyiz! Mevlevî mezarları deşilirken tık yok, Ardahan’daki Moskof paşasının sakallı cesedi ise başımızın tâcı!

Mevlânâ Müzesi’nin yanıbaşındaki mezarların deşilmesine hiç aldırmamamız ama bir Rus generalin Ardahan’da bozulmamış cesedine merak salmamız, memlekette bazı hassasiyetlerin artık hiç kalmadığını gösteren mükemmel bir örnektir!

Konya’da, Mevlânâ Dergâhı’nın hemen yanıbaşındaki Gül Bahçesi’nde bir rezalet, bir kültür faciası yaşandı; mezarlık alanı “sergi salonu” ve “helâ” yapmak uğruna deşildi, çöp torbalarına doldurulan kemikler el arabaları ile taşındı ama bu işe son verileceği konusunda hiçbir yerden tatmin edici bir açıklama gelmedi. Asıl garabet ise Konya’da olup bitenlerin pek kimsenin umurunda olmaması ve herkesin Ardahan’da bozulmamış cesedi bulunan Moskof paşasının peşinde koşması!

Öyle bir vurdumduymazlık, öyle bir umursamazlık ve geçmişe karşı öylesine bir saygısızlık içerisindeyiz ki, Anadolu’nun 13. asırda uğradığı Moğol işgali felâketinden buyana böylesine bir rezalete hiç şahit olunmadı!

Konya’da yaşanan “Gül Bahçesi” faciasını; yani müze binası, sergi salonu ve tuvalet, yani bildiğimiz “kenef” inşaatı için tâââ Selçuklular zamanından itibaren mezarlık olarak kullanılan arazideki kabirlerin buldozerlerle deşilmesini, oraya asırlar önce defnedilmiş Mevlevîler’in kemiklerinin pervasızca dört bir yana saçılmasını kastediyorum...

ÇÖP TORBASINDAKI KEMİKLER

Mevlânâ Müzesi’nin hemen yanıbaşında işte böyle bir rezalet yaşandı, üstelik bu iş Mevlânâ’nın ailesi ile beraber Konya’ya gelişlerinin 789. yıldönümüne tesadüf etti; ailenin gelişini anma maksadıyla temsilî karşılama törenleri ve toplantılar yapılırken iş makineleri Gül Bahçesi’ndeki Mevlevî mezarlarının altını üstüne getirdi, kemikler etrafa savruldu, üzerleri naylon çöp torbaları ile örtüldü ve bazıları el arabaları ile kaldırılıp götürüldü!

Konya’da bütün bunlar olup biterken Ardahan’da da bir başka ceset macerası yaşanıyordu...


Ardahan’da bulunan ve bir Rus generale ait olduğu düşünülen cesed.

SANKI, CENGIZ HAN’IN MEZARI


Habertürk’ün duyurduğu haberi daha sonra TV’lerde de görmüşsünüzdür: İşçiler bir inşaat için temel kazarken süslü-püslü ve haçlı bir tabut buldular, tabuttan General Vasiliy Geyman’a olduğu olduğu düşünülen sakallı ve üniformalı bir Rus askerinin bozulmamış cesedi çıktı!

Sanki bir Rus askerinin değil Cengiz Han’ın yahut ismi efsanelerde geçen bir kahramanın asırlardır aranan mezarı bulunmuştu!

SELÇUKLU SULTANI’NIN EMRİ

Cesed öyle bir alâka gördü ki, kaç gündür onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Gazetelerde her gün haberler çıkıyor, tabutun başında polisler bekliyor, cesedin kime ait olduğunun tam olarak belirlenebilmesi için Rusya ile temaslara girişiliyor ve DNA testlerinin hazırlıkları yapılıyor...

Konya’da yaşanan mezarların deşilmesi rezaletinde ise tık yok! “Faaliyetin şimdilik durdurulduğu, projenin yeniden gözden geçirileceği” gibisinden üstü kapalı bir-iki açıklama mevcut, o kadar...

