|
< Resime gitmek için tıklayın > Türkiye 'görünmez uçaklara' kilitlendi ! Türkiye, ülke savunması ve caydırıcılığının etkin unsurları arasında gösterilen F-16 savaş uçaklarını, bu amaçla kurduğu TUSAŞ-Türk Havacılık ve Uzay Sanayi (TAI) ile gerçekleştirmenin gururunu yaşıyor. TAI tarafından Türkiye'de üretimi gerçekleştirilen savaşan şahinler (F-16), dünyanın en gelişmiş 3. nesil savaş uçakları arasında gösteriliyor. Savaş ortamında fizik kurallarını alt üst eden, ses hızının iki katı manevra kabiliyetine sahip olan bu uçaklardan, TAI tesislerinde toplam 278 adet uçak imal edildi. Alınan bilgiye göre, ayrıca, Hava Kuvvetlerinin mevcut ve gelecek dönemde ihtiyacının karşılanması ve uçak kayıpları nedeni ile oluşan ihtiyacın karşılanması için alınması planlanan 30 adet geliştirilmiş blok model 50 modeli F-16 uçak programı ile ilgili çalışmalar da sürdürülüyor. -GELİŞTİRİLMİŞ 30 YENİ F-16 DAHA GELİYOR- 15 Ekim 2006 tarihinde ABD Kongresinde de onayları alınan program kapsamında alınacak 30 adet geliştirilmiş F-16'lar mevcut uçaklara göre üstünlüğü, gövde içi ilave yakıt tankı ile daha uzun menzil hassas vurucu güçte artış olacak. Sözleşme gereği alınacak 30 adet uçağın son montaj ve teslimatı TUSAŞ tesislerinde, motorların üretimi ise TUSAŞ Motor Sanayi A.Ş'nin (TEI) Eskişehir'deki tesislerinde gerçekleştirilecek. İlk uçak 2011 yılı ortalarında envantere girecek,teslimatlar 2012 yılı sonunda tamamlanacak. -SAVAŞ MAKİNALARINDA ÜRETİM SÜRECİ- Dünyanın en gelişmiş 3. nesil uçakları arasında gösterilen ve bu olgudan hareketle 1980 yılların başında seçimini yaparak bu ''savaş makinaları'' için üretim startını veren Türkiye'de, TAI'nın kuruluşu da bu süper uçakların üretimi ile başladı. TUSAŞ-Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. kuruluşundan bu yana, Hava Kuvvetleri Komutanlığı için ilk üretime yönelik adımı I. faz projesi kapsamında 1987 yılında attı. 1995 yılına kadar toplam 152 adet uçağı başarı ile üreten TUSAŞ, Öncel II faz projesini de 1995 ile 1999 yılları arasında tamamladı. Bu sürede toplam 80 adet F-16 savaş uçağı üretimi gerçekleştirildi. -MISIR VE ÜRDÜN İÇİN DE ÜRETİLDİ- Kazanılan kabiliyet sonrasında ilk yurt içi üretim siparişini Mısır Hava Kuvvetleri Komutanlığından alan TAI, 1993 yılında başlattığı toplam 46 adetlik üretim programını yaklaşık 4 yıllık bir süreç sonunda 1999 yılında tamamladı. Böylece TAI tesislerinde iki faz halinde Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı için 232 adet, Mısır Hava kuvvetleri Komutanlığı için de 46 adet olmak üzere toplam 278 adet uçağın imalatı gerçekleştirilmiş oldu. TAI son olarak da Ürdün Hava Kuvvetlerinin elinde bulundurduğu toplam 17 adet uçağa yönelik modernizasyon çalışmaları ile ilgili programında da teslimat sürecini başlattı. Bu kapsamda ilk uçak geçtiğimiz günlerde Ürdün Hava Kuvvetleri Komutanlığına teslim edildi. -GÜVEN VEREN UÇAKLAR- Savaş ortamında fizik kurallarını alt üst edecek kabiliyetlere sahip olan F-16 savaş uçakları bugün dünyanın en gelişmiş avcı bombardıman savaş uçakları arasında gösteriliyor. Tek motoru olmasına karşın saatte 2124 kilometre hızla uçabilen bu uçaklar Afterburner ile ses hızının iki katını geçebiliyor. Tasarımı düşük hızlarda bile inanılmaz manevralar yapmasını sağlarken, F-16'lar enerjisini azaltıp, yeniden kazanması