
|
Savaş kazanılmış, Almanya ezilmişti... Faşizm tehlikesi ortadan kalkmıştı. İçeride de, yalnız muhalefet edenler değil, ileride muhalefet edebileceğine dair en küçük bir kuşku bulunanların hepsi öldürülmüştü!.. "Kollektivizasyon" tamamlanmış, üretim biçimi ve ilişkileri değiştirilmiş, aristokrasi ve burjuvazi tasfiye edilmişti... Artık rejimin demir kasnakları azıcık gevşetilebilir, insanlara azıcık daha nefes alma olanağı sağlanabilir, rejim güleryüzlü olmasa bile azıcık sırıtabilirdi... Ortadan kaldırılmış olan "özel hayat" azıcık geri gelebilirdi... Yıl 1945, 1946 falan... Ülke, Sovyetler Birliği... Herkes, başta Rus aydınları olmak üzere, Stalin'in artık azıcık da olsa "yumuşayacağını" sanıyor, bunu umuyor, bunu bekliyordu... Stalin tam tersini yaptı. Toplumu büsbütün sıkıladı. Zaten derin bir umutsuzluk içinde bunalmış, şaşırmış kalmış olan Sovyet insanını iyice yalnızlığa, umarsızlığa itti. Erkekler alkolik, kadınlar orospu oldular. Yaşamanın ne tadı vardı ne tuzu... Çalışmanın da, üretmenin de hiçbir keyfi ve anlamı kalmamıştı. Buna benzer müthiş bir hayal kırıklığı, aynı yıllarda başka bir ülkede de yaşandı. Türkiye'de. Savaş bize bulaşmadan sona ermişti, yoksulduk ama hiçbir köşemiz yanmamış yıkılmamış, bir vatandaşımızın bile burnu kanamamıştı (Refah gemisiyle birlikte batanlar hariç)... Devletin kasası altın doluydu, döviz doluydu. Paramız değerli ve önemli bir paraydı. Devrimler tutmuş, cumhuriyet rejimi oturmuş, "gericilik" ezilmişti. Ya da hiç olmazsa öyle görünüyor, öyle sanılıyordu... Herkes, İsmet İnönü'nün artık nihayet bir "kalkınma hamlesi" başlatacağını, bir yatırım ve sanayileşme atılımına girişeceğini sanıyordu. Altyapı hazırlanmış, vakit gelmişti. Artık "önce eğitim" bahanesine gerek kalmamıştı. İnönü, hiçbir şey yapmadı. Çankaya'da beş yıl daha oturdu. Öylece oturdu. Diktadan vazgeçti, "çok partili hayata" yeniden döndü, 1925'te rafa kaldırdığı sisteme 1945'te dış güçlerin baskısıyla yeniden izin verdi ama... "Çok partili düzende seçim kazanmak" için hiçbir şey yapmadı, kılını bile kıpırdatmadı! Futbolcunun takım arkadaşına "al da at" demesi gibi, Demokrat Parti'ye "gel de geç" dedi sanki. Kimbilir hangi cahil spor yazarının son yıllarda yeni uydurduğu bir deyimle, "asist yaptı". Tıpkı bugün de, partisinin, seçim kazanmak için hiçbir şey yapmadığı gibi. Öyleyse, kazanamayacaktır. "Stepne" bile değildir, bir siyasi zavallılık anıtıdır çünkü. İki yolsuzluk yakalayıp iki puan alınca seviniyor... Engin ARDIÇ Kaynak |
|
var mı benim başka manyaklar ? milleti takip ederim hep, umurunda değildir çoğunun... hatta gayet rahat taharet musluğuna bile dokunur, çıkar , sabunlamaz elini ve gider... |
|
Bende mi bir gariplik var yoksa benim gibi filmi beğenmeyen başkaları da var mı ? Basit espriler, sıradan konu ve saçma sahneler... Zaman kaybı bence... evet isminizi yazdırın arkadaşlar :) |
|