Moğol istilâsından da beter işlere sahne olan Konya’daki Gül Bahçesi’nden kısaca bahsedeyim:

Üzerinde Mevlânâ Türbesi’nin de bulunduğu arazi, Selçuklu İmparatorluğu zamanında sultanların “Gül Bahçesi” idi ve Mevlânâ’nın babası Sultânü’l-Ulemâ yani “Âlimlerin Sultanı” Bahaeddin Veled 12 Ocak 1231’de vefat edince Selçuklu hükümdarının emri ile buraya defnedildi. Sultânü’l-Ulemâ’nın “Benim, çocuklarımın ve onların evlâdı ile soyundan gelenlerin mezarları burada olacaktır” şeklindeki sözü üzerine oğlu Mevlânâ ile onun soyundan gelen pek çok kişi de aynı yere defnedildiler ve mezarların üzerine şimdi Mevlânâ Müzesi olarak kullanılan büyük türbe inşa edildi.

TAŞLAŞMIŞ KAFALAR...

Gül Bahçesi, sonraki asırlarda Mevlânâ’yı seven ve ona bağlananların defnedilmek istedikleri bir yer oldu, bahçeye yedi asır boyunca defin yapıldı. Definler, Mevlânâ Dergâhı’nın tekkelerin 1925 Eylül’ünde kapatılmasından bir sene sonra müze haline getirilmesine kadar nâdiren de olsa devam etti. Mezarlar üzerindeki ilk tasarruflar o günlerde başladı, bazı kabirler kaldırıldı ve kemikler ailelerine verilip başka yerlere nakledildi. Ama mezarların tamamına dokunulmadı, bir kısmı yerlerinde bırakıldı ve birçok Mevlevî son uykularını kabirlerinin geçen hafta inşaat makineleri tarafından deşilmesine kadar huzur içerisinde uyudular.

Bir başka tuhaflık da işte burada: Mezarlardan bazıları inkılâbın en sert günlerinde bile gerektiği şekilde nakledilmişken, yani kemikler mezarlarından yeni kabirlerine götürülmeden önce dinî kurallara riayet edilerek çıkartılıp kefenlenirken kalan mezarlar şimdi teşhir salonu ve helâ uğruna buldozerlerle deşiliyor, iskeletler çöp torbalarına doldurulup el arabaları ile taşınıyor! Üstelik bir Moskof askerinin cesedi gündem teşkil edip kıyametlerın kopmasına sebep oluyor ama siyasetçilerimizin hemen her vesile ile “Anadolu’nun en büyük manevî mimarlarından biri” diye bahsettikleri Mevlânâ’nın türbesinin hemen yanıbaşında meydana gelen bu tarih, kültür ve inanç faciasının önüne nasıl geçileceği konusunda Konya Belediyesi’nden de, Kültür Bakanlığı’ndan da ayrıntılı ve doyurucu tek bir açıklama gelmiyor, 15 Temmuz’un ardından görevlerinden alınan bazı kişilerin daha önce verdikleri bir karara dayanılarak yaşanan bu rezaletin son bulacağı bir türlü söylenemiyor!

Bu sayfada yayınladığım fotoğraflara dikkatle baktığınız takdirde, yüzleri Kıble’ye dönüş şekilde defnedilmiş olan eski Mevlevîler’in artık sadece kemikten ibaret olan çehrelerinde yaşadıkları dehşeti ve şaşkınlığı rahatça farkedebilirsiniz.

Türkiye dünya savaşlarında mağlûp olup neredeyse herşeyini kaybetti; atlattığı nice isyanlara, darbelere ve darbe teşebbüslerine rağmen yıkılmadan ayakta kalmayı başardı... Ama şimdi içerisinde bulunduğumuz bu umursamazlığı ve hattâ cahilliği tarihinin hiçbir döneminde yaşamadı.

Bir memleket bin türlü belâyı defedip ayakta kalmaya muvaffak olabilir ama o memleketin sonunu rûhunu kaybedip taşlaşmış bünyelerin gösterdikleri işte böyle umursamazlıklar

Gül Bahçesi’ndeki mezarlarda bulunan yüzleri Kıble’ye dönük iskeletler ve kemiklerin doldurulması için konan çöp torbaları.



Bir Mevlevî’nin, Gül Bahçesi’nde deşilen mezarından çıkan iskeleti.



MEVLÂNÂ TÜRBESİ’NİN ÇİLESİ: KAZILDI, BETON YIĞININA DÖNDÜ VE HÂLÂ DEŞİLİYOR!

Kimse kusura bakmasın, açıkça söyleyip hatırlatacağım: Asırlar boyu koskoca bir imparatorluğa, yani Selçuklular’a başkentlik eden ve Türkiye’nin en zengin tarihi geçmişe sahip şehirlerinden olan Konya’da eski eserler ve kabirler konusunda maalesef defalarca şaibeli hadiseler yaşandı!