sadece bir an sürüyor ve hafifliğine karşın yer çekimine dokuz kat daha dayanıklı olarak imal edilmiş. Her türlü hava koşullarında hedef tespit edebilme, alçak irtifada uçan uçakları dahil avlayabilme özelliklere sahip bu uçaklar, havadan-karaya görevlerde bir depoyla 860 kilometreden fazla uçup silahlarını yüksek bir hassasiyetle sevk edebiliyor. Kendini düşman avcı uçaklarına karşı koruyabilme ve ilk kalkış noktasına da geri dönebilme kabiliyetine de sahip bulunan F-16'lar, çok amaçlı uçaklar arasında yer alıyor. Bu uçaklar, silahlarını hava ve kara hedeflerine çok yüksek hassasiyetle sevk edebilir niteliklere de sahip bulunuyor. F-15 ve F-111 gibi kendini kanıtlamış uçakların teknolojilerinden yararlanılarak imal edilen F-16, güçlü radarı sayesinde alçaktan uçan uçakları bile tespit edebiliyor. -TÜRKİYE ''GÖRÜNMEZ UÇAKLARA'' (JSF) KİLİTLENDİ- Bu arada Türkiye, uzun vadeli savunma sanayi programı çerçevesinde tedarik etmeyi planladığı F-35 müşterek taarruz uçağı (JSF) üretimine sağlayacağı katkıyla, dünyanın en gelişmiş uçaklarından mevcut filosunu takviye etmeyi planlanıyor. 6 milyar dolarlık Türkiye katkısı ile gerçekleştirilecek programda, Türk savunma sanayi şirketlerinin de katılması öngörülüyor. 2009 yılında başlatılacak olan bu program çerçevesinde Türkiye'ye verilmesi planlanan uçakların da 2014 yılında Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığının filosuna teslim edilmesi öngörülüyor. ABD'nin önderliğinde yürütülen ve JSF müşterek avcı-bombardıman uçağı projesi programında Türkiye de yer alıyor. İngiltere, Kanada, Hollanda, İtalya, Danimarka, Norveç ve Avustralya da bu süper uçaklara katkı verecek ülkeler arasında bulunuyor. 2010 yılından sonra seri üretime geçmesi öngörülen F-35 uçaklarına Türkiye belirli sayıda sahip olacak. Planlanan sürede yeni uçakları filosuna katması halinde Türkiye'nin mevcut hava savunma gücü F-16 uçakları ile birlikte daha da güçlendirilecek. -GÖRÜNMEZ UÇAKLARIN ÖZELLİKLERİ- F-35'lerin en önemli özelliği olan görünmezliği. Bunun yanı sıra uçak 28 kilometre çapında bir küre alanını izleyebiliyor. Bu nedenle hedefini çok uzak mesafeden görebildiği gibi, füzelere karşı da korunabiliyor. F-35 ayrıca, her yöne yerleştirilmiş kameralarına, lazer mesafe tespit cihazına ve gövde içine saklanmış silahlara da sahip bulunuyor. Bu uçaklar, 9 tonluk kapasitesi olan yakıt tankıyla da önceki savaş uçaklarından çok daha uzun sürede havada kalabilme özelliğine sahip durumda. 28 Ekim 2007 AA |
|
< Resime gitmek için tıklayın > Bu otomobil, hidrojen yakıp egzozundan su damlatıyor ! Uzay Yolu filmlerinin otomobilleri gerçek oluyor. İlginç tasarımlı, giderken garip elektronik sesler çıkaran otomobiller şimdi yeni bir dönemin habercisi gibi. Tasarım açısından uzayı hatırlatan modelleri bir süredir yollarda görüyoruz; ancak uzay teknolojisine sahip petrol yerine hidrojeni yakıt olarak kullanan modellerin trafiğe adım atması yeni bir konu. Bu alanda Japon Honda öncü markalardan biri; yaklaşık 8 yıl önce başladığı hidrojen teknolojisini kısa bir süre önce FCX olarak hayata geçiren marka, bu modelden sınırlı sayıda üreterek kiralama yöntemiyle satışa sundu. Deneme niteliğindeki bu modelin ardından yeni FCX modeli üzerine çalışan Honda, görünümüyle de uzay filmlerini hatırlatan bu modeli 2009 yılından itibaren