|
Televizyon ekranlarında, şimdinin meşhur bir şarkıcısı "tuvaletim geldi" dedi diye ne kadar da ayıplanmıştı. Ayıplamayan var mı? Gölcük'te meydana gelen vahim olayda ise bir bebek annesinin kendisini bırakıp seyahate çıkması sonucunda ölmüş ve yüreklerimizi yakmıştı. Bu cümleleri yazarken hala daha içimde yangının külleri alevleniyor, bebeğin sesi geliyor kulaklarıma. Anneye kızmayanımız var mı? Nasıl yapar, demeyenimiz var mı? Halbuki, o anne yasalara göre suç olmayan, evlilik dışı bir ilişki sonucunda çocuğunu doğurmuştu, kızmak niyeydi peki o zaman? Bu milletin yasaları ve kuralları anayasayla sınırlanmaz, sınırlanamaz da. Genlerine işlemiş olan anane ve gelenekleri yasalar üstü bir koruyuculuk yapar aile kurumunda. Toplumun bu refleksine siz tutup da " mahalle baskısı" da diyemezsiniz. Diyemezsiniz çünkü karşılaştırma yaptığınız kuralları ya işine öyle gelen bir diktatör getirmiştir veya bir zaman sonra yine kendilerinin değiştireceği ve zamanı gelince değişecek hükümetler getirmiştir. Şimdi birileri çıkıp da yaygarayı koparıyor; "kızlı ve erkekli yaşamın neyi yanlış? diye. Bir zamanların meşhur enkırmeni (anchorman) Reha Muhtar siyasi görüşü ve dünya görüşü belli olan bir insandır. Diyor ki: "İki kızım var, ben onların böyle karma evlerde kalmalarını istemem." Binlerce yılın bu kadim millete kazandırmış olduğu müktesebatları değiştirmeye çalışmak ve onu, neyin yanlış, neyin doğru olduğunu deney masalarında bulmaya çalışan bir medeniyete uymaya zorlamak ne kadar akıl karıdır. Medeni diye dillendirdiğimiz "Avrupa" bugün aile kurumunu koruyabilmek için akla hayale gelmedik çareler üretmeye çalışıyor ve her gün bir başka yasa çıkarıp, aile olsunlar diye bireylere mali yardım yapıyorlar Kişisel görüşlere saygı ve özgür yaşam tarzını seçmek herkesin hakkıdır. Fakat seçerken de toplumun genlerinden şunu çıkarayım veya dna sarmallarına şunu da ekleyeyim demeye kimsenin hakkı yoktur. Güzel yaşamayı seçmiş birini takdir ederken, kötü yaşamayı seçmiş ve sersefil yaşayan bir insanı da tekdir etmek ve doğru yola davet etmek insanlığın bir gereğidir. Bugün bu davet gereğince yapılmadığındandır ki bazı anneler evlilik dışı çocuklarını evde veya tuvalette terk edebiliyorlar. Canavar anne diye manşete çekerken aslında onu bu duruma iten bazılarının da bu canavarlıktan nasibi yok mu? Ahmet Alp Altay |
|
CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, Meclis’te başörtüsü tartışmalarının yeniden alevlenmesi üzerine, "Devlet adına hizmet veren kamu kurumlarında hizmeti verenlerin dinsel sembol, simge, ifade takamayacakları çok açıktır. Hele hele yasama organında böyle bir manzaranın gerçekleşmesi olağan değildir, doğru değildir." dedi. Yıllardır bıkmadan usanmadan tartıştığımız ve üzerinde bir mutabakata varamadığımız kadim bir problemimizdir başörtüsü (türban). Burada, fakir kardeşiniz de, bir cenaha yaklaşıp lakırdı edecek değil. Yalnız, yukarıdaki ifadelerde vurgulanan “dinsel sembol ve simgeleri” biraz irdelemek isterim. Öncelikle Başkanvekili Engin Altay’ın sözünü ettiği maddeye bir bakmak gerek: "Devlet memurları siyasi partiye üye olamazlar, herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararını hedef tutan bir davranışta bulunamazlar; görevlerini yerine getirirlerken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar; hiçbir şekilde siyasi ve ideolojik amaçlı beyanda ve eylemde bulunamazlar ve bu eylemlere katılamazlar." Madde 