Şarkıcı Bülent Ersoy'un, ''bir televizyon programında söylediği sözler ile halkı askerlikten soğuttuğu'' iddiasıyla 9 aydan 2,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanmasına devam edildi. Bakırköy 18. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, bir önceki celse zorla getirilmesi kararlaştırılan tutuksuz sanık Bülent Ersoy ile ''müştekiler'' Hayati Karataş ve Savaş Altay katıldı. Kimlik tespiti yapılırken ''üzerine kayıtlı gayrimenkullerin sayısını tam olarak bilmediğini, aylık gelirinin de 50 bin YTL olduğunu'' söyleyen Ersoy, cep telefonu numarasını hakime söylemedi. Ersoy'un cep telefonu numarasını vermemesi üzerine, tutanağa avukatının cep telefonu numarası yazıldı. Bülent Ersoy savunmasında, ''Türkiye'de doğmuş, büyümüş ve vergi rekortmeni olan bir sanatçı olduğunu'' anlatarak, fikirlerini özgürce ifade etme hakkının bulunduğunu söyledi. Ersoy, davaya konu olayın, özel bir televizyon kanalında yayımlanan bir programda bir sarkıcıyla yaptığı konuşmadan kaynaklandığını, ancak bu konuşmanın bütün olarak algılanması gerektiğini bildirdi. Konuşmasında vatandaşı askerlikten soğutmaya yönelik bir amacının olmadığını belirten Ersoy, şöyle konuştu: ''O konuşmanın içinde ben 'ölüm yerine çözüm' şeklinde beyanda bulundum. Eğer ölüm yerine çözüm istemek vatan hainliği ya da askerlikten soğutmak ise o anlayış meselesidir. Benim konuşmam bu şekilde algılanarak huzurunuzda bu şekilde bulunmam algılama yanlışlığındandır. Suç unsuru olabilecek bir şey söylemiş değilim.'' ''Vatan konusunda üzerine vazife düşmesi durumunda herkesten önce koşacağını'' aktaran Ersoy, 1980'deki askeri yönetim döneminde yasaklı olduğunu ve o tarihte Türkiye'yi karalamak için bir Avrupa ülkesinden aldığı vatandaşlık teklifini reddettiğini söyledi. Ersoy, Batman'da bir mahalleye isminin verilmek istenmesiyle de ilgisi bulunmadığını belirterek, ''Birilerinin bu konuşmalarımı kendilerine mal etmeleri beni hiç ilgilendirmiyor. Benim ismi geçen gruplar ve şahıslar ile uzaktan yakından alakam yoktur. Bir yere yakınlığım ya da sempatizan olma durumum yoktur'' diye konuştu. ''İNSANLIK ADINA KONUŞTUM'' Ersoy, çözüm üretme amacıyla, tamamen insanlık adına konuştuğunu belirterek, ''Ben tamamen insanlık adına konuştum. Beni idam etseler yine konuşacağım ve yine aynı şeyi söyleyeceğim'' dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) bağış yaptığı yönündeki haberlere de değinen Ersoy, şunları ifade etti: ''Ben bu konuda daha önce savcılıkta da beyanda bulundum. Vasiyetim ile konu da şahsiyetime aittir. Ancak öldükten sonra bu hususta açıklama yapılabilir. Ben savcılıkta TSK ile ilgili bağışı söyleme sebebim önceki tarihlerde Adana'da bir yaralama hadisesi nedeniyle bir böbreğimi kaybettim ve bir vasiyetname düzenleme ihtiyacı duydum. O vasiyetnamede TSK ile ilgili bu konuyu da oraya geçtim.'' AVUKATA TEPKİ Duruşmada söz alan Bülent Ersoy'un avukatı Muhittin Yüzüak ise müvekkilinin herhangi bir suç kastı bulunmadığını belirterek, beraatını istedi. Yüzüak'ın, ''Müvekkilim askerliğini yapmıştır'' diye konuşması üzerine Ersoy sinirlenerek ''Ben pembe nüfus cüzdanı taşıyorum. Burada bir sürü basın mensubu var'' diyerek tepki gösterdi. Hakim, duruşmaya katılmayan bazı müştekilerin adreslerinin tespit edilmesi amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne yazı yazılmasına karar vererek, duruşmayı erteledi. Duruşma sonrası ellerinde ''Biji Diva'', ''Ah bu savaşların gözü kör olsun'', ''Eller ayırsa bile biz ayrılamayız'' şeklinde dövizler bulunan birkaç kişi, Bülent Ersoy'a destek verdi. Ersoy'un, 24 Şubat 2008 tarihinde bir televizyon kanalında canlı olarak yayınlanan eğlence içerikli programda yaptığı konuşma nedeniyle ''basın yoluyla halkı askerlikten soğuttuğu'' gerekçesiyle 9 aydan 2,5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor. kaynak |