satışa sunmaya hazırlanıyor. FCX öncelikle Japonya ve Amerika'da leasing yani kiralama yöntemiyle satılacak. Tokyo yakınlarındaki Honda'nın ünlü Motegi yarış pistinde test ettiğimiz FCX, gazetecilere sıra dışı bir tecrübe kazandırdı. Öncelikle otomobil, gerçekten etkileyici bir tasarıma sahip. Gövdesi bir hayli iri olmasına rağmen far dizaynı sayesinde birden 'uzay' çizgisine bürünen otomobil, bir bakıma üzerindeki teknolojiyi haber veriyor. İç mekânda da güncel Civic modelini hatırlatıyor; ama tamamen sıra dışı bir dizayn söz konusu. Vites kolu, el freni küçük birer butondan ibaret. Bu otomobilde bir marş motoru bulunmuyor; kontağı açmanızla birlikte çalışıyor. Ancak çalıştığını anlamak için ekrandaki İngilizce 'yola hazır' ifadesine bakmak zorundasınız. İşte o kadar sessiz çalışıyor. Çünkü FCX'te petrolle çalışan bir motor yok. Özel yakıt tankına yüksek basınçla sıkıştırılan 171 litre hidrojen 'fuel cell' teknolojisiyle ayrışarak lityum iyon pillere enerji depolanıyor. Fren yaparken de eğim aşağı inerken de bataryaya ekstra enerji girişi sağlanıyor. Bu sayede araçtan 129 beygir güç elde ediliyor. Gaz pedalına bastıkça petrolle çalışan bir motorun homurtusuyla kıyaslanmayacak türden, robotların çıkardığı sesleri andıran elektronik sesler yayılıyor. Konsept olarak üretilen otomobilin henüz çarpışma testleri yapılmadı. Ancak otomobilin son hızı gerçekte 160 km/saat. Bir depo hidrojenle 570 kilometre yol alabilen FCX, Honda'nın çevreye yönelik çalışmalarında kilometre taşlarından biri. Hybrid, doğalgaz, bioetanolle çalışan otomobiller de geliştiren Honda, henüz zorunlu olmayan ve Avrupa'da Euro 5, Amerika'da Tier II standartlarını karşılayan yeni dizel motoru I-DTEC'i de modellerinde kullanmaya başladı. Gelişmiş robot Asimo gibi teknolojilerle de öne çıkan Honda, bir yandan insan beyninden geçenleri 5-6 saniye farkla algılayan robot üzerinde çalışırken bir taraftan solar teknolojisiyle kısa sürede petrole benzer yakıt üretilmesi, biyogenetik teknolojisini kullanarak biyo ethanol yakıtı üretilmesi gibi konular üzerine yoğunlaşıyor. -------------------------------------------------------------------------------- Yılda bin araç testte hurdaya çıkıyor. Honda, Tokyo yakınlarındaki 64 milyon dolarla kurulan merkezde yer alan crash test (çarpışma testi) laboratuvarlarında her yıl binden fazla otomobili hurdaya çıkarıyor. Bizim için özel olarak saatte 50 km/saat hızla yapılan çarpma testinde CR-V ve 5 kapılı Civic modeli kullanıldı. Çarpışmalarda araç içinde bir insanın vücut yapısını bire bir temsil eden ve Dummy adı verilen mankenler kullanılıyor. Hatta direksiyon altına yerleştirilen diz hava yastıklarını test eden cansız mankenlerin diz eklemine elektronik menisküs bile yerleştirilmiş. 28 Ekim 2007 M.Taşlıcalı / Zaman |
|
< Resime gitmek için tıklayın > Rahat bir uyku için bunları için ! İyi ve bir o kadar kaliteli uyku için sadece konforlu bir yatak seçmek yeterli olmuyor. Yerine getirmeniz gereken bir dizi etkinlik daha bulunuyor. Yediklerinize de dikkat etmeniz şart! 200 kalori civarındaki yiyeceklerle sindirim sisteminizi yormadan, kaslarınızı gevşetip, sakin bir uyku çekebilirsiniz. Serotonin ve melatonin hormonları içeren muz, papatya çayı, ılık süt veya bademden ikisini seçtiğinizde belki de aylardır hayalini kurduğunuz uykuya dalabilirsiniz. Muz kaslarınızı gevşetir, papatya çayı sizi sakinleştirir. Ilık süt; içeriğindeki triptofan sayesinde beyninizi yatıştırırken, badem ise kaslarınızı rahatlatacaktır. 28 Ekim 2007 Sabah |
