*

Binbaşı
25 Ağustos 2007
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
7 üye
Görüntülenme (?)
38 (Bu ay: 0)
Gönderiler Hakkında
*
18 yıl
Felsefi Mektuplar
Felsefi Mektuplar


Voltaire'in İngiltere'de üç yıla yakın sürgünlüğünün izlenimlerini özetleyen eserinden, Felsefi Mektuplar ya da İngiltere'den Mektuplar'dan daha önce söz etmiştik. Bunlar, aslında İngiltere'deyken yazıp dostu Thieriot'ya gönderdiği mektuplardı Voltaire'in. Hiç kuşkusuz, içlerinden kimisi, adresine ulaştıktan sonra, Fransa'da elden ele dolaşıyordu. Şimdi, bir uygun anı kollayıp, onları kitaplaştırmaktı önemli olan. Fransa'ya döndüğünde, bunu hemen gerçekleştirmeye cesaret edememişti Voltaire; nitekim yayımlandığında da, başına işler açacaktır.

Böylesi bir kitap, önce Londra'da -İngilizce olarak- 1733 yılında çıkar ve adı da Letters on the English, yani İngilizler Üstüne Mektuplar'dır. Mektupların Fransızca olan asıllarını bir araya getirip Fransa'da bastırmak ise, yazarı için de yayınlayıcısı için de tehlikeli olurdu. Voltaire, kimi parçaları ayıkladı içlerinden ister istemez ve kalanını yayımlamak için hükümetten izin elde etme girişiminde bulundu. Ne var ki, reddedildi istemi. Öyle olunca da Rouen'de, yeniden gizlice bastırma yoluna başvurmak kalıyordu. Yayıncı Jore, kitabı, 1734 Nisanında Felsefi Mektuplar adıyla basar; ancak dağıtımı -belki de Voltaire'in hatırlatmaları üzerine- erteleyip dursa da, ucun ucun yollamaktadır Paris'e. Bu arada, bir korsan yayıncı kitaptan çok sayıda basıp piyasaya sürünce, zaten sabırsız bekleyen Jore da kitabı dağıtmak zorunda kalır. O sırada Voltaire'le Madam du Châtelet, Richelieu'nün düğününde bulunmak üzere, Paris'ten yetmiş kilometre uzakta Montjen şatosundadırlar.

Kitap, Paris'e de girmiştir ve hop oturur hop kalkar herkes.
Yenilir yutulur yanı yoktur eserin!

Neymiş, Locke'la Newton Descartes'a üstünmüş filozof olarak ve Shakespeare de çok büyük bir yazarmış! Nasıl olur? Fransa'nın düşmanı sapkın bir ulusun cehennemlik çocukları değil i bunlar? Neymiş, göğe ''arzu ettiği yoldan'' çıkan, yeryüzünü etkinlikleriyle dolduran özgür, özgün ve düşünen insanların ülkesiymiş İngiltere! Bak hele, nasıl da karalıyor kendi yurdunu! Nefretle karşılanır Voltaire'in tavrı.

Öte yandan, İngiltere'de kimi tarikatlara yazarın fırlattığı oklar, dolayısıyla Fransız Katolikliğini de kalbura çevirmektedir. Bitmedi: Voltaire, İngilizce basımda olmayan bir metin eklemiştir kitaba: Pascal Üstüne Düşünceler adını taşıyan bu yeni metin, doğrudan doğruya Hıristiyanlığın kendisine saldırmaktadır. Ayrıca özlü, ama bir kamçı gibi saklayan ve yakaladığını yüreğinden vuran zalim biçem, skandalı daha da ağırlaştırmaktadır.

Yıkıcı yazarlar arasındadır artık!

Aslında, İngiltere üstüne, belki yeni hiçbir şey yoktu kitapta; Fransız okuyucu, yolculuk öykülerinden, dergilerden, İngilizceden çevrilmiş kitaplardan, orada anlatılanlara rastlamıştı daha önce; Voltaire'in yaptığı ise, dağınık işaretler yerine, ilk kez bir genel tablo koymasıydı ortaya. Büyüleyici bir biçem ve şakayla karışık bir tartışma havası içinde, İngiltere'deki gelişmeleri överken, Fransa'da olan biteni de çimdiklemiş oluyordu.

Montesquieu'nün İran Mektupları'nın biraz daha ciddisi!
Ama hiç kuşkusuz, XVIII. yüzyılın temel eserlerinden biri.
Felsefi havasıyla ve verdiği derlerle...

Eser, bir tarikat, İngiliz Quaker'leri üzerine dört mektupla başlar. Voltaire, örflerini inançlarını anlatır onların. Başta, saçmalıkları ve sözde Tanrı'dan esinlenişleriyle alay eder. Ancak, bu gülünçlüklerine karşın, sevecenlikle bakar kendilerine; dürüstlüklerini alçakgönüllüklerini, ahlak yönünden saflıklarını ve özellikle hoşgörürlüklerini beğenir. İlkelerinden sevgiyle söz eder: Ne dinsel hiyerarşi vardır aralarında, ne rahip ne de kutsal âdetler; ancak, öyle de olsa, İsa'nın buyruklarına bir başka Hıristiyandan çok daha fazla uyarlar Voltaire'e göre. İçlerinden birine yaptığı bir ziyereti anlatır, ya da tasarlar:

-Sevgili bayım, dedim, vaftiz oldunuz mu?
-Hayır, diye yanıt verdi Quaker, yoldaşlarım da olmamıştır.
-Allah Allah, nasıl olur, dedim. Hıristiyan değil misiniz peki?
-Dostum, diye yanıtladı yumuşak bir sesle, kızmak yok! Hıristiyanız biz; Hıristiyanlığın, içinde bir parça tuz başa su dökmekten ibaret olduğunu düşünmüyoruz.
-Aman Yarabbi! dedim, bu dinsizliğe tepem atmış bir halde. Yuhanna'nın İsa'yı vaftiz ettiğini unutmuş durumdasınız demek ki?
-Dostum, sövmek yok, açıklayayım bir kez daha, dedi iyi yürekli Quaker. Doğrudur, Yuhanna İsa'yı vaftiz etti, ama İsa kimseyi vaftiz etmedi; Yuhanna'nın değil, İsa'nın yandaşlarıyız biz.
-Ah! Kutsal Engizisyon'ca yakılacaksınız, diye haykırdım...

...

-Sünnetli misiniz? diye ekledi.
Bu onura erişemediğimi söyledim.
-Güzel! dedi dostum, sen sünnetsiz Hıristiyansın, ben de vaftiz olmayan Hıristiyan!