7 - (Değişik: 12/5/1982 - 2670/2 md.) Enteresan bir durum var ortada. Maddede dinsel simge veya sembol diye bir ifade geçmiyor. Din ve mezhep gibi ayırım yapamazlar, diyor. Bir dine mensup olup, onun gereklerini yerine getirebileceğiniz laik bir ülkede hizmet vermekle yükümlü olduğunuz halka, tabii ki ayrım yapılamaz. Gelin, isterseniz bazılarının içten içe yanarak, söylemek istediklerine kulak verelim; “Memurların dini ayrım yapmaları yasak olduğundan herhangi bir dine girmeleri ve hele ki bir mezhebe bağlı olmaları kabul edilemez. Müslümansa beş vakit namaz kılması ve oruç tutup camiye gitmesi; Hıristiyansa Pazar günleri günah çıkartması ve kiliseye gitmesi; Yahudiyse sabah, öğle ve akşam ilahi söyleyip oruç tutması, sinagoga gitmesi, laik ve demokratik bir ülkede, vatandaşların kendilerine ayırım yapacaklarını düşüneceklerinden, mümkünse dinsiz olmaları tercih edilir, o da olmazsa “milli memur robot” üretimine başlanılmalı.” Absürt olarak da düşünebileceğiniz bu sözleri inanıyorum ki bazı, kendini laik ve inkılap tutkunu, ilericilik aşığı ve gericilik düşmanı gören kişiler birbirlerine aşk ve şevkle ifade ediyorlardır. Şimdi sadede geleyim. Dinsel simgeler ve semboller ayrımcılığa yol açıyor da siyasi bazı simgeler ve semboller ve hatta ifadeler, büyük bir kısmı müslüman olan bir ülkede ayrımcılığa sebep olmuyor mu? Mesela; diz üstü etek ve omzunun yarısı açık bir bluz giyen bir memurun karşısında anadolumuzun bir köyünden gelen, ayağında şalvar, başında yazması olan annem nasıl rahat eder? O memurun bakışı nasıl olur? İsterseniz bir cinsiyet değişikliğiyle devam edelim. Bir memurumuzun ayran veya çorba içerken pos bıyıklarını süzgeç olarak kullandığını düşünelim. Bu memurumuz her gün işyerine gelirken kullandığı arabasının arka camında Türk bayrağı ve ön camının köşesinde de küçük bir Atatürk portresi olsun ve ofisine girdiğinde fötr şapkasını masasının üstüne koysun. Bir gün karşısına ince bıyıklı, gömleği dışarıda, omzundaki küçük çantasının içindeki kırmızı kitapların göründüğü bir vatandaş çıksa memurumuzun tavrı ne olur ve hizmeti değişir mi, değişmez mi? Örnekleri çok da uzatmaya gerek yok. Millet olarak ayrımcılığı çok severiz. Dini olsun siyasi olsun, karşı tarafta görünür bir simge veya sembol olmasa bile konuşmalarından tanır ve etiketi konduruveririz. Hâlbuki harici görünüş bizi aldatmak için kullanılır çoğu zaman. İkinci dünya savaşında ki ajanların simge ve sembolleri kullanarak karşı tarafa verdikleri zararları bir düşünün. Hatta ülkemizde, o zaman ki Faşist Alman liderinin bıyığına özenip, nokta bıyık bırakmak siyasiler arasında moda olmuştu. İlk önce kafalardan başlanmalı değişime. İlk önce zihinlerden çıkmalı ayrımcılık. Bir tarafta başı örtülü bir bayan rahat gezerken diğer tarafta rahatça yürüyebilmeli mini etekli bir bayan. Olmayan “mahalle baskılarını” doğurmamalı toplum. Olan “mahalle hoşgörüsüne” emanet edilmeli insanlar. Batı, dışla değil içle, özle meşgul oldu. Şimdi ise batının hali ortada, batının hali ortada. Ne diyelim! “Güzel günler yakın” diyerek tesellimizi beyan edelim biz yine de. Ahmed Alp Han |
|