|
Dağlıca'da gündeme gelen istihbarat zaafları tarihte yaşanmış mıydı? Osmanlı'ya Kudüs'ü kaybettiren hata neydi? Mustafa Kemal ve İnönü'nün mesajları Churchill’e nasıl uçtu? Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan'ın yazısındaki gündeme getirdiği önemli ayrıntı.. Kudüs’ü istihbarat zaafı yüzünden kaybetmiştik. ------------------------------------------------------ “İstihbarat, savaş planının vazgeçilmez bir gereğidir” diyordu İngiliz istihbarat subayı Walter Harold Gribbon. Muhtemelen İsrail’in ‘aziz’ ilan ettiği bu İngiliz gizli servis uzmanı, aslında demek istiyor ki, ‘Biz Filistin’i Osmanlı’dan yalnız cephede savaşarak değil, aynı zamanda haber alma sistemimizin marifetiyle kazanmıştık’. Dağlıca’daki komando taburumuza düzenlenen menfur saldırıdan sonra basında askerî istihbaratın ‘uyuduğu’ yolunda çok sayıda yorum yapıldı. Bu yorumlara göre bir avuç teröristin 2 bin askerin arasına dalarak 12’sini şehit etmesi, 16’sını yaralaması, 8’ini de kaçırmasını kapsayan geniş boyutlu bir eylemi istihbarat elemanları nasıl olup da atlamışlardı? Acaba karşıdaki istihbarat elemanları tarafından aldatılmış olabilirler miydi? Gelin, bu mevzuların tartışmasını ‘sıcak’ köşelere emanet edelim ve konumuza dönelim. Kabul edelim ki, İsrail tarihçiliği hakikaten ciddi adımlar atmakta. Osmanlı hayırseverliğinin yapısını inceleyen Amy Singer, 16. yüzyıl Bursa’sının toplumsal-ekonomik dokusunu araştıran Haim Gerber, 17. yüzyıl Kudüs’ünün renkli hayatını göz önüne seren Dror Ze’evi ve Osmanlı’da kölelik kurumunu farklı bir bakışla ele alan Ehud Toledano ilk elde hatırlayabildiklerim. Şimdilerde bu isimlere Yigal Sheffy de eklendi. Kim bu Yigal Sheffy? Elimde basılmış değerli bir doktora tezi var Tel Aviv Üniversitesi öğretim üyelerinden Sheffy’nin. Adı “Filistin Seferinde İngiliz Askeri İstihbarat Örgütü (1914-1918)” (British Military Intelligence in the Palestine Campaign). Yazarın derdinin sadece tarih olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü işin teorisini de önemsiyor. Uğraştığı konunun sadece olayları yan yana ve art arda getirmekle çözülemeyecek kadar girift olduğunun, bu yüzden de teorik bir çerçeve olmadan içinden çıkılamayacağının bilincinde. Öyle ya, teori olmadan başınızı taştan taşa çarpar durursunuz. Sonuçta ortaya bir şeyler çıkar ama çıkan şey, şekilsiz bir bilgi yığınından ibaret kalır. Oysa biliyoruz ki, bilim, yöntemli ve şekillendirilmiş bilgi demektir. Şekil verilmemiş bilgi, tuğlaları üst üste dizerek bina yapılabileceğini sanmaya benzer. Kahramanlık, ihtişam ve şans… Bunlar bir istihbarat servisinin çabasını açıklamaya yetmez. Aynı zamanda bu servisin bir ‘kavramsal çatısı’ da olmalıdır diyor yazar. Ne yapmak istiyor? Neyi önemsiyor? Neyi engellemeye çalışıyor? Önüne konulan yemlere nasıl kapılmayacak ve hedefine varmak için hangi yolları kullanacaktır bir istihbarat elemanı? Bilgi dediğin dağılmamalı; sistem içinde dolaşmalı ve bir çember oluşturmalıdır. Sheffy, 80 yıl sonra nihayet açılabilen İngiliz gizli belgelerine de eğiliyor sabırla. Bir tarihçinin savaş tarihlerinin ‘büyük deliği’ dediği istihbarat bilgilerindeki eksikliğin tarihleri de sakatladığını düşünüyor. Haklı. Osmanlı tarihlerinde sık sık ‘şu kadar dil yakalandı’ tabirine rastlarız. Dil, ya casus yahut bilgi verecek şahıs demektir. Bu ‘diller’ çözülmeden girilecek bir savaş, savaş olmazdı muhakkak ki. Bir de örnek veriyor. Kudüs nasıl ele geçirildi? 