Quaker'in söylediğine göre, sünnet gibi vaftiz de, Hıristiyanlık öncesi âdetlerdir; İsa'nın İncil'i onların yerine geçmiştir. Rahip de bulunmuyor: ''Böylece, rahipleriniz de yok, değil mi? dedim ona - Hayır, dostum, dedi Quaker, hoşnutuz da bundan... Aman Allah göstermesin, öteki müminlerden sıyrılıp, pazar günü Kutsal Ruh'la dolmayı birine emretmeye cesaret edemeyiz.'' Gerçekten, Quaker'ler için, ''Tanrı'dan doğrudan doğruya esinlenme olmadan Hıristiyanlık olmaz!'' İlahiyatı bir yana iten ve Kilise hiyerarşisini yararsız kılan tanrıcılık görüşüne oldukça yakın bir anlayıştı bu.

Quaker (ya da Voltaire), birkaç kelime de savaş üstüne ekler:

Savaşa hiç gitmiyoruz; ölümden korktuğumuzdan değil... Şundan: Ne kurduz, ne kaplanız, ne Buldok köpeği, insanız ve Hıristiyanız. Düşmanlarımızı sevmeyi bize emretmiş olan Tanrı, kardeşlerimizi boğazlamak için denizleri aşmamızı istemez elbette; çünkü katiller, sırtlarında kızıl giysiler, tepelerinde iki yaka yüksekliğinde serpuş, iki küçük değnekle -iyice gerili- eşek derisinden bir davula vurup, gürültü patırtı içinde, yurttaşlardan asker topluyorlar. Ve zaferlerin arkasından da, bütün Londra ışıklar içinde, gökte havai fişekler. Tanrıdan aman dilemeler, çanların, orgların, topların gürültüsüyle çınlıyor her yan; biz de, böylesi genel sevince yol açan bu boğazlamalara bakıp, sesiz sedasız inleyip duruyoruz.

Buna karşılık, V ve VI. mektuplar, Anglikan'larla Presbiteryen'lere çatar; çünkü bunlar, resmi kiliseler oluşturup dünyasal amaçlar arasından koşmak ve başka cemaatlere de boyun eğdirmek sevdasındadırlar. Güzel olan, bir toplumda yığıla dinsel inancın bulunmasıdır: ''İngiltere, bir tarikatlar ülkesidir... Bir İngiliz, özgür bir insan olarak, hoşuna giden yoldan göğe çıkar.'' Bütün Fransızları, tek bir dinin arkasına takmak istemesi felâket olmuştur Fransa için, Voltaire'e göre.

VII. mektup Socini'ciler gibi. Tanrı'ya bir din ve dogmanın dışında bakmaya yatkın inançlar üzerinde durur. Her türlü din ve dogmayı bir yana bırakarak Tanrı'ya bakmak ve hoşgörü; Voltaire'in dinde tavrı bu özetle.

İki mektup, İngilizlerin siyasal yaşam üstünedir; Parlamentonun rolünü belirtirken, ülkeye sağladığı özgürlüğün ülküleştirilmiş bir tablosunu çizer. Gerçekten, Parlamento Üstüne adını taşıyan VIII. mektup, dinsel barışı ve yurttaşların özgürlüğünü sağlayan İngiliz rejimindeki dengeyi över. Felsefi Mektuplar hakkında oldukça doğru bir fikir verir bu metin; orada, siyasal özgürlük için tutkusunu ve ülküleştirdiği İngiliz rejimi hakkındaki hayranlığını görürüz Voltaire'in. Fransız örfleri ve kurumları hakkındaki, kimi zaman doğrudan, ama çoğu kez üstü kapalı eleştiriyi buluruz. İlerde 1768'de yayımlayacağı bir eserinde, Diyaloglar'ında, bir konuşucuya demokrasinin övgüsünü yaptırsa da, yeğleyeceği, özgürlüğü, adaleti ve mülkiyeti güvence altına alan ''parlamentolu monarşi'' olacaktır genellikle. İngiliz rejimindeki dengenin Montesquieu'yü de büyüleyeceğini biliyoruz.

Hükümet Üstüne adını taşıyan IX. mektup ise, sırasıyla baronların, piskoposların ve Papa'nın zorbalığına boyun eğmiş İngiltere'nin siyasal gelişmesini çizer. Habeas Corpus'un tanımladığı özgürlükleri açıklarken de, Voltaire, dolayısıyla Fransa'yı hedef alarak, İngiltere'de, toprak sahiplerinin ayrıcalıklarının olmadığını belirtir ve vergi vermede eşitlik üstünde ısrar eder: ''Bir insan, soylu ya da rahip olduğu için, kimi vergileri ödemekten bağışık değildir: Bütün vergileri Ayam Meclisi belirler... Bir kimse de, niteliğine göre değil (saçma bir şeydir bu!), gelirine göre öder; ne haraç ne de keyfi başvergisi vardır, sadece arazi üzerinde gerçek bir vergi.''

Ticaret Üstüne adlı X. mektup, yurttaşların büyüklüğünün zenginliğinin ye mutluluğunun temeli olan ticareti yüceltir ve İngilizlerin pratik zekâlarını över. Moltire, iktisadi sorunları, maddi gönenci ve lüksü, uygarlığın bir parçası olarak görecektir artık.

Bunların arkasından felsefi mektuplar gelir: XI. mektupta, İngiltere'de çiçek aşısının başarıyla uygulandığından söz edip, Fransa'da dinsel kaygıların egemen olduğu bu konuda, İngiliz ''aklı''nın boşinançlar üzerindeki zaferi olarak görür bunu. Sonra, üç büyük İngiliz filozofunu anlatır. XII. mektup, ''deneysel felsefenin babası'' diye nitelendirdiği Bacon'ı över. XIII. mektupta, aklı deneye bağlı kılıp düşünceyi maddeye indirgeyen Locke'un felsefesini sergiler. Descartes'tan üstün gördüğü Locke'un değeri, Voltaire'e göre, yüzünü metafizik sistemlerden çevirip ''deneye'' bağlanmasındadır; inceleyip doğruluğunu saptayabileceği şeye inandığı için, doğuştan düşünceler üzerine kurulu Dekartçı kuramı yerle bir etmiş ve ''bütün düşüncelerimizin duyulardan geldiğini'' tanıtmıştır o. Voltaire, Locke'la beraber, ruhun maddesel nitelik taşıdığı olasılığını kabul eder; böylesi dinsiz bir düşünceden rahatsız olacak ilahiyatçılara da şu yanıtı verir: Ne ruhu, ne de maddeyi bütün aydınlığıyla bilebiliriz; dinsizlik, tersine, Tanrı'nın gücünü sınırlandırmaktır!