Çaresizlerin çaresi oldu ölüm, Adeviye Meydanında toplanan insanlar için. Zalimden bir kurtuluş. ölüm. Her an bir başka sokak başında tüfek ve satırla gösteriyor yüzünü. Meydana ismini veren Rabiatül Adeviye annemiz şöyle demişti bir gece, seccadesini gözyaşlarıyla ıslatırken; “Ya rabbi (c.c) şu vakitte bir çok kimse uyudu,bir çoğu sevdiğine gitti,ben de sana geldim,çünkü benim sevdiğim sensin” Meydanı dolduran binler, sevgililerine koşar gibi koşuyorlar. Rabia annemizin sözlerini vasiyet gibi algılamış ve hakkını veriyorlar, yüzlerce, binlerce “Rabiatül Adeviye” Rablerine kavuşuyor. Zalim zalimliğiyle hem hal. Bir tarafta kendi öz vatandaşına ateş açmaya memur hisseden, hükumet bile diyemeyeceğimiz “darbe şaşkınları” varken diğer tarafta “batı” denilen mimsiz medeniyet kendi yavuklularının kuş tüyünden koynunda, kendi rüyalarında boğulmuş uyuyor. İslam dünyası kendi öz sözüne henüz sahip olamamış, yeni doğmuş bir sabi halde. Ne diyeceğini ve nasıl davranacağını büyükleri talim ediyor. Hücreleri isyan etse de beden emirber. Bedende isyanda bir kısım hücreler, kansere dönüşmüş. Hücre içindeki hücreyiz vicdanlı hepimiz. Müslümanın vefa kalmamış çehresine, bir umut, ağlamaklı bakıyor bir diğer müslüman. “Kardeş” diyor, “yardım et” diyor. Yere uzanmış, kızıl entari içindeki yavrusunu gösteriyor. Ramazanın bereketinden, soframızı paylaşmaktan ve yaz sıcağında, ter içinde oruç tutmanın zorluğundan dem vururken, mükellef iftar sofrasındaki çoğu çöpe gidecek yiyeceklere kayıyor gözlerimiz, utanmaksızın. Tencereler ve tepsilerle dolu sofra seni beklerken birkaç saati beklemenin telaşı nedir ki, iftarda ve sahurda yemek yiyemeden oruç tutanların yanında. Ey Allah’ım! Ebu Cehillerin ağızlarında cehalet sloganlarıyla cirit attığı bu ortamda Ebu Bekirler, yüreklerindeki hakikatlerle sığınacak bir “Erkam Evi” bile bulamıyorlar. Ümitsizlik tek hissiyatımız olmuşken sen bize merhamet et! Sığınabilecek tek kapı, senin kapında bendelerin pas pas üstünde günahlarını silkelerken affet bizleri. Sahip çıkamadığımız emanetine ehil ve onda emin eyle yine bizi. Eyle ki, artık dizlerde mecal, gözlerde yaş ve yüreklerimizde zulme karşı buğz edecek bir vicdan kalmadi. Www.edebliyat.blogspot.com sitesinden alintidir. ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------ Adalet ve Ergen.... Toplum olarak mahkeme kararlarını iki yönlü bulmuşuzdur hep. Bir yönü bize bakar; lehimize ise doğrudur, diğer yönü ise karşımıza bakar; lehine ise yanlıştır. Adaletten farklı bir şekilde bahseden Hekimoğlu İsmail’ e kulak verelim hele: “Mahkumlar konuşurken bir tanesi bağırıyor, “Ah ulan adalet, nerdesin?” Diğer mahkûm da cevap veriyor, “Kral Faruk’un koynunda.” Mısır’da o zamanki kral’ın hanımının adıdır Adalet. Adalet kimsenin dudusu değil ki bir öyle bir böyle konuşsun ve hükmetsin. Kimsenin gömleği değildir ki giyilsin ve eskiyip kirlenince çıkarılıp atılsın. Yıllar öncesini hatırladım. 28 Şubat’ı takip eden bir yıldı. Yurt dışındaki üniversitemden mezun olmuş diploma tercümelerim ve transkriptlerimle Ankara’ya, YÖK binasına, denklik başvurusu için gelmiştim. Kapıdaki güvenlik görevlisinin önünde sıraya girmiştim. Hemen önümdeki bayanın başı kapalıydı. O da ellerinde dosyalarıyla denklik için başvuracakmış. Gözyaşları ceyhun, güvenlik görevlisine derdini anlattı ama cevap olumsuzdu: “Bacım! Ne olur beni zor durumda bırakma. Ben de emir kuluyum. Sana izin verirsem kapıya koyarlar beni de. Başı kapalı almayacaksın dediler.” Ben girmiştim çünkü erkektim ve başım açıktı. İşlerimi halletmek için YÖK binasındaydım artık. Bütün belgelerimi eksiksiz verdim ve memurun yüzüne mütebessim bir çehreyle baktım. Keşke mukabele aynı olsaydı. Olmadı. Ne zaman denkliğimi alabileceğimi sorduğumda, o zaman için alacağımın denklik değil de şu sözlerden başkası olmayacağını anlamıştım; “Siz, bence hiç beklemeyin. Sizin kim olduğunuz yüzünüzden ve ince bıyıklarınızdan belli oluyor.” Başörtülü kız ve ince bıyıklı erkek öğrencilere nefretle bakan ve düşman olarak tahayyül eden kimleri gördü bu gözlerim. Şimdi o gözlerim verilen mahkemenin kararlarını yüzlerine okuduğu sanıklara karşı kapalı. Bakmıyorum bile onlara. Görmüyorum adaletin onlarda başka nasıl tecelli edeceğine. Ahmet Alp Altay |