ZARAFETTEN MEZAR DEŞMEYE

1920’li senelerde zamanın Millî Eğitim Bakanı, “Burada hâlâ türbe kokusu var!” diyerek Mevlânâ Türbesi’ndeki sandukalar ile üzerlerindeki örtülerin ve sikkelerin kaldırılmasını emretti, emir yerine getirildi, kaldırılan herşey bu gereksiz işe son vermek maksadı ile araya girenlerin sayesinde seneler sonra da olsa yerlerine nakledilebildi.

İlerki senelerde Selçuklu Sultanları’nın Alâaddin Tepesi’ndeki mezarlarının restore edilmesine girişildi, açılan mezar odalarındaki hükümdar kemikleri avluya istif edildi ama gece orada unutulmaları üzerine köpekler kemikleri alıp kaçtılar! 12. ve 13. asırda hüküm sürmüş Birinci Mesud, İkinci Kılıçarslan, İkinci Rükneddin Süleyman, Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Alâeddin Keykubat, İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Dördüncü Rükneddin Kılıçarslan ve Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev gibi Selçuklu hükümdarlarından kiminin uyluk kemiği, kiminin kaburgası ve kiminin de kolu köpeklerin ağzından alındı ama hepsi kurtarılamadı ve bulunanlar restore edilen mezarlara karmakarışık şekilde defnedildiler. Derken, 2012 Aralık’ında Mevlânâ’nın türbesinin arka bahçesi ile kütüphanesinin zemini deşildi, eskiden defin yapılmış bu mekânlardan çıkan kemikler karton kutulara doldurulup başka yere götürüldü!

Bütün bunlar yaşanırken Belediye ortasında Mevlânâ Dergâhı’nın yeraldığı ve yemyeşil ağaçların yükseldiği alanı bir beton yığını hâline getirdi! Gerekçe “Avrupa’da böyle mekânların her taraftan görülebilmeleri için etraflarına ağaç dikilmemesi” idi ama muhafazakâr belediyelerimiz medeniyet olarak Avrupa’yı örnek aldıkları için Hâfız-ı Şirazî, Sâdî yahut Firdevsi gibi Şark Kültürü’nün büyük isimlerinin son uykularını küçük birer ormanı andıran yerlerde uyuduklarından haberdar değildiler. Mevlânâ’nın türbesinin etrafı da bir beton bloğuna dönmüştü.

Gelenek aynen devam ediyor; müdürlüğünü şimdi Topkapı Sarayı’nda bundan birkaç sene önce yaşanan “tahtı evine taşıma” komedisinin kahramanının yaptığı Mevlânâ Müzesi’nin yanıbaşında bulunan ve eskilerin “hâmûşân”, yani “suskunlar” yahut “Gül Bahçesi” gibi zarafet misâli isim verdikleri bahçe bu defa da sergi salonu ve açık söylemek gerekirse “kenef” uğruna deşilip duruyor!

Ve bütün bunlar olup biterken, Ardahan’da bulunan Moskof paşasının cesedini tartışmakla meşgulüz!



İnşaat makinelerinin deştiği Gül Bahçesi’nin ortasında kalan ve Bektaşi dedelerine ait olduğu düşünülen iki mezar.



Mevlânâ türbesinin etrafı 2012’de deşilmiş ve çıkan kemikler kolilere çöplerle beraber doldurulmuştu.

Murat Bardakçı
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1486257-utanilacak-haldeyiz-mevlevi-mezarlari-desilirken-tik-yok-ardahandaki-moskof-pasasinin-sakalli-cesedi-ise-basimizin-taci
K
4 yıl
Değişimin Eşiğindeki Ülke: Türkiye
TRT'de, devletin resmi kanalında neden böyle bir belgesel tadında program yayınlanıyor, anlayabilmek mümkün değil. Sorun belgesel yahut belgesel tadında bir program yayınlamak değil; sorun, mevcut referandumda oylanacak olan şeyin ne kadar iyi olduğunu anlatmakta.