15 Kasım 1921’de istihbaratçı general Sir George Macdonogh şu ilginç konuşmayı yapmış: “1918’de Lord Allenby’nin büyük Filistin seferini hatırlayacak ve operasyonlarının cüretkârlığına hayret edeceksiniz. Savaşta risk almadan gerçek bir başarı kazanmanız beklenemez, fakat bu riskler makul riskler olmalıdır. İşi bilmeyenlere Allenby’nin riskleri makul gözükmeyebilir. Ne var ki Allenby, istihbaratçılarından düşmanın bütün emir ve hareketlerini önceden öğreniyordu. Rakibinin elindeki her bir karttan haberi vardı ve sonuçta kendi elini sarsılmaz bir emniyetle oynayabiliyordu. Bu gibi durumlarda zafer kesindir.” Nitekim bu karşı oyunlar ve moral bozucu propagandalar Filistin cephemizi o hale getirmişti ki, o zamanlar Yedinci Ordu Komutanı olan Mustafa Kemal bile “İngiliz propagandası”ndan yılmış ve bir yerde onun etkisinde kalmaktan kurtulamamıştı. Şöyle yazıyordu bir mektubunda: “Yoğun İngiliz propagandası var. İngiliz gizli servisi her yerde aktif. Halk bizden nefret ediyor… İngilizler artık bizi silahla değil, propagandalarıyla yeneceklerini düşünüyorlar. Her gün uçaklardan bombadan çok üzerinde ‘Enver ve çetesi’ yazılı broşürler atıyorlar.” Tabii ki İngilizlerin yalnız esirlerden edinilen bilgiler veya karşı propaganda teknikleri yok. Aynı zamanda teknolojiden de alabildiğine yararlanmışlar. Mesela Güney Filistin’de Sultan II. Abdülhamid’in bu zor günleri düşünerek sıfırdan inşa ettirdiği Bi’r-i Seb’a (şimdiki Beersheba) kalesinin veya Gazze cephesinin hava fotoğraflarının İngiliz komutanlarının masasında serili olduğunu söylemem yeterli olacaktır sanırım. Tabii Osmanlı cephelerinden İstanbul’a çekilen telgrafların ve telsiz mesajlarının Mısır’dan geçtiğini ve burada İngiliz görevlilerince yakalanıp deşifre edildiğini ve gerekli makamlara bildirildiğini de belirtmemiz lazım. Böylece verdiğiniz emirler veya raporlar daha yerine ulaşmadan düşmanın eline geçiyor ve onlar tarafından okunup gerekli önlemler alındıktan sonra, yani işi bittikten sonra sizin elinize geçiyordu. Her gün düzenli olarak Londra’daki Savaş Bakanlığı’na raporlar gönderiliyor ve oradan alınan talimatlarla ertesi gün işe başlanıyordu. Hatta Kudüs’e giren Allenby, her gün kahvaltı masasına, son 24 saat içinde Osmanlı komutanlarının gönderdiği telsiz sinyallerinin çizelgesiyle oturduğunu söylemekten zevk alırmış. Fakiri dikkatle okuyanlar İngilizlerin bu kahvaltı muhabbetini hatırlayacaklardır. Nereden mi? Tabii ki Churchill’in anılarından. Ne demişti Churchill? Lozan’daki İsmet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın telgraf muhabereleri meğer İngilizlerce Köstence’de deşifre edilip Londra’ya gönderilir ve sabah kahvaltısında Churchill’in masasına servis yapılırmış. Bu durumda Lozan’ın bir ‘zafer’ olduğunu söylemek hangi anlama geliyor, bir düşünün! Ah istihbarat, sen nelere kadirsin! 28 Ekim 2007 MUSTAFA ARMAĞAN/Zaman |
|