|
Kışı bahar için harcadık, şefkati aşk uğruna ve kırda ayaklar altına aldığımız papatyaları pahalı leylaklar uğruna ama unuttuğumuz bir şey vardı; harcadıklarımız, bizi biz yapandı. Ahmet Alp Altay < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Bizler ki kendilerine arada, ortada bir yer olmayanlarız. Bizler ki alemin üstünde yer alan, ya da kabre dalanlarız Ahmet Alp Altay < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Gezi parkı olayları başladığında buralara kadar sürüklenebileceğini hiç kimse tahmin etmiş midir, acaba? Hükümetin “burnundan kıl aldırmaz” tavırları, muhalefetin içinde bulunduğu “züğürtlük” psikolojisiyle yerde para bulmuş gibi üstüne çöreklenmesi ve halkın “tencere, tava yurttan sesler korosu” oluşturması bizi, yani Türkiye’yi içinden çıkılmaz girift bir işe soktu. İçeride ve de dışarıda yıllardan beri ufak bir hatayı dört gözle bekleyen, “bilmem kaç tane” düşman, zaten hazırda bekleyen kinleriyle ve ağızlarında salyalarıyla savuruverdiler kapı kullarını meydanlarımıza. Sokak öyle bir olgudur ki, içine girdiğinizde bulunduğunuz meydan ve bütün bir dünya sizin sanırsınız. Bu ruh haleti içerisinde her şeyi yapabileceğinizi ve değiştirebileceğinizi düşüncesini de arkanıza takılan bir iki adam veriverir elinize. Başta basit ve gayet haklıymış gibi görünen her olay iyi yönetilemez ve düşünce itibariyle zaafları varsa provokeye açıktır. Düşünce adamı eksikliği, aksiyon adamı eksikliğiyle gidiyor bu ülkede. Bir yerde düşünce adamları bas bas, avazları çıktığı kadar “Durun kalabalıklar, burası çıkmaz sokak.” diye oturdukları koltuklarında, kalem kâğıt oynatarak, bağırırlarken, kulaklarına deniz tıpası takmış aksiyonerler, sürü psikolojisine yenik, uçurum kenarlarında yenecek taze ot arama peşindeler. Hükümet hükmetmeyi sevmiş ve iktidarında muktedir olduklarıyla başı dönmüş bir vaziyet almışken vuku bulan küçücük bir olayı “söner gider, dokunma” mülahazasıyla kulak arkası edip sonradan da nasıl ederiz de yetmiş iki millete bunların “bir iki çapulcu ve marjinal gurup.” olduklarını anlatırız, çabası ibrete şayan. Bütün bu olanlar yaşanırken arka planda yaşanan gerçek bir destan vardı. “Yüz kırk” ülkeden gelen, belki de Türkçeyi konuşmayı meydanlardaki insanların ve siyasilerin bazılarından daha iyi bilen “iki bin” öğrenci “birlikte yaşama ve iletişim sanatını” dillerini konuştukları insanlarımıza gösterdiler ve gösteriyorlar. Keşke haftalardır sosyal medyada, televizyon kanallarında, radyolarda ve yazılı basında hak ettiği ilgiyi, haydi daha açık konuşayım, Gezi Parkı olaylarından fazla itibarı görebilseydi, belki de, bugün ülkemizi savaş meydanı gibi gösteren yabancı basın, aslında ne kadar sevgi dolu ve birleştirici bir kalbe sahip olduğumuzdan dem vuracaktı. Biz kötülük ediyorsak kendi kendimize ediyoruz. Dile kolay “yüz kırk ülke ve Türkçe bilenlerden seçilmiş iki bin öğrenci”. Çoğu birbirine düşman ülkeler. Birlikteler ve misafir geldiler. Misafirperlik gösterecek olan, onlara bir “merhaba”, “hoş geldiniz” diyecek olan yok mu? Sevgi dilini konuşan hemşerilerim, o misafirlere gösterecek bir “sevgi”niz yok mu? Ahmet Alp Altay |