XIV.'ten XVII.'ye kadar olan mektuplar, bütün bilimleri yenilemiş diye gördüğü Newton'a ayrılmıştır; onun genel çekim yasasını, optikteki buluşlarını, sonsuz küçükler hesabını anlatır onlarda. Voltaire, Newton'u da Descartes'tan üstün bulur; bununla beraber, Descartes'ın yöntemi, ''doğruya götüren yolların üstüne'' koymuştur bilginleri.

Voltaire'in felsefe üstüne bütün bu söyledikleri, fikir özgürlüğüne birer övgüdür.

XVIII.'den XXIV'e kadar olan mektuplar, daha az tehlikeli bir konuya, edebiyata ayrılmış olup, İngilizlerin trajedisi, komedisi ve şiirinden söz eder ve bu arada, edebiyatçıların toplumdaki saygınlığını dile getirir. XXIII. mektupbun bir yerinde, şöyle der bu konuda; ''Westminster'e giriniz. Önlerinde derin saygı duyulan mezarlar krallarınki değildir; ulusun, kendi zaferine katkıda bulunmuş olan en yüce insanların onuruna dikmiş olduğu anıtlardır bunlar.'' Böylece, komedi sanatçısı Oldfield, Newton'a gösterilen saygılarla gömülmüştür oraya... Şövalye de Rohan'ın çaresiz kurbanı için, ne kadar da acı bir konudur bu!

Burada sona erer Felsefi Mektuplar.
Özetle, nedir söylediği onların?

Bu mektuplar, İngilizlerin siyasal özgürlüğü ve düşünce bağımsızlıkları ile Fransa'daki despotluk ve boyun eğdirme düzeni arasındaki zıtlığı koyuyordu ortaya; her türlü soruna karşı yanıt olarak Bastille'den başka bir şeyi bulamayan tembel aristokrasi ile ondalık tahsildarı ruhban sınıfını mahûm ediyordu; orta sınıfları, daha da açık olarak burjuvaziyi, İngiltere'de olduğu gibi, devletteki yerlerini almaları için sıkıştırıyordu. Hiç de bilmeden ve istemeden. Devimin şafağını haber veriyordu bu mektuplar. Lanson'un deyimiyle ''eski rejime karşı atılmış ilk bomba''ydı onlar!

Alabildiğine etkilenecektir Fransız aydınlarını ve Voltaire'in başına da iş açacaktır...

Aslında bardağı taşıran, Voltaire'in Pascal'a yönelttiği eleştiriler olmuştu. Böyle bir metni, kitaba eklemek niyeti de yoktu yazarın; hem, İngiltere'yi doğrudan ilgilendiren bir yönü de bulunmuyordu; Voltaire, 1728'de, Fransa'daki dostu Thieriot'ya yazdığı bir mektupta soruna değinmişti. Korsan yayıncı ise, bunu almış ve öteki yirmi dört mektuba bir yirmibeşinci mektup olarak eklemişti.

İşin aslı böyle de olsa, bir gerçek de şu idi: Voltaire'in başı hiç de hoş değildi Pascal'la; öleceği güne değin de, bu tutumunu sürdürecek ve doğrudan hasmı olarak çatacaktır ona (Dernieres Remarques, 1777). Voltaire, insanı bir metafizik bataklığına sürükleyen ve dünyasal yaşamdan tiksindiren bir bağnaz görür onun kişiliğinde. Gerçekten, Pascal'a göre ''eylem'', uğraşmamız gereken temel sorunları düşünmekten bizi alıkoyan bir şeydir ve ''sefaletlerimizin en büyüğüdür.'' Kendimizi dinlemek ve nedamet yoluyla cennete ulaşmak: Budur aslolan! Oysa Voltaire'e göre, ''insan eylem için doğmuştur, alevin yükselmesini ve taşın düşmesi gibi. Uğraşmamakla var olmamak, insan için aynı şeydir.''

Voltaire'in, Pascal'da bir hoş karşılamadığı da, insanı ''kendi doğasına göre'' yaşamaktan alıkoyan ''kötümser''liğiydi onun. Voltaire'in, gelişmesinin o aşamasındaki militan akılcılığı; aynı zamanda, çoşkulu ve kahramanca yaşamı da göz önünde tutulursa, doğaldı bu tavrı!

Böylece, Pscal'ın kurtuluş metafiziğine karşı çıkarken; kendimizi dinlemeye karşı, insanın eylem için doğduğunu, ''kendi başına düşünmenin, hiçbir şey düşünmemek demek olduğunu'' ileri sürerken, Voltaire'in savunduğu değerler şunlar oluyordu bir yerde: Eylem, akıl, eleştiri, yaşama zevki! Teknik bir uygarlığın içine yerleştirilecek bir hümanizmanın değerleri idi bunlar. Yaşamın amacının, nedamet yoluyla cennete ulaşmak değil, bilim ve sanatta ilerleyerek bütün insanların mutluluğunu sağlamak olduğunu savunuyordu Voltaire. Fransız toplumunun ilahiyatçı ve Hıristiyan temellerine karşı, dünyasal mutluluğun -baştan aşağıya- ''insancıl'' ve ''laik'' bir anlayışını öneriyordu.

Özetle, Pascal'a karşı olan mektup, Felsefi Mektuplar'ın dışında kalmak şyle dursun, zorunlu bir sonucuydu ve tamamlayıcısıydı eserin.

Voltaire, Felsefi Mektuplar'ın, Pascal Üstüne Düşünceler'e dikkatleri çekip onlara rağbet sağlayacağını düşünmüştü; am tersi olur oysa, Pascal hakkında söyledikleri, İngiltere üstüne söylediklerinin önüne bir engel olarak çıkar. Onun İngiltere'yi övücü sözlerini, Fransızları ne denli rahatsız ederse etsin görmezlikten gelmek mümkündü; ama Pascal için söylediklerine nasıl göz yumulabilirdi? Üstelik, ona karşı saldırılarında haklı olduğu havalarına giriyordu; bununla da yetinmiyor, Hıristiyanlığın özüne saldırıyordu.

Kilise ile devlet, kralla Parlömanto böylesi yaralayışlara karşı sessiz kalamayacakları sonucuna vardı: Kitabı basan hemen yakalanıp Bastille'e tıkıldı ve Voltaire için de bir tutuklama emri çıkartıldı. Pascal'a tapan Jansenistler, Paris Parlömanı'nda çoğunluktaydılar ve Pascal'ı sevmeyen Cizvitlerden daha ileriye gittiler Voltaire'e karşı saldırılarında. Parlöman, 10 Haziran 1734 günlü kararında, ''günaha itici, dine, güzel örflere ve iktidara gösterilmesi gereken saygıya karşı çıktığı'' gerekçesiyle, kitabın halkın gözleri önünde derhal yakılmasını emretti ve eserin ele geçirilebilen bütün nüsraları yığışıp emir yerine getirildi.