< Resime gitmek için tıklayın > Dünyada iklim beklenenden hızlı bozulacak! Kuzey Atlas Okyanusu'ndaki karbondioksit oranı dünyanın daha hızlı ısınabileceğini gösterdi. Dünya ikliminin karbondioksit salımı nedeniyle bozulması ve atmosferin giderek ısınmasıyla ilgili en somut verilerden biri Kuzey Atlas Okyanusu'ndan geldi. İngiltere'nin East Anglia Üniversitesinden Dr. UteSchuster ile çalışma hocası Prof. Dr. Andrew Watson'un "Journal of Geophysical Research: Jeofizik Araştırma Dergisi"nde de açıkladıkları üzere Kuzey Atlas Okyanusu'nun karbondioksit soğurması son 10 yılda yarı yarıya azaldı. 90 bin kez ölçüldü Araştırma, yük gemilerine konulan ölçüm cihazları dahil 1995 ile 2005 yılları arasında 90 bin kez yinelenen ölçümlerle yapıldı. Bilim adamları, Anglia Üniversitesi'nden çıkan bu sonuçtan, zaten sera etkisi altında olan dünyanın daha da hızlı ısınabileceği ve iklimin daha da kötü boyutlarda bozulabileceği anlamının apaçık çıktığını belirtiyor! İklim ve doğa bilimlerinde çalışanlar, Büyük Okyanus, Hint Okyanusu, güney kesimi denizlerinin de giderek daha az karbondioksit emdiği sonucunun aşikâr olduğunu bildiriyor. Doğada kutup buzlarının ve buzulların hızla erimesi, yakında gelecek felaketin bariz işaretleri olarak görülüyor. 25 Ekim 2007 Milliyet |
|
< Resime gitmek için tıklayın > Türkiye'nin Ortadoğu ülkeleri arasında bitki çeşitliliği, Avrupa ülkeleri arasında da hayvan türleri bakımından en zengin ülke... Ama biz koruyamıyoruz! Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından hazırlanan raporda, Türkiye'nin Ortadoğu ülkeleri arasında bitki çeşitliliği, Avrupa ülkeleri arasında da hayvan türleri (1414 tür) bakımından en zengin ülke olduğu ortaya çıktı. Ancak raporda, Türkiye'nin bu türleri korumak için önlem fazla almadığı, çabalara rağmen, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirme konusunda kayda değer adımlar atmadığı belirtildi. 1876 tür tehlikede Toplam tehlike altındaki türler bakımından Türkiye dünyada, ABD, Avustralya ve Güney Afrika'dan sonra dördüncü sırada. Türkiye'de toplam 1876 tür tehlike altında. Deniz kaplumbağaları, Akdeniz foku, yunus, balina, dağ keçisi, su samuru, ayı gibi hayvan türlerinin korunması için çalışmaların yürütüldüğü, ancak istenilen seviyede bir korumanın sağlanamadığı vurgulanıyor. Raporda, Türkiye'nin Avrupa kıtasında bulunan bitki türlerinin yüzde 75'ini barındırmakta olduğu, bunun üçte birini endemik bitkilerin oluşturduğu belirtilerek şu ifadeler kullanıldı: "Türkiye, diğer yandan kiraz, kayısı, badem ve incir gibi türlerle başta lale olmak üzere birçok süs bitkisinin anavatanıdır. Anadolu faunası 80 binin üzerindeki böcek türü zenginliğiyle de dikkat çekmektedir. Alageyik ve sülünün anavatanı Anadolu'dur. Yok olduğu düşünülen Anadolu leoparının izlerine rastlanmıştır. Ege ve Akdeniz fok ve deniz kaplumbağalarının yaşam alanlarıdır". Çeşitlilik yok oluyor Raporda, özetle şu çarpıcı maddeler de dikkat çekiyor: Türkiye, 460 bin hektar verimli tarım toprağını kaybetti. Kıyı ve dağ-ormanların tahrip edilmesi, birçok hayvan ve bitki türünün kaybolmasına neden oldu. Aromatik bitkilerle ilgili yasal hiçbir önlem alınmamıştır. Dinamitle balık avcılığı, 1950 ile 1980 arasında balık popülasyonunu ciddi bir şekilde azalttı. Türkiye'de özellikle kurt, boz ayı, vaşak, dağ keçisi gibi büyük memeliler ve birçok kuş türü üzerindeki avcılık büyük bir tehdittir. Anız yakma, topraktaki mikro organizmaları yok etmekte, birçok küçük hayvanın ve böceklerin yok olmasına neden olarak toprak yapısını ve verimliliğini yok etmektedir. 25 Ekim 2007 Önay Yılmaz/Milliyet |