Devletin resmi yayın organı neden devletin müdahil olmaması gereken, görüşünün olmaması gereken bir konu hakkında bunu öven ve ne kadar iyi olduğunu anlatan bir iş yapıyor Allah rızası için biri bana izah etsin. Çıkıp doğru düzgün maddeleri açıklamak, şu şunları değiştiriyor, bu bunları getiriyor diye madde madde saymak yerine neden "evet" seçeneği övülüyor ? Madem övülüyor, devletin resmi kanalı olarak karşı görüşte bir belgesel çekip yayınlaması da gerekmekte. Akıl alır gibi değil. Devletin resmi kanalında, devletin kendi imkanlarıyla, bir hükümetin getirdiği öneri övülerek "bakın bu, işte bu kadar iyi bir sistem" diyerek oylamaya 2 gün kala yayınlanıyor. A Haber, ATV gibi kanallar yapsa eyvallah diyeceğim şeyi devletin resmi kanalı nasıl yapıyor yahu ? Akıl tutulmasından da beter bir dönemi yaşıyoruz...

< Resime gitmek için tıklayın >
K
4 yıl
Limit Edebiyat soru bankası
Edebiyat çalışıp Limit soru bankası çözenler varsa aranızda bir karşılaştırma yapmanızı isteyeceğim. İlk 3 konuyu bitirdim; neredeyse her testte ya 1-2 soru yahut cevap anahtarı yanlış çıkıyor. Kendimden şüphe etmeye başladım artık. Elimde Yayın Denizi Tek soru bankası da mevcut; her yerde bu kadar methedildiği için önce Limit çözeyim dedim. Hatta Fem konu ve soru bankası da. Fakat her testte yanlış soru veyahut cevap anahtarında yanlış çıkan bir kitaptan nasıl çalışılır ?

Elinde bu kitaptan olup da buradan çalışanlar var ise bir bakıp yazabilir mi ? Tamam iyi öğretiyor, bazı soruları zorluyor ve öğrenmeni sağlıyor da bu kadar yanlış soru da kafa karıştırıyor; bunca yıldır bildiğim şeyleri şaşırıyorum bunun yüzünden.
K
4 yıl
Referandumun ilk gününden hile haberleri gelmeye başladı...
Lan bari bir "bismillah" diyeydiniz daha oylama yurt dışında yeni başladı, başladığı gibi hile yapılmaya başlanmış bile Bu arada bir kesimi suçladığım falan yok, münferit bir olay da olabilir de bari bir bekleyeydiniz, bu kadar çabuk hile yapılır mı arkadaş ya

< Resime gitmek için tıklayın >
K
4 yıl
HANEDANIN SUSKUN ÜYELERİ İLK KEZ YENİBİRLİK'E KONUŞTU:HANEDAN DEĞİL AİLE
Arkadaşlar Osmanlı hanedanı yahut Osmanoğlu ailesi dediğimizde artık insanların aklına maalesef belli birkaç kişi geliyor. Özellikle son dönemde, birkaç günde bir farklı konularda konuşup gündem yaratmaya, gündeme gelmeye çalışan kişiler biliniyor... Fakat Osmanlı hanedanı yahut Osmanoğlu ailesi bu değildir. Öyle abuk subuk demeçlerini bulamayacağınız hatta televizyonda orada burada konuştuğunu dahi göremeyeceğiniz kişilerdir. Bu kişiler göz önünde olmayı sevmezler.

Yenibirlik Gazetesi işte bu hanedan yahut aile üyeleriyle bir dizi röportaj yapmış; bir yazı dizisi hazırlamış, bilmemne sultan şunu demiş, dedesinin bilmemne arazisini istiyormuş diye gündem olmaya çalışanları değil, bu gibi kişileri tanıyıp bilmemiz gerekiyor. İçlerinde çok iyi asker de var, Oxford mezunu tarihçi akademisyen de.

Bölüm 1...
http://gazetebirlik.com/haber/hanedanin-suskun-uyeleri-ilk-kez-yenibirlike-konustu-hanedan-degil-aile-8840/

(Not: Yazı çok uzun, haliyle tümünü buraya koymam mümkün değil)

Aile bireyleri du¨nyanın farklı yerlerinde yaşıyor. Çok sık biraraya gelme imkanı bulamıyorlar. New York’ta yaşayan Prenses Zeynep Tarzi Osman, İstanbul’daki aile u¨yeleri; Arzu Enver Eroğan, Resan İris, Cengiz Baransel ve Dr. Ali Suat Ürgu¨plu¨, YeniBirlik okurları için 19. yu¨zyıl Osmanlı mimarisinin görkemli atmosferiyle bu¨yu¨leyici Boğaz manzarasını bir arada sunan Sait Halim Paşa Yalısı’nda bir araya geldiler.

Du¨nya tarihinde altı asır ayakta kalmayı ve hu¨kmu¨nu¨ su¨rdu¨rmeyi başarmış iki hanedandan biridir, Osmanoğulları..