Ne yapabilirdi o koşullarda Voltaire?

Belliydi ki, Bastille'e giden yol, önünde açılmıştı yeniden. Doğaldır ki kaçacaktı. Kendisini tutuklamaya gelenler bulamadılar; bir olasılıkla dostları Maupertuis ile d'Argental'in kendisini daha önceden uyarlamaları üzerine, o da yola koyulmuş ve sınırı geçmişti. Onun sapa sağlam Lorraine'e varışını öğrenmeden önce, Madam du Châtelet, şöyle yazıyordu bir dostuna: ''Sağlığı ve zihni yerinde olarak onu hapishanede bilmek... Böylesi bir düşünceye direnebilecek kadar güç bulamıyorum kendimde. ''Düşes de Richelieu'nün yardımıyla, bir af dilemek üzere, soylu kadınların desteğini elde etti. Adliye Nazırı, Voltaire'in kitbının yazarı olduğunu, görmezmiş gibi yapmaya razı olmuştu; yeri geldiğinde, başını başka yöne çevirerek, sansürün şiddetini yumuşatan yığınla görevliden biriydi o da. Voltaire'e haber verildiğinde, eserinin yazarı olduğunu hemen yadsıdı; yalan söylüyordu elbet. Ama nasıl suçluyabiliriz ki onu? Üstelik, kabullenmediği kitap izni olmadan yayımlanmıştı.

Tutuklama emri, Voltaire'in Paris'ten olabildiğince uzakta oturması koşuluyla, geri alındı. Sınır yakınlarında, şatodan şatoya geçti o da ve soylularca çok güzel ağırlandı; çünkü, hem pek dindar değiller, hem de mutlak ve merkeziyetçi bir monarşiye karşı kötü gözle bakıyorlardı onlar da. Yılda 10.000 frank harçlıkla Holstein'in sarayında oturmaya davet edildi ise de reddetti. Temmuzda, Cahampagne bölgesinde Cirey'de, Madam du Châtelet'nin şatosuna çekilecektir; yaşamının en mutlu yıllarını tadacaktır orada.

Bir bakıma, en verimli yıllarını da...



Server Tanilli - Voltaire ve Aydınlanma
*
18 yıl
Aristoteles\u0027in Metafiziği
Aristoteles'in Metafiziği


Bu bilim, ilk nedenlerin, varlık olarak Varlığın, dünyadaki bütün hareket ve her türlü formun nedeni olan başsız sonsuz gayrı maddi ve hareketsiz olanın araştırılmasına tahsis edilmiştir. O nedenle de bütün bilimlerin en değerli olanı ve en kapsamlısıdır. Mesele üçyüzlüdür ve üç sorunun, tikel ve tümelin, form ve maddenin, hareket ettirici ve hareket edenin etrafında toplanır.

Tikel ve Tümel (Üniversal)


Platon ilk-asli ve gerçek olarak sadece ideaları, kavramlarımızın muhtevasını teşkil eden tümeli (üniversal) görüyordu. Dolayısıyla ideaların kendi başlarına var olduğuna ve tikel şeylerden bağımsız olduklarına inanıyordu. Bu teori Aristoteles tarafından reddedildi. Metafizik'te, A9, M4-19, idealar teorisine ve onda üstü örtütülü olarak mevcut varsayımlara çok az bir yer ayırır. Kimi hakısızlıklara ve yanlış anlamalara rağmen eleştirisi teoriyi imha edici mahiyettedir. En çok üzerinde durduğu hususlar genelen tözsel mahiyette bir şey olmadığı, niteliklerin ait oldukları şeylerin dışında olamayacakları, ideaların -olmaksızın fenomenlerin nedenleri olamayacakları- hareket ettirici bir güçten yoksun olduklarıdır. Kendisinin sadece tikeli kelimenin tam anlamında gerçek, cevher olarak görmesi mümkündür; çünkü bu isim, ne başka bir şeyin yüklemi, ne de başka bir şeyin arızi niteliği olan bir başka şeye uygulanabilir. Bu yalnızca tikel şey hakkında doğrudur. Diğer taraftan bütün tümel-üniversal kavramlar cevherin sadece tikel niteliklerini ifade ederler ve genel ideler ancak tikel şeylerin müşterek mahiyetini gösterirler. Bunların gerçek olmadığı, türemiş cevherler oldukları söylenebilir, fakat şeylerin kendilerinin dışında varlıklarını sürdüren bir şey olarak görülemezler. Kuşkusuz, form ve maddeden müştekil olan karşısında, her zaman bir üniversal olan farma yüksek bir gerçeklik atfetmek ve aynı zamanda ancak, kendi başına daha önemli ve daha iyi bilinen, üniversalin bilgi objesi olabileceğini ileri sürmek bir çelişkidir. Bu çelişkinin neticeleri Aristoteles'in bütün sisteminde gözlemlenecektir.