|
< Resime gitmek için tıklayın > NASA yüzlerce esrarengiz kara delik buldu ! Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) bünyesinde çalışan astronomlar, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksiler arasında yüzlerce 'gizemli' kara delik bulduklarını açıkladı. Çok büyük oldukları belirtilen ve giderek genişleyen kara delikler NASA'nın Spitzer ve Chandra uzay teleskopları tarafından görüntülendi.Kara deliklerin aktif bir şekilde hareket ettiklerini ve gözlemledikleri galaksilerdeki popülasyonun büyük kısmının kaybolduğunu tespit eden astronomlar, genç evrenimizde milyonlarca kara deliğin canlı bir şekilde büyümeye devam ettiğini keşfettiklerini açıkladı. ABD'nin Arizona eyaletindeki Ulusal Optik Astronomi Gözlemevi'ndeki bilim adamlarından Mark Dickinson, "Aktif ve süper büyük kara delikler evrenin her yerinde. Son araştırmalarımızdan önce meğerse sadece aysberg'in suyun üstündeki kısmını görüyormuşuz. Uzak evrende gençliklerini kaybeden büyük galaksilerin, 'aklın alamayacağı' kadar büyük kara deliklere dönüştüklerine şahit olduk" dedi. Fransa'daki L'Energie Atomique'de görevli bilim adamı Emanuele Daddi ve ekibinin 1000 galakside yaptıkları araştırmanın sonuçlarına göre, 9 -11 milyar ışık yılı uzaklıkta 2.5 ve 4.5 milyar yaşındaki galaksilerin, uzayda terör estirebilecek şekilde 'tehlikeli' kara deliklere dönüştükleri ortaya koyuldu. Kara Delikler, uzayda maddenin çok küçük bir noktaya toplanması ile meydana gelen nesneler olarak biliniyor. Esrarengiz olan bu oluşumların kütle çekimi o kadar güçlüdür ki, ne ışık, ne madde, ne de her hangi diğer bir informasyon onun 'olay ufkundan' uzaklaşamaz. Bu yüzden görünmez ve sadece kara bir delik olarak belirir. 26 Ekim 2007 CHA |
|
< Resime gitmek için tıklayın > Fırat nehrinde köpekbalığı yakalandı ! Irak’ın Nasıriye kentindeki bir balıkçının ağlarına 2 metrelik bir köpekbalığı takıldı. 110 kilogram ağırlığındaki köpekbalığının getirildiği Nasıriye’deki Bilim Koleji'nden Dr. Nazah Rasul, ilk kez bir nehirde köpekbalığına rastlandığını söyledi. Dr. Rasul, tuzlu ve derin sulara alışkın köpekbalığının Fırat Nehrine gelerek intihar ettiğini düşündüklerini kaydetti. |
|
< Resime gitmek için tıklayın > En İlginç Çiftleşme Hazırlığı ! Antartika'da 10 binden fazla penguen bir araya geldi ve doğanın en inanılmaz görüntülerinden birini oluşturdu. Doğadaki en sıra dışı görüntülerden biri Antartika’da gerçekleşti. Fotoğrafta görülen penguen ordusu Güney Georgia’da St. Andrew koyunda görüntülendi. Koyda toplanan 10 binden fazla kral penguen, omuz omuza ayakta durarak çiftleşmeye hazırlanıyorlar. Penguenler için her yıl Ekim ayının ortasından Kasım’ın sonuna kadar olan dönem yumurtalarını bırakma ve kuluçkaya yatma telaşıyla geçiyor. Penguenlerin yavrularının bakımı konusunda doğada ender görülen eşitliğe sahip olduğu biliniyor. Dişi penguenin her yıl yumurtladığı tek yumurtaya ve yavru penguene erkek penguenle birlikte nöbetleşe bakıyorlar. 25 Ekim 2007 Milliyet |
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nden alınan bilgiye göre, Denizli'nin Çameli ilçesinde saat 11.23'te gerçekleşen depremin büyüklüğü 5.1 olarak ölçüldü.