|
2002 model, 49000 km de, 1.6 motor, 120 hp , kırmızı , değişen parçası yok , tertemiz bir araç ... aracın standart özellikleri :http://www.arabam.com/testDetay.aspx?id=81 fiyat : 15.000 özel mesaj ile ulaşabilirsiniz... |
|
Bazı çok önemli meseleler kavga gürültü arasında kaynayıp gidiyorlar demiştik, işte bakın, hükümet YÖK konusunu yeniden gündemine almış, kimsenin haberi de yok, umurunda da değil... Çünkü Doğan-Erdoğan "maçını" seyretmek daha heyecanlı! Cumhurbaşkanı "şu sistemi değiştirin de artık rektör ataması yapmayayım" diye feryat ediyor, basının cici beyleri de cumhurbaşkanına rektör atamaları yüzünden yüklenmeyi sürdürüyorlar. (Hayrola, imar izinleri Köşk'ten de mi geçiyor?) Ahmet Necdet Sezer de "elimde fazla yetki var, alın bunları" demişti, kimse aldırmamıştı, o yetkileri kendi amaçları doğrultusunda kullandırmak istiyorlardı çünkü! Düzgün bir ülkede, üniversite rektörlerini cumhurbaşkanı tayin etmez. Düzgün bir ülkede YÖK mök diye bir kurum da bulunmaz. Gerek bu kurum, gerekse olağanüstü cumhurbaşkanı yetkileri, 12 Eylül düzeninin kamışıdır bizlere! Toplumu zart zurtla yönetebilmenin altyapı taşları... Rektörleri, her üniversitenin öğretim üyeleri kendileri seçerler... Haaa, yalnızca profesörler mi oy versinler, doçentler de katılsınlar mı, asistanlara da oy hakkı verilecek midir, öğrenci temsilcisi de bulunsun mu, "idari personelin" başı kel mi, onlara yazık değil mi, bunları tartışabilirsiniz... İsterseniz, sizi çok mutlu edecekse, cumhurbaşkanı bu seçimleri onaylar ( "formalite" olarak "tasdik" eder), bürokrasi sevinir... O kadar. O üniversitede türbanın serbest olup olmayacağına da gene rektör ve üniversitenin senatosu birlikte karar verirler! Gene oylama yöntemiyle... "Mütevelli heyet" de bunu denetler. Hangi öğrenciden kaç lira ücret alacağına, kime hangi bursu vereceğine, hangi hocanın eline kaç lira maaş geçeceğine de bu "merci" karar verir, bakanlık değil! Öğrenci de böylelikle istediği üniversiteyi kendisi seçer, belki birini ucuz bulur tercih eder, ötekinin bursu caziptir, berikinde kendi "itikadına" göre giyinmesi rahattır. (Doktor olmak isteyen kendini Sümeroloji tahsil ederken bulmaz yani! Giriş sınavı koyacaksa, her üniversite kendi sınavını kendi kriterlerine göre kendisi yapar. Bu, ÖSYS gibi bir "yarış atı parkuru" değil, bir "bilimsel yeterlilik ölçümü" olur. Mühendis olmak isteyen çocuğa kurbağanın sindirim sistemi, karşılaştırmalı edebiyat okumak isteyene entegral denklemi sorulmaz.) Avrupa'da "katolik üniversiteleri" de vardır örneğin ve bunların dini kimlikleri asla tartışma konusu edilmez. Fransa'da, örneğin, dileyen koyu katolik Stanislas Koleji'ne yazılır, isteyen kızıl komünist Vincennes Üniversitesi'ne... Çağdaş yüksek öğretim budur. Bizde çocuğun saçına da karışılır hocanın sakalına da, ve yüksek öğretim yapıyoruz sanılır. Hocalara zorla sakal kestirmek de bize özgü bir rezilliktir, on sekiz yaşını doldurmuş adamla kadının ne giyeceğine karışmak da bize özgü bir faşizm tortusudur. Çünkü bu tür zart zurt eğitimi, aslına bakarsanız, 1934 reformuyla başlamıştır. Fakat tek parti döneminin "kışla üniversitesi" modeli, daha da sertleştirilerek sürmektedir. Türk üniversiteleri, Kenan Evren, Haydar Saltık, Orhan Aldıkaçtı ve İhsan Doğramacı'nın "yüksek liseleri" olmaktan kurtarılamazlarsa, bu memleket de iflah olmayacaktır. Önce bunu çözelim, sonra üniversitelerde "bilim üretmeye" de sıra gelir inşallah! Lehmann Brothers bankasının batmasından korkacağınıza, Türk üniversitelerinin içler acısı durumundan korkunuz. Biri bugününüzü etkiler, öteki, geleceğinizi... Engin ARDIÇ Hastayım bu adama