|
Cenneti çok uzaklarda aramayın. Ölüm ötesinde de aramayın. Onu çok yakınınızda bulabilirsiniz. Annenizin ayaklarına doğru eğilmenizle, onun o burcu burcu mis kokan atmosferinde başınızın dönmeye başlaması bir olacaktır. Ahmet Alp Altay |
|
Okul için kapıdan her çıkışımda beslenme çantamda elma ve ekmeğin yanında bir de not olurdu. “Canım, ekmeğini ve elmanı güzelce bitir, hava soğuk, teneffüste dışarı çıkma, namazını erteleme…” Anlaşılan o ki anneler, kuzularının ne üşümesini ne de yanmalarını istermiş… . Ahmet Alp Altay |
|
Annesiyle kavga etmişti o gün Bağırmış çağırmış, nihayet içindekileri dökmüştü Kadıncağız sarf ettiği sözlerden çoğunu anlamamıştı bile Gözyaşları yanağından yazmasına doğru isyan ederek akıyordu Anlamadığı sözler onu yaralamayacak değildi ya Elbet o sözleri oğlundan sinirli ve yüksek sesle duyunca parçalanmıştı yüreğini Annesi hiçbir zaman anlamamıştı ki onu zaten Hep engel olmaya çalışmış, önüne geçmiş ama asla arkasında durmamıştı Babasının da vefatından sonra ne kadar da ona ihtiyacı vardı hâlbuki Şu köhne, iki göz evlerinde, bazen aç, bazen tok uyuyarak yaşamaya çalışmak kaç evde yaşanırdı? Her işi annesi üzerine almıştı Babası öldüğünde daha ilkokul beşinci sınıftaydı Tam altı sene, ikisinin de yüreğini çizerek geçmişti Annesi babasının da sorumluluklarını üstüne almak zorunda kalmış fakat kadın başına üstesinde gelemediği çok iş çıkmıştı Hele ev geçindirmek Bu iş hepsinden de zordu Bu yüzden okutamamıştı onu Okutacağım diye gecesini gündüzüne katarak çalışmasına rağmen, babasızlığın da vermiş olduğu serbestlikle, oğlu okuldan kaçmaya ve çalışıp annesine bakacağını söylemeye başlamıştı Annesi daha fazla dayanamamış ve zaten bükülmüş olan belini düzelterek “oğlum, madem istiyorsun, madem anacığına destek olmak istiyorsun; öyle olsun” Diyerek, istemeyerek de olsa okuldan kaydını aldırmıştı Sokaklara ayakkabı boyacılığıyla atılmıştı Herkesi ve her yeri artık avucunun içi gibi ezberlemeye ve her türlü insanla tanışmaya başlamıştı Annesi başlarda onunla çok gurur duyuyor, eve her geldiğinde onun evin reisi olduğunu her hareketiyle ve sözüyle gösteriyordu O yorgun haliyle, yatakta iki seksen uzanan oğluna hemen bir çırpıda ocakta yemek hazırlayıp önüne sofrayı kuruyor, sonra da meyve soyarak elleriyle besliyordu Ta ki şu son iki yıla kadar Son iki yılda edinmiş olduğu arkadaşlar annesinin hiç hoşuna gitmiyordu İşleri güçleri olmayan bu adamlar tamamen vaktini almaya başlamışlardı Başlangıçta sadece kahvehane köşesinde oyun arkadaşı görüntüsü veren bu kişiler ilk önce düşüncelerini sonradansa kişiliğini değiştirmeye başlamışlardı Artık annesini küçük görmeye, hiçbir şeyden anlamayan bir avam olarak görmeye başlamıştı Onun için annesi hayatını başkalarına kölelik yaparak geçirmeye razı olmuş bir acizdi Kim bilir kaç kere bu halde olmalarına sebep şu sistemin bozukluğu diye bağırmış ama annesi hiç bir şey anlamamıştı Kadıncağız işin vermiş olduğu yorgunluğun etkisiyle gözleri kısık, saf saf bakarak “ Oğlum! Sistem dediğin de nedir?” diyerek oğlunu daha çıldırtmıştı Artık annesinin o saf ve cahil yüzünü görmemek için eve daha da geç gelmeye başlamış, sabahlara kadar sokaklarda gezer olmuştu Annesinin geceleri pencerelerde, onsuz