Form ve Madde


Platon'un idealarının şeylerden müstakilliğine ve aşkınlığına hücumuna rağmen Aristoteles, bu teorinin temel esaslarından hiçbir surette vazgeçmeyi düşünmemiştir. Form ve madde hakkındaki kendi tanımları bu esasları yahut düşünceleri Platon'unkinden daha elle tutulur bir teoride işleme teşebbüsünden ibarettir. Platon'la birlikte, ancak zorunlu ve değişmez olanın bilgi objesi olabileceğini ifade eder. Duyum konusu her şey arızi ve değişkendir. Olabilirler de olmayabilirler de. Ancak kavramlarımızla düşünülen duyular olmayan, kavramların kendileri kadar değişmez olabilir. Bununla beraber Aristoteles için daha da önemli olan şu mülazadır: Her türlü değişim bir değişmez olanı, her oluş, oluş halinde olmayan bir şeyi öngerektirir; daha kesin söylemek gerekirse, doğası iki yanlıdır: Bir şey olan ve üzerinde değişimin meydana geldiği dayanak; ve dayanağa iletimi bu değişimin temelini teşkil eden nitelikler. Oluşun hedefine madde formunu kazandığında ulaşmış olduğundan, bir şeyin formu onun gerçekliğidir ve genelde form gerçeklik ya da gerçek olandır. Öte yandan bu niteliğiyle madde daha sonra olacağı şeyi henüz olmayan, fakat bunu olma gücüne sahip olması gereken şey olduğu için kuvve halindelik ya da kuvve halinde olandır. Şayet maddeyi formsuz düşünürsek, belirsiz olduğundan (niteliksel olarak) sınırlanmamış, her türlü belirli cevherin müşterek dayanağı denilen ''ilk madde''yi elde elde ederiz ki, salt kuvve halinde kalmadıkça, kendi başına asla var olmaz ve hiçbir zaman var olmamıştır. Bununla beraber formlar salt modifikasyonlar, hatta en genel geçer formun oluşumları olarak görülemez. Bunların her biri, belirli bir form söz konusu oldukça, tıpkı Platon'un ideaları gibi başsız ve sonsuz olup, ölümsüzdürler. Fakat idealardan şeylerin dışında kendi başlarına var olmamaları ve dünyanın bir başı ve sonu olmadığından hiçbir zaman olmamış olmaları hasebiyle ayrılırlar. Form salt kavramdan ve her bir şeyin özünden ibaret olmayıp aynı zamanda onun nihai ereği ve bu ereği gerçekleştiren güçtür. Çeşitli bağıntıları genellikle farklı konular arasında bölünür. Bu nedenledir ki, Aristoteles çoğu kez dört neden türü sayar: maddi, formel, hareket ettirici ve nihai-gai neden. Ancak son üçü mahiyetleri dolayısıyla ve özel durumlarda (ruhun beden, Tanrı'nın dünya ile ilişkisi gibi) biri içerisinde meczolur. Asli ve birincil nitelikte olan sadece, bütün dünyada aşikâr olan form ve madde arasındaki ayrımdır; bir şeyin başka bir şey karşısında daha mükemmel, tanımlayıcı ve müessir olduğu durumda ilkine form yahut gerçek, ikincisi kuvve halinde olan yahut madde denir. Bununla beraber Aristoteles'te madde fiilen salt olabilirlik kavramının çok üzerinde bir önem kazanır. Doğanın işleyişine ve insanların tasavvurlarına müdahale ve onları sınırlayan doğal zorunluluk ve tasadüfün kökeni odur. Doğadaki her türlü noksanlık maddenin mahiyetinden kaynaklanır, yer ve gök, kadın ve erkek gibi tamel ayrımları belirleyen de odur. Doğanın aşağı formlardan yükseklere ancak yavaş yavaş ilerleyebilmesi maddenin forma karşı mukavemeti nedeniyledir. En aşağı alt türlerin bir tekiller kalabalığına bölünüp parçalanmasının izahını Aristoteles ancak maddede bulabilir. Maddenin bu suretle kendine mahsus gücü haiz ve formdan ayrı bir ikinci ilke haline geldiği tartışma götürmez. Bu form ve madde teorisinin ve yeni yaratılmış kavram çiftleri, kuvve halindelik ve gerçeklik'in fenomenleri izhında sağladığı faydalar ne kadar büyük olursa olsun, bünyesinde ciddi bir düşünce karşıllığını (teşevvüş) barındırdığı aşikârdır. Farklı yerlerde tikelle ve formla özdeşleştirilir, madde ise kimi zaman mutlak, kimi zaman da somut anlamda anlaşılır. Bununla beraber, biri diğerine hareketle dönüştürülen kuvve halinde ve gerçekleşmiş varlık arasındaki ayrımla ve özellikle büyük önemi haiz ''entelekheia (mükemmelliğini ve ereğini kendinde taşıyan anlamına gelir)'' kavramıyla evrim fikrinin yolunun açılması ve Platon'un temsil ettiği matematik ontoloji türü ve kavramının biyolojik ontoloji tipiyle değişmiş olması Aristoteles'in dünya yorumunun bir üstünlüğüdür.

Hareket Ettirici ve Hareket Eden


Formun madde ile ilişkisi, hareket fikrine ya da aynı şey demek olan, maddeyi ihtiva eden dünyadaki her şeyin tabi olduğu değişime meydan verir. Gerçekte hareket kuvve halinde olanın gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Bu gerçekleşmenin dürtüsünü hareket edenin hareketiyle olacağı şeyi fiilen zaten olan bir şey verebilir ancak. O nedenledir ki, her bir hareket, iki şeyi öngerektirir: Bir hareketli ve bir hareket ettirilen unsur. Şayet bir varlık kendiliğinden hareket ediyorsa, bu iki etken, insandaki beden ve ruh gibi, ondaki farklı unsurlara bölünmelidir. Hareketli unsur ancak aktüel, yani form, hareket ettirilen de ancak potansiyel yani madde olabilir. İlki, belirli bir form yahut gerçekliğe doğru harekete zorlandığından ötürü, diğerinin üzerinde etkinlikte bulunur, çünkü madde, bizzat doğası gereği iyi ve tanrısal bir şey olarak forma (her eğilim etkinliği için bir istek barındırdığı sürece) iştiyak içerisinde bulunur. Forma ve madde birbiriyle temas eder etmez zorunlu olarak daima hareket hasıl olmalıdır; sadece form ve madde değil fakat hareketin bağımlı olduğu bu iki unsur arasındaki ilişki de ezeli ve ebedi olduğundan (çünkü her ikisinin de başlangıç ve zevaline ancak hareket neden olabilir), yine her ikisi de hareketten bağımsız olarak tasavvur edilemeyen zaman ve dünya başlangıçsız ve sonsuz olduğundan, hareket ne başlamış olabilir, ne de ebediyyen sona erebilir. Bu hareketin nihai sebebi ancak bir hareket etmeyende bulunabilir; çünkü eğer her türlü hareket, hareket edenden farklı bir hareket ettiricinin eylemine bağlı ise ve hareket edenden farklı bir hareket ettiriciyi öngerektiriyorsa, bu sonuncusu da kendisinden farklı bir hareket ettiriciyi peşinen şart koşar. Bu zorunluluk kendisi hareketli olmayan bir hreket ettirici bulamadığımız sürece devam eder gider. Şayet hareket etmeyen bir hareket ettici olmasaydı, ilk hareket ettirici ve dolayısıyla hiçbir hareket olamayacağından, başlangıçsız bir hareket hiç olamayacaktı. Bununla bereber, eğer ilk hareket ettirici hareketsizse, bu gayrı maddi, maddesiz form, saf gerçeklik olmalıdır; çünkü her nerede madde varsa bir değişim olasılığı, kuvve halinden fiile ve harekete ilerlemeye bir ihtimal mevcuttur. Ancak gayrı maddi olan değişimden münezzehtir ve hareketsizdir; ve form mükemmel varlık, madde kusurlu olduğundan ilk hareket ettirici kesinlikle varlık hiyerarşisinin en yüksek noktasına eriştiği mükemmeliyet olmalıdır. Bundan başka dünya belli bir ereğe doğru ilerleyen tek bir bütün ve dünya küresinin hareketi yeknesak ve sürekli olduğundan ilk hareket ettirici de tek, bizzat nihai sebep olabilir. Fakat saf gayrı maddi varlık ancak akıl ya da düşünce olabilir. Her türlü hareketin nihai temeli, o nedele, saf, mükemmel ve yok edilemez akıl olarak tanrıda bulunur. Bu aklın etkinliği ancak düşünceye dayanabilir, çünkü diğer her türlü etkinliğin objesi kendi dışındadır, ki mükemmel ve kendi kendine yeterli varlığın etkinliği için tasavvur edilemez. Bu düşünce asla salt gücüllük (potansiyalite) durumunda bulunamaz; tersine bitip tükenmeyen bir düşünce etkinliğidir o. Düşüncesinin objesi ancak kendisi olabilir çünkü, düşüncenin değeri muhtevasıyla belirlenir ve en değerli ve mükemmel olan tanrısal aklın kendisidir. O nedenle Tanrı'nın düşüncesi ''düşüncenin düşüncesi''dir. Onun mutluluğu bu değişmez nitelikteki kendi kendini temaşaya dayanır.