Selçuklu’nun vârisi..

Osmanlı’yı kendisinden önce kurulmuş bu¨tu¨n Tu¨rk imparatorluklarından farklı ve u¨stu¨n kılan özellik, onun ‘Devleti ebed mu¨ddet’ du¨şu¨ncesi yanında ‘mu¨lku¨n’ birlik ve bu¨tu¨nlu¨ğu¨nu¨ korumayı esas almış olmasıydı. Bu son derece önemli, ayırt edici bir özelliktir, zira Orta Asya’dan itibaren Osmanlı’ya kadar Tu¨rk devlet geleneğinin karakter çizgisinde öne çıkan vasıf, kurucu liderin vefatından sonra u¨lkenin şehzadeler arasında paylaşılması ve kardeşler mu¨cadelesi sonucu gelen yıkımdır.

Altı asır boyunca Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinde varlığını ve ağırlığını su¨rdu¨rmesini sağlayan 36 Osmanlı hu¨ku¨mdarının hepsinin liyakatli ve u¨stu¨n meziyetlere sahip olduğu iddia edilemez.

Çelebi Mehmed, 2. Murad, Fatih, Yavuz, Kanuni, 3. Selim, 2. Mahmud, Sultan Aziz, 2. Abdu¨lhamid gibi parlak isimler yanında saltanat geleneklerine uyularak hasbelkader tahta çıkarılmış hu¨ku¨mdarlar da vardır. Ancak 17. yu¨zyıldan itibaren devletin sıkıntılı bir döneme girdiğini ve Batı karşısında gerilemeye başladığını sezen, 18. yu¨zyılda bunun sancısını en şiddetli şekilde yaşayıp 19. yu¨zyılda değişimin önu¨nu¨ açan da hanedandır.

Bu uğurda tarihin en dağdağalı döneminde devletin dayandığı orduyu bu¨tu¨nu¨yle tasfiye etmeyi göze almış bir ailedir sözu¨nu¨ ettiğimiz. Keza saltanat makamının mutlak yetkilerini sınırlandıran du¨zenlemeleri benimseyip bunu gerçekleştirmek için bu¨rokrasinin direncini kırma mu¨cadelesi vermiş bir ailedir Osmanoğulları.

Sanılanın aksine yetkileri hayli sınırlı kişilerdir Osmanlı padişahları. Kıyaslama olsun diye söyleyelim; gu¨nu¨mu¨zde T.C. Cumhurbaşkanları devlet idaresinde son iki Osmanlı padişahının sahip olduğu yetkilerin çok ötesinde yetkiye sahiptirler.

Ermeni propagandasına ağzını uyduran Tu¨rk aydını tarafından adı ‘Kızıl Sultan’a çıkarılan ve uzun zaman ismi istibdad sözcu¨ğu¨yle anılan 2. Abdu¨lhamid’in henu¨z yeni yeni ve kısmen anlaşılmaya başlandığını söyleyebiliriz..

Vahideddin hakkında ise tarih henu¨z nihai hu¨kmu¨nu¨ vermemiştir. Son padişah hanedanın pırıltılı isimlerinden biri değildir belki ama cumhuriyet onun hicretiyle iç savaş yaşanmaksızın inşa edilebilmiştir. Onun kaçtığı söylemiyle şartlanan zihinlerin, Sultan Vahideddin’in yurtdışına çıkmayıp saltanat iddiasını su¨rdu¨rmesi halinde Ankara’da neler yaşanabileceği, BMM’nde saltanat makamı ve hilafet konusunda duyarlı vekillerin su¨rece destek vermekte ne kadar istekli olabilecekleri sorusuna cevap vermeleri gerek. Keza Vahideddin’in yurtdışına çıktıktan sonra gerek Atatu¨rk gerekse Tu¨rkiye Cumhuriyeti aleyhine tavır almamış olmamasının bir anlamı olup olmadığına da..

İstanbul halkı ve Tu¨rk basını Ertuğrul Osmanoğlu’nun cenazesine gösterdiği ilgi ve katılımla rejim değişikliğiyle Tu¨rkiye Cumhuriyeti’ne dönu¨şen altı asırlık imparatorluğu ayakta tutan aileye vefa borçlu olduğunu göstermişti.

İşte; hanedanın kendi ifadeleri ile ailenin varisleri, konuklarımız..
K
4 yıl
.
.
DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.