başlayamadığı yemekleri yemediğinden kaç gece aç susuz sabahladığından haberi de olmamıştı Yeni arkadaşlarından çok şey öğreniyordu Beyni, yepyeni capcanlı hücreler ediniyordu sanki Aydınlanıyordu Diğer insanlar, meğerki ne kadar da akılsızlardı Hiç düşünmeyen bir cahiller, köleler ordusu Sisteme başkaldırmayan, uçurumdan atlayan arkadaşlarının arkasından atlayacak kadar bilinçsiz ve iradesizler sürüsü gibi görünüyordu artık herkes Yeni bir düzen gerekiyordu artık Bu kaçınılmazdı Ezilen bir millet için özgürlük savaşı Bir mücadele ki yıllar, hatta asırlar sonra bile tarih kitaplarında anlatılacak Ve bu büyük furuatın içinde başrol oyuncusu olarak sonsuza büyük bir imza atmak; ona söylenenler içinde zihnini en çok meşgul eden konu olacaktı Artık fakir, aciz ve el açan, hele ki bu gaflet uykusunda uyuklayan halk içinde bir fert olmak istemiyordu Kendisi farklıydı Düşünebiliyordu artık Yanlışı doğrudan ayıran kalın çizgiyi görmüştü beyni çoktan Uzun süredir beraber olduğu dostları onun herkesten çıplak gözle bakıldığında bile ayırt edilebilecek kadar farklı olduğunu söylüyordu Algısı, önsezileri, muhakemesi diğer insanlardan onu hemen ayıran özellikleriymiş ve gücü ve kuvvetine içinde bulunduğu davasının ihtiyacı bir gün olacakmış elbet Ama ne zaman? Tabii ki de kendisini karanlıklardan çıkaran, sürü içinde bir koyun olmaktan kurtaran davasına hizmet etmeliydi, hem de sonuna kadar Beklemeliydi Ona böyle söylenmişti O zaman sabretmeli, biraz daha bu karanlık dünyaya bir ışık yakabilmek için dayanmalıydı Beklediği gün çok geçmeden geldi Dostları ona davanın ihtiyacı olduğunu söylemişlerdi Heyecandan içi kıpır kıpır olmuştu Yüzünde beliren gülümsemeye de mani olamamıştı Hemen kendine gelip işin ciddiyetine varmalıydı Can kulağıyla söylenenleri dinledi Yapılacak görev gayet basitti Hak ve özgürlük için yürüyüş düzenlenecek, bu yürüyüşe engel olmaya çalışanları uzak tutmak içinse maskeler giyilecek, yaklaşan polis araçlarını caydırmak için de önlerine Molotof kokteyli atılacaktı Hayatında çok Molotof kokteyli atıldığını görmüş fakat hiç atmamıştı Eğlenceli olsa gerek, diye düşündü Sonunda birileri tarafından fark edilmenin vermiş olduğu hazla Molotof kokteyli için şişelerin nasıl hazırlandığını seyretti Ağızlarına kumaş parçaları geçirilmesine yardım etti O gün gece geç saatlere kadar hazırlıklarla uğraştılar Annesinin artık uyumuş olduğunu düşünerek eve doğru adımladı Kapıyı açıp içeriye girdi Annesinin siluetini belli belirsiz bir şekilde pencerenin önünde fark etti Annesi hemen kalkıp oğlum benim, diyerek sarıldı ona Soğuk bir tavırla kollarını boynundan uzaklaştırdı Annesinin az önceki mütebessim yüzü şimdi hüzün bulutlarını çağırıyordu Hiç bir şey söylemeden terk etti onu ve yattığı yerden yarın ki eylemi hayal etmeye başladı Uykuya dalarken içeriden gelen hıçkırıklar onu hiç de rahatsız etmemişti Sabah heyecanla kalktı Hemen gidip vazifesine başlamalıydı Odadan çıkınca karşısında dışarıya çıkmak için hazırlanmış annesini gördü Ona bugün işinin olmadığını ve bazı işlerini görmek için pazara ve akrabalarını ziyaret edeceğini söyledi ve bir kez olsun yanağından öpebilmek için uzandı ama kaçan oğlunu tutamadı Artık eylem planı uygulanmaya başlanmıştı Ellerde pankartlar, dillerde sloganlar en ateşli şekilde savruluyordu Bütün esnaf, daha önceden uyarıldıkları için dükkânlarının kepenklerini korkarak örtmüşlerdi Meydan onun ve dostlarınındı artık