Dünya üzerinde kendisinin dışına çıkarak, düşüncesini ve iradesini ona yönelterek değil, salt varlığıyla etkinlikte bulunur. Mutlak mükemmel varlık, en yüksek iyi aynı zamanda her şeyin kendisine yöneldiği ve bu doğrultuda çabaladığı erektir (Yani ''Arzu edildiği için hareket etmektedir ve onun hareket ettirdiği şey her şeyi hareket ettirir.''). Dünyanın yeknesak nizamı, bütünlüğü ve hayatı ona bağlıdır. Aristoteles tanrısal iradenin dünya üzerindeki etkinliğini, yahut müdahaleyi kabul etmemiştir. Aristoteles'in anladığı şekilde Tanrı'nın, kendi kendisini düşünen aklın, dünya ile ilişkisi, en iyi şekilde ''energism'' tabirinde anlatımını bulur.

Eduard Zeller - Grek Felsefesi Tarihi
*
18 yıl
Oyunları elimizle kontrol edebileceğimiz teknoloji bilgisayarımıza geliyor
Oyunları elimizle kontrol edebileceğimiz teknoloji bilgisayarımıza geliyor

< Resime gitmek için tıklayın >

Daha önce el kontrolü destekleyen sistemler görmüştük. Ancak bu sefer, bu teknoloji evimize geliyor. Mgestyk adı verilen sistemde, Monitörün önüne 3B bir kamera yerleştirilmesi ve bilgisayara ürünün sürücüsü yüklenmesi yetiyor. Bundan sonra ister farenizi elinizle yönlendirin, isterseniz Crysis'i elinizi silah gibi tutarak oynayın.

Aslında Mgestyk, Sony'nin Eyetoy'da kullandığı ile aynı teknolojiyi kullanıyor. Ancak Mgestyk 3 boyutlu kontrol sağlaması, ışık ihtiyacı duymaması yani karantıkla bile kullanılabilmesi, kameranın karşısında farklı hareketliliklerden etkilenmemesi(yani arkada biri dans etse bile sizin elinizin hareketlerini algılıyor) ve xp veya vista yüklü tüm sistemlerdeki programları, oyunları desteklemesi Mgestyk'ı eyetoy gibi sistemlerden ayırıyor.

Ürünün fiyatının 150$ civarında olması bekleniyor, çıkış tarihi konusunda bir bilgi yok. Ürünün web sitesinden daha fazla bilgi alabilirsiniz. Çeşitli ekran görüntüleri ve ürünün videosu ise aşağıda.

< Resime gitmek için tıklayın >

< Resime gitmek için tıklayın >

< Resime gitmek için tıklayın >

Video:http://www.gametrailers.com/player/usermovies/286886.html

Kaynak: Trgamer
*
18 yıl
Kinik Okul
Kinik Okul


Gerek Megara ve gerekse Elis-Eretria okulunun Sokratik düşüncenin ruhunu yansıtma potansiyeli ya da güçlerine rağmen, Sokratik geleneğin antik Yunan'daki en etkili ve en özgün dalını Kiniklerin oluşturduğu tartışmasız kabul edilir. Bunun bir nedeni Kiniklerin, başkaca şeyler yanında Sokratik teori-pratik birliğini, savunulan felsefi ilkeleri yaşayış biçimiyle somutlaştırma idealini olabilecek en yoğun, hatta abartılı bir biçimde hayata geçirmiş olmalarıysa eğer, ikinci bir nedeni onların Sokratik felsefenin ruhunu, Helenistik dönemin önemli düşünce okullarından olan Stoacı okulun formasyonuna veya onun Roma İmparatorluğu'nda popüler bir felsefe olarak oynadığı role yaptığı doğrudan etki yoluyla Helenistik dünyaya aktarmış olmalarıdır. Üyelerinin Sokrates'in felsefesinin pratik yanını, bu felsefenin politik ve moral boyutlarını başka herkesten daha iyi anladığı üzerinde ittifak edilen okulun, ''köpek'', ''köpeksi'', ''köpeğe benzer'' anlamına gelen Grekçe kunikos adını neden ya da nasıl aldığıyla ilgili olarak üç ayrı muhtemel açıklama ortaya konmuştur. Bunlardan birincisine göre, okulun adı kurucusu Antisthenes'in ders yaptığı yerden, ''beyaz köpek'', ''hızlı köpek'', hatta ''köpek maması'' anlamına gelen Grekçe Kynosarges adlı jimnasyumdan, Herakles'in hamisi olduğu tapınaktan gelmektedir. Kynosarges köle doğmuş oldukları veya Yunanlı olmadıkları ya da anne babası Atina yurttaşı olmuş olsa bile, hukuken tanınan bir evlilik yapmamış oldukları için Atina yurttaşlığından mahrum olanların, nothoi'un devam ettiği bir tapınaktı.

Annesinin Trakyalı bir köle olması dolayısıyla bir nothos olan Antisthenes, derslerini bu tapınakta verdiği için, okula Kinik Okul adı verilmişti.

İkinci açıklamaya göre, Kinik sıfatı, Sokrates'in ölümünde yanında bulunup, onun en sadık öğrencilerinden biri olan Antisthenes'in ''saf ve hâlis'' bir köpek anlamına Haplaukon şeklindeki lakabı ya da takma adından gelmektedir. Üçüncü açıklamaya göre ise, kunikos sıfatı okula ve dolayısıyla, okulun üyelerine, görünümlerinin kabalığı ve ilkelliğinden, onların bütün uzlaşımlara, örf ve âdetlere aykırı hayat tarzlarından ve hatta Antisthenes'in Atinalılara, yaşam biçimlerini ve uzlaşımlarını küçümsemek, toplumun budalalıklarına ve haksızlıklarına karşı çıkmak amacıyla bir tepeden ''uluyarak'' hitap etmesi nedeniyle verilmiştir.