Depremin, Denizli'nin yanı sıra Fethiye, Marmaris ve yakın çevresinde de hissedildiği kaydedildi.
Denizli Valisi Hasan Canpolat, Çameli ilçesindeki depremde yaralanan olmadığını, 3 köyde 270 evde hasar tespit edildiğini söyledi.
Vali Canpolat, deprem bölgesinde incelemelerde bulunmak üzere geldiği ilçeye bağlı Elmalı köyünde gazetecilere yaptığı açıklamada, yapılan inceleme sonucunda köyde 200 evde hasar meydana geldiğini belirtti.
Depremden etkilenen köylerle ilgili kendisine ulaşan bilgilere göre, Taşçılar köyünde 60, Kirazlı Yaylası'nda ise 10 civarında evin hasar gördüğünü kaydeden Vali Canpolat, hasar tespit çalışmalarının sürdüğünü söyledi.
Deprem bölgesine çadır ve gıda yardımı sağlandığını belirten Canpolat, şunları kaydetti:
''Depremde evleri hasar gören tüm vatandaşlarımıza çadır temin edildi. Rahatlayıncaya kadar çadırda kalabilecekler. Hasar tespit çalışmaları tamamlandıktan sonra ihtiyaç sahiplerine gıda ve malzeme yardımı yapılacak. Gerekli olan tertipli çalışmalarımızı yapacağız. Deprem neticesinde yaralı yok. Sadece maddi hasarlı bir deprem meydana geldi.''
Bu arada, Çameli ilçesindeki deprem nedeniyle ilçeye bağlı Gürsu köyünde yaşayan Hamza ve Elif Olgun'a (55) ait ev oturulamaz hale geldi. Sarsıntı yüzünden evin duvarlarında derin çatlaklar oluşurken, evin bacası çöktü. Ağır hasar meydana gelen evde bulunan eşyalar dışarı taşındı.
Gürsu köyü muhtarı Mevlüt Akyol, deprem nedeniyle çok üzgün olduklarını belirtti.
Akyol, ''Deprem, ansızın şiddetli şekilde geldi. Yarım dakika daha sürse köyde yıkılmadık ev kalmayacaktı. Telaş içinde koşuştuk. Yıkılan yıkıldı, kalan kaldı'' dedi.
Depremde evi ağır hasar gören Hamza Olgun ise deprem sırasında evin dışında olduklarını, sarsıntı nedeniyle çok korktuklarını söyledi.
Evin bacasının yıkıldığını gördüklerini anlatan Olgun, ''Bahçede sarımsak ekiyorduk. Sarsıntıyı hissedince hemen koştuk, eve geldik. Bacanın çöktüğünü gördük. Evin halini görünce de içeriden eşyaları çıkardık'' diye konuştu.
< Resime gitmek için tıklayın >
< Resime gitmek için tıklayın >
29 Ekim 2007 Zaman/Hürriyet/Milliyet/...