|
Dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük oyunculardandır. Bir adam hem ağa, hem dolandırıcı, hem eşkiya, hem bakkal, hem beden öğretmeni, hem kabadayı, hem de dolmuş şoförünü bu kadar güzel oynayabilir mi ? Dolap Beygiri - Selam Sahnesi Şekerpare - Baskın Banker Bilo - Bulgar Sınırı Jilet Satışı Funghu - Hababam Sınıfı 26 Aralık 1941, Adana doğumludur...Asıl adı Ali Haydar Şen'dir.Aktör Ali Şen'in oğludur. Sanat hayatına tiyatro oyunculuğuyla başlamış ve sinemaya kompozisyon rolleriyle geçmiştir. 1958'de Yeşil Sahne'de amatör olarak tiyatro oyunculuğuna başladı. Doğu Anadolu'nun ilçelerinden Malazgirt ilçesi Fenek Köyünde 1965-1967 yılları arasında ilkokul öğretmenliği yaptı. 1967'de İstanbul Belediye Şehir Tiyatrosu'na girdi. 1980 ve 1982 yılları arasında tiyatro çalışmalarını Almanya'da sürdürdü. İlk kez 1983 yılında Şalvar Davası filminde başrolde oynadı. Çeşitli yayın organları tarafından sinemada yılın oyuncusu seçildi. Oynadığı filimler : Altın Prens Devler Ülkesinde (1971) Katerina (1972) Aşk Mahkumu (1973) Bir Demet Menekşe ( Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1974) Ayrı Dünyalar (1974) Bak Yeşil Yeşil (1975) - Ahmet Bizim Aile (1975) - Şener Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975) - Body Ekrem Aptal Şampiyon (1975) - Fong Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976) - Body Ekrem Tosun Paşa (1976) - Lütfü Süt Kardeşler (1976) - Kumandan Hüsamettin Hababam Sınıfı Tatilde (1977) - Body Ekrem Şabanoğlu Şaban (1977) - Kumandan Hüsamettin Çöpçüler Kralı (1977) - Zabıta Amiri Gülen Gözler (1977) - Vecihi Kibar Feyzo (1978) - Maho Ağa Sultan (1978) - Bakkal Bahtiyar Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor (1978) - Body Ekrem Neşeli Günler (1978) - Ziya Erkek Güzeli Sefil Bilo (1979) - Maho Ağa N'olacak Şimdi (1979) - Şakir Banker Bilo (1980) - Banker Maho Gırgıriyede Şenlik Var (1981) Davaro (1981) - Sülo Adile Teyze (1982) - Sadık Çiçek Abbas (1982) - Şakir Dolap Beygiri (1982) - Banker Yakup Gırgıriyede Cümbüş Var (1983) - Duman Haydar Şekerpare (1983) - Ziver Şalvar Davası (1983) - Ağa Gırgıriyede Büyük Seçim (1984) Namuslu (1984) - Ali Rıza Züğürt Ağa (1985) - Ağa Aşık Oldum (1985) - Şakir Çıplak Vatandaş (1985) - İbrahim Milyarder (1986) - Mesut Değirmen (1986) - Kaymakam Hilmi Muhsin Bey (1987) - Muhsin Bey Selamsız Bandosu (1987) - Latif Şahin Zengin Mutfağı (1988) - Lütfü Usta Arabesk (1988) - Şener Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990) - Haşmet Asilkan Gölge Oyunu (1992) - Abidin Amerikalı (1993) - Şeref The Türk Eşkıya (1996) - Baran Gönül Yarası (2004) - Nazım Kabadayı (2007) - Ali Osman Kaynak |
|
http://video.google.com/videoplay?docid=-3963973913651451637&hl=en Güzel anlatmış... Bu arada yakışır mı Hamza'ya bıldırcın
|
Bugün yargıçlarımızın başka bir alanda da yetersiz kaldıklarını görüyoruz. Kısaca "bilgi" alanı diyebiliriz buna.