Tozu dumana katıyorlar, bağırıyorlar ve devlete ait durak, sokak lambaları ve kaldırım taşları gibi ne varsa kırıyor, parçalıyor, zarar veriyorlardı Bunu yapmalarının sebebi dinlenmek ve duyulmaktı Çok geçmeden duymalarını istedikleri de gelmişti zaten Polisler ellerinde copları ve biber gazlarıyla onları mahalle aralarına kadar kovalamışlardı Fakat bir yolunu bulmuşlar tekrar şehir merkezini doldurmuşlardı Önü alınamayan bir sel gibi aşıp gidiyorlardı Taksiler, otobüsler sağa sola kaçışıyorlardı Artık olaya çevik güç araçları, panzerler de dâhil olmuştu Tazyikli su sıkan bu araçlara karşı kendileri de akşamdan hazırlamış oldukları Molotof kokteylleriyle karşılık veriyorlardı Artık tam bir meydan muharebesine dönmüş sokaklarda kim sivil kim eylemci ayırt edilemez olmuştu Bir aralık onun da eline Molotof kokteyli tutuşturulmuştu Öyle heyecanlanmıştı ki onu şaşkınlıktan bir süre seyretti Sonra en güzel nereye atarsam daha etkili olur diye düşünmeye ve dikkatlice çevreyi etüt etmeye başladı Dükkânlara ve polislerin üzerine doğru korkutma amacıyla zaten arkadaşları atıyorlardı Sıra kendisindeydi ama böyle sıradan olmamalıydı Elindeki çok değerli bir şeydi ve değerli bir yere gönderilmeliydi Bir aralık gözüne köşede durmuş içindeki yolcuları boşaltan bir belediye otobüsü ilişti İşte, molotofumun en güzel yakışacağı ve herkes tarafından etkisinin görüleceği yer, diye düşündü En son inen yolcunun da uzaklaştığını gördükten sonra yakmış olduğu molotofu hafifçe gerilerek nişanlamış olduğu otobüse doğru fırlattı Havada süzülerek otobüsün kırık penceresinden içeri giren şişe büyük bir gürültüyle parçalandı Alevlerin etkisiyle zaten eskimiş olan koltuk döşemeleri hemen tutuştu ve araç bir iki dakikada alev topuna döndü Uzaktan izlediği manzaranın vermiş olduğu keyif anlatılamazdı Herkes yanan araca bakıyordu İşte başarmıştı Herkesin dikkatini çekmişti İnsanlar endişeli yüzlerle otobüse bakmaya devam ediyorlardı Bazıları yardım edin, yardım edin, diye bağırmaya başlamıştı Neye yardım edecekler ki, diye düşündü, yanan bir otobüstü sadece Otobüste birisin kalmış olabileceğini hiç hesaba katmamıştı Yanan aracın uzaktan da olsa etrafında dolaştı ve ateşler içinde yanan birisini gördü Alevler sanki yutuyordu Yüzü gözü seçilmiyordu Etraftan itfaiye araçlarının siren sesleri geliyordu Hemen yetişseler iyi olacak yoksa benim elimden biri ölecek, diye düşündü Orada fazla duramazdı Hemen bir apartmana saklanıp yüzündeki maskeyi bir kenara attı Dostları da zaten ortalıktan hemen kaybolmuşlardı Bir müddet orada, merdiven boşluğunda bekledi Kalbi güm güm atıyordu Heyecanını ve soluklarını kontrol etmeyi bir süre sonra başardı Sessizce ve dikkat çekmeyerek dışarıya çıktı İnsanlar söndürülmüş olan otobüsü çevrelemişler ve yerde yatan birini izliyorlardı Çehreleri ekşiydi Bazıları çığlık atarak bayılıyordu Polisler meraklı kalabalığı dağıtmaya çalışırken kendisini tutamadı ve sebep olduğu kişiyi görmek için önleri zorladı Yanan kişiyi gördüğünde sebepsizce yere, dizlerinin üstüne düştü Bacaklarından beynine doğru bir uyuşukluk peyda oldu Acı bir ses çıktı ağzından ve yere sırtüstü yığılıp kaldı Görmüş olduğum annem mi gerçekten, diye sordu; kalbi ve beyni “evet” dedi AHMET ALP ALTAY |
Dershanelerdeki yoğunluk halkın onlara teveccühünü ne kadar yansıtıyor bilemem yalnız insanların çocuklarını, "son bir çare" diye gönderdiklerini gözlerinden anlayabilmek kolay oluyordu.