Bu açıklamalardan hangisi doğru olursa olsun, Kiniklerle bir hayvan türü olarak köpek arasnda, ya bizzat onların kendileri ya da onları eleştirenler tarafından bağ kurulmuş olması olgusu, insan varlığının hayvani doğasının, Yunan uygarlığının dördüncü yüzyılda ulaşmış olduğu koşullarda, radikal bir tarzda yeni baştan incelenmesi veya ele alması olgusuna yapılan vurgu açısından önem taşır. Kiniklerin bilinçli bir tavırla ''köpek gibi davranmaları'' veya ''köpeği oynamaları'', insan geleneksel olarak hayvan - insan - tanrı diye, hem doğal hiyerarşideki ve hem de uygarlık hiyerarşisindeki yeriyle tanımlanmış olduğu için, moral söylemin baştan aşağı değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Gerçekten de Kiniklerin bu türden geleneksel hiyerarşileri sorgulamak suretiyle, insanın doğadaki yerini ve uygarlığın insan hayatındaki rolünü yeni baştan değerlendirme imkanı buldukları söylenebilir. Buna göre, Kinikler, ''mevcudu geçersizleştirmeyi'', ''zamanın hâkim ideolojilerini geçersizleştirmeyi'' amaçlayan hicivci ve aforizmatik bir söylem içerisinde, bir yandan bütün yerleşik toplumsal tabulara meydan okurken, diğer yandan da insanın ihtiyaçlarını, kısmen fiziki alıştırma ve talim (askesis) yoluyla erişilecek bir kendine yetme (autarkeia) idealinin bir parçası olarak en aza indirgemeye, buna mukabil sözünü hiçbir şekilde sakınmama anlamında konuşma hürriyetini (parrhesia) ve eylem özgürlüğünü (eleutheria) olabildiğince arttırmaya dayanan bir ahlak anlayışı ve varolan yönetimleri insan doğasına karşı işlenmiş bir suç ve hıyanet; gelenek kültürü de mutluluğun önündeki engel olarak gören bir politika karşıtlığı önermişlerdir. Kiniklerin etik görüşleriyle politika felsefeleri arasında nasıl bir bağ kurulursa kurulsun, onların savundukları düşüncelerin en iyi karşı çıktıkları şeyler, yani Yunan uygarlığının miras alınmış bütün inanç ve pratikleri yoluyla anlaşılabileceğini söylemek doğru olacaktır.

Ahmet Cevizci - Sokrates

Devam edecek...
*
18 yıl
Call of Duty 7, WW2 mi olacak?
Call of Duty 7, WW2 mi olacak?

< Resime gitmek için tıklayın >

Önceleri bir kavram vardı. Treyarch, Call of Duty'nin konsol sorumlusu, Infinity Ward ise PC'den sorumlu ana yapımcıydı. İsterseniz bu kavramlara bir takım eklemeler yapalım. Infinity War, modern savaş sorumlusu; Treyarch ise ikinci dünya savaşı uzmanı.

"Call of Duty: World at War'ın" çıkışına az bir süre kala şu an oyunun beta testleri yürütülüyor. Oyunun yapımcı koltuğunda yer alan Treyarch sorumlularından Noah Heller: "Word at War'dan sonra ikinci dünya savaşı defterinin kapanacağını söyleyemem, bunu göz ardı edemeyiz." dedi. Ek olarak, WW2 cephesinde halen tam anlamda gösterilemeyen olayların olduğundan bahseden Heller, örnek olarak Kızıl Ordunun intikamı ve Okinawa mücadelesini gösterdi. Bu açıklamanın neticesinde Call of Duty 7'nin, "İkinci Dünya Savaşı" temasına sahip olacağı ihtimali doğuyor.

Her ne kadar bahsedilen Kızıl Ordu'nun zaferi, ilk Call of Duty oyununda yer alsa da, galiba daha kapsamlı ve yeni nesil teknolojilerle donatılmış bir oyundan söz ediliyor. Görülen o ki, önümüzdeki en az 5 yıl boyunca "Call of Duty" ismini çok duyacağız.

Kaynak: Merlin'in Kazanı
*
18 yıl
Beyin Gücüyle Oyun
Beyin Gücüyle Oyun

Californiya'da Neurosky şirketinin geliştirdiği sistem Japonya'da Tokyo Oyun Fuarında tanıtıldı. Mindset adlı sistem oyunda yönetilecek karaktere konsantre olup karakterleri hareket ettirmeye dayalı oluyor. Bu eğlenceli sistemin zamanla artacağını da belirtilirken; öğrencilerin derse konsantre olup olmadığını bu sistem sayesinde öğretmenler anlayabilecekler. Bir anda tüm hevesiniz kaçtı mı?... :)

Kaynak: TrGamer
*
18 yıl
Benden daha mutlu bir insana rastladın mı?
Benden daha mutlu bir insana rastladın mı?

Bütün halklar Kroisos'un Lydia Devleti'ne katılmışlardı. O zamanlar Hellas'ta ne kadar işe yarar adam varsa zenginliğiyle bilinen Sardes'e geldiler. Solon da Sardes'e gelen Atinalılardandı. Atinalılar Solon'dan kendilerine yasalar yapmasını istemişlerdi. Solon da isteklerini yapmış, sonra da dünyayı göreceğim diyerek on yıl sürecek bir yolculuğa çıkmıştı. Aslında birileri kalkıp yaptığı yasaları yürürlükten kaldırmasını istemesin diye yolculuğa çıkmıştı. Çünkü Atinalılar bunu kendiliklerinden yapamazlardı. Solon'a yemin ederek bu yasaları on yıl süreyle uygulayacaklarını söylemişlerdi.