Mesela "YouTube" adlı video paylaşım sitesine girişi yasakladılar. Aynı şekilde, evrimci ve ateist Richard Dawkins'in sitesine girmek de yasak.
Yasakladılar da ne oldu? Hiç!
Bir işe yaradı mı? Hayır!
Sadece Türkiye'yi, İran ya da Çin gibi "internet yasakçısı" ülkeler seviyesine indirdiler. (Yani bizzat "Türkiye, İran olmasın" diyenlerin marifetiyle 'İranlaşıyoruz'.)
Öte yandan bilgisayara ve internete aşina olan herkes bu iki siteye de deyim yerindeyse "elini kolunu sallayarak" giriyor.
Dünkü Radikal'de İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Merkezi Başkanı Mete Tevetoğlu'nun bir açıklaması vardı.
YouTube'a yasak getiren mahkemenin yargıçlarından biri itiraf etmiş:
"Mevzudan anlamam. 'Web' nedir, 'hosting' nedir; bilmem. Getirdiler videoyu, izledik, tamam dedik, yasakladık. Akşam eve gittim. Oğlum, 'Baba o yasak kararını sen mi verdin' dedi."
Dünya ve onunla beraber Türkiye hızla değişirken, yargıçlarımız olup biteni anlamakta zorlanıyor. Eski alışkanlıklarıyla karar veriyorlar.
Çünkü "bilmeyince", yani mesela yeni teknolojilerin ne mene bir şey olduğunu kavramayınca, "elinde çekiç olan, her sorunu çivi olarak görür" misali, "yasaklamayı" tek araç olarak görüyorlar.
Adalet Bakanlığı'nın özellikle genç yargıçları Avrupa Birliği ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi konularda eğittiğini biliyoruz.
Ancak bu yargıçların, Yargıtay ya da Anayasa Mahkemesi gibi yüksek seviyelere ulaşarak "çağdaş kararlar alması" zamanla mümkün olacak.
O gün gelene dek, hukuktan kaynaklanan siyasi gerginlikler devam edecek. Yine de gidişat olumlu.
Bakanlığın benzeri bir "eğitim" faaliyetini "bilişim" konusunda da göstermesi gerek. Çünkü ticaretten kültüre, dünya artık internetsiz iş yapmıyor.
Yargıçların şunu anlaması gerek: İnternetle ilgili olur olmaz yasaklar getirdiklerinde, farkında olmadan kendi saygınlıklarını da zedeliyorlar.
Çünkü böyle yaparak, "yasakçılık" bir yana, düpedüz "bilgisiz" sınıfına dahil oluyorlar. (Baksanıza, yargıcın oğlu dahi babasının kararına dudak büküyor!)
Yani bir yargıç, belli bir internet sitesine girişi engellediğinde, ben ona sadece "yasakçı" demekle kalmıyorum, aynı anda "bilgisiz" de diyorum.
Tabii benimle birlikte interneti kullanan milyonlarca genç de aynı şeyi söylüyor.
Yasakçılık bir yargıcın saygınlığına fazla halel getirmez. Çünkü ilgili kanunu esas alarak kararını veriyor.
Üzülürüz, kızarız ama neticede, "Ne yapalım, tutucuymuş, kanunu bu şekilde yorumlamış" deriz.
Ancak aynı yargıç; "bilmeden, anlamadan, kavramadan" karar verdiğinde; işte o zaman bilgisizliğini ilan etmiş oluyor ve dolayısıyla da saygınlığı zedeleniyor.
EMRE AKÖZ