Sbs, kpss, üds, yds, vs... herhangi birine karşı, eğitimi ve müfredatı elinde tutan devletimiz bir çare bulmuş muydu da bu insanların haberi yoktu ve çaresizmiş gibi dershane kapılarında çocuklarının hobi, fiziksel aktivite saatlerini çalarak, oyun oynanmayan, soluk almalarına bile, dersler yüzünden müsaade edilmeyen bir yere, dört duvar arasına hapsediyorlardı. Zannımca hapis kelimesi ağır kaçabilir fakat şu hadise size biraz fikir verebilir:
Dershanelerde "F1" sınıfları denilen, sınavdan yüksek alacağı muhtemel, derece sınıfları vardı. Bunlardan birinde dersim vardı ve dersin ortasında konuyla alakalı olan ve önceki gün seyretmiş olduğum filmden örnek vermek istedim;
- Dün akşam ki filmi seyrettiniz, değil mi çocuklar?
İçlerinde bir çocuğun yüz ifadesi değişmişti az sonra sert sert şunları söyledi;
- Ne filmi, hocam ya! Sınav hazırlıklarından, evde kitap yüzünden başka bir şey görmüyorum.
Şimdi sınavlar kaldırıldı diyerek işin içinden çıkılamaz. Hala eğitimle iştigal ediyorum. İşin içinden hala çıkılmış değil. Sınav birken onlarca oldu. Çocuklar hala bir destekleyici eğitime muhtaç hissediyor kendilerini. Özel okullarla yarış kolay mı?
Dershanelere yasak koymak özel iştirakçinin önünü kesmek ve yatırım özgürlüğüne yasak koymaktır. Peki çare ne?
Cep telefonlarının hegemonya başlamadan önce "çağrı cihazları" vardı. Daha işlevsel ve pratik cep telefonları, piyasada yerlerini alınca onların yüzüne bir daha kimse bakmadı. Hatta şu satırları yazarken uzun bir süre isimlerini hatırlamaya çalıştım. İran'ı ve rejimini herkes bilir. Bir arkadaşım anlatmıştı, uydu antenleri yasak olduğu için çatıların dışarıdan görünmeyecek bölümlerine yerleştirilirmiş. Eğer birileri ispiyonlayacak olursa polisler gelip o anteni kırarak sökerlermiş. Peki sonra. Sonra yeni bir antenle yeni polislere kadar idare ediliyor.
İfade-i meramım anlaşıldı herhalde. Yasaklamalarla ve engellemelerle ağacın dış gövdesi kesilmiş olabilir ama ağacın kökleri toprağa daha da bir salınacak ve kendini daha da bir sağlamlaştıracaktır.
Onlarca yıldır, doğuda, bazı görevlerimizi biz yapamazken dershaneler ve okuma salonları o vazifeleri ifa ettiler. Sbs ve Yds'lerde doğu bölgelerimizde derece yapanlar varsa bunları biraz da o kurumlara borçlu değil miyiz?
Kürt bir vatandaşımızın dediği gibi: "Dershaneler dağa çıkışın önünü kestiler." Dağa çıkmamayı ve okumayı, güzel günlerin bir başlangıcı olarak gören bir başbakanımız var. Sağ duyulu ve önsezilerinin çok sağlam olduğundan da şüphe zerre kadar yok. Bu kadar menfaati barındıran kurumların kapatılması kararını, ahde vefa ve içinde çalışmış ve çalışan binlerce öğretmenin de düşecekleri durumları yönünden, başbakanımızın bu kararı tekrar düşüneceğinden eminim.
Ahmet Alp Khan