Tabii bu nedene bir de dünyayı görme isteği eklenince Solon, Atina'dan ayrılmış. Önce Mısır'daki Amasis'in yanına gitmişti. Gezip gördükten sonra en son olarak Sardes'e Kroisos'un yanına geliyordu. Kral'ın yanında kalıyordu. Saraya geldiğinin ya üçüncü ya da dördüncü günü, Kroisos'un adamları Solon'a hazineyi gösterdiler. Kroisos şöyle bir soru sordu: ''Ey Atinalı misafirim! Bir filozof olarak bunca ülkeyi gezmek isteyecek kadar meraklı bir yaradılışın var. Ne kadar bilge bir insan olduğunu da önceden duymuştuk. Bu nedenle sana bir soru sormak istiyorum: Benden daha mutlu bir insana rastladın mı?''. İşte Kroisos'un sorusu buydu. Zaten mutluluğuyla her zaman övünürdü. Ama Solon ona yaranmayı düşünmeden ''Evet, Atinalı Tellos'u gördüm,'' dedi. Kroisos yanıta şaşırdı ve bir soru daha sordu: ''Peki Tellos neden benden daha mutlu?'' Solon şöyle cevapladı: ''Tellos zengin bir ülkede yaşardı, iyi ve erdemli çocukları vardı. Evinde başka çocukların da doğduklarını ve güzel yaşadıklarını gördük. Hem zengin de sayılırdı. Ama asıl önemli olanı yaşamı güzel bir biçimde sona erdi. Atinalıların komşularıyla yaptıkları bir savaşta Eleusis topraklarında vatanını savunup düşmanı kovalarken öldü. İşte ölümlerin en güzelini tadan Tellos'a Atinalılar da çok güzel bir tören yaptılar.

Kroisos, Tellos'un mutluluğunu dinlemekten bıktı. Bu kez ''Peki, ikinci sırada kim gelir'' diye sordu. İkinciliğin kendisinin olacağına inanıyordu. Fakat Solon '' İkinci sırada Kleobis ve Biton gelir. Argos soyundan gelirler. Namuslu yaşayacak kadar zengindiler. Güçlü insanlardı. Büyük yarışmalarda bir sürü ödül kazandılar. Ayrıca haklarında şöyle bir hikâye anlatılır: Hera için yapılan bir bayramda annelerinin bir arabayla tapınağa getirilmesi gerekiyordu. Öküzler beklenen saatte tarladan gelemediler. Geç kalmaktan korkan gençler boyunduruğa girip arabalarını kendileri çektiler. Arabanın üzerinde anneleri vardı. Onu kırk beş stadion taşıdılar ve tapınağa getirdiler. Oradaki herkes bunu kendi gözleriyle gördü. Zaten bu davranışlarının sonucu olarak güzel bir ölüm tattılar. Tanrılar onlara bir insan için ölümün yaşamdan daha güzel olduğunu gösterdiler. Argoslular çocukların etrafını sarmışlar ve böyle çocukları olan bir anneye gıpta ediyorlardı. Anne mutluluk içindeydi. Oğullarının başarısından dolayı gurur duyuyordu. Tanrıçanın heykelinin karşısında durmuş çocukları için bir insanın alabileceği en güzel hediyeyi istiyordu. Duasından sonra kurban kesildi, eğlenceler düzenlendi. Ardından çocuklar tapınağın içinde uykuya daldılar ve bir daha da uyanmadılar. Argoslular çocukların heykellerini yaptılar. Onların yüce insanlar olduklarını düşünerek heykelleri Delphoi'a gönderdiler.''

Böylece Solon ikinci sırayı bu gençlere verince Kroisos kızdı ve ''Atinalı yabancı sen benim mutluluğumu ne sanıyorsun?'' dedi. Solon şöyle cevapladı: ''Sen bu soruları tanrının insanları ne kadar kıskandığını ve ona güven olmayacağını bilen bir insana soruyorsun. İnsan yaşamı boyunca çok güzel şeyler yaşayabilir, y da çok acı çekebilir. Bence bir insan ortalama yetmiş yıl yaşar. Yetmiş yıl, artıkları saymazsak yaklaşık yirmi beş bin iki yüz gün yapar. Ancak aylarla mevsimlerin denk olması için her yıla iki yılda bir ay eklersek, yetmiş yıla otuz beş ay daha eklemiş oluyoruz. Bunların toplamı da bin elli gündür. Yani yetmiş yıl yirmi altı bin iki yüz elli gündür. Ama bu günlerdeki hiçbir olay bir diğerine benzemez. O halde Kroisos bir insan için mutluluk ve mutsuzluk daimi değildir. Çok zengin olduğunu, çok sayıda insana emrettiğini görüyorum. Ancak benden istediğin şeyi söylemem. Çünkü bir insanın yaşamının güzel olup olmadığını anlamak için ölümünü görmem gerekir. Ayrıca çok sayıda zengin de fakirlerden daha mutlu değildir. Mutluluk, zenginlik içinde geçen bir yaşam güzel bir sona bağlanırsa güzeldir. Çok sayıda insan masallardaki kadar zenginler. Çok insan vardır, zorlukla yaşarlar ama mutludurlar. Çok zengin olan birisi mutlu değilse onun şanslı olan birinden iki farkı vardır. Ancak şanslı olmayan birisinin de mutlu olmayan bir zengine göre çok sayıda üstünlüğü vardır. Her istediğini yapmak ya da büyük bir para kaybını telafi etmek kolaydır. Ama diğerinin üstünlüklerine bir bak! Evet bütün isteklerini yapamaz. Ancak şansı onu korur. Dayanıklıdır, kolay kolay hastalanmaz, kendine layık çocukları arasında mutludur. Senin aradığın mutlu insan ise, bu yaşamını güzel sonla bitirebilen insanlardır. Ama sen ölmeden önce kendine hâkim ol, kendine mutluyum demek için acele etme, sadece şanslıyım de. Bu yeter. Elbette ölümlü bir insan her istediğini gerçekleştiremez. Hiçbir toprak her ürünü vermez ve kendisini beslemeye yetmez. Bazı ürünleri verir, ama bazılarını da başka yerden almak zorundadır. En çok ürüne sahip olan toprak en iyi topraktır. İşte insanlar için de aynı şey geçerlidir. Hiç kimse her şeyi elde edemez. Bir şeylere sahiptir, bir şeylere sahip değildir. Bunları bilen bir insan ise her türlü zenginliğe ulaşabilir. Dünyadan da mutlu bir biçimde ayrılır. Bence böyle bir insan 'mutlu' sıfatını hak eder. Her şeyin sonunu görmeliyiz. Tanrı çok insana mutluluğu yem olarak verir, sonra da elinden alıverir.''

Herodot Tarihi
*
18 yıl
Age of Empires, PC\u0027ye dönüyor mu? \t
Age of Empires, PC'ye dönüyor mu?

< Resime gitmek için tıklayın >

Microsoft'un Ensemble Studios'u kapatacağını açıklamasından sonra, AOE severler bir hayli üzülmüştü. Yeni gelişmelere göreyse, stüdyo kapatılsa dahi "Age of Empires'in" devam etmesi olasılığı mevcut; çünkü oyunun isim haklarını halen Microsoft'un elinde bulunuyor. Microsoft global pazarlama müdürü Kevin Unangst, bu ünlü serinin geleceği hakkında oldukça heyecanlı olduklarını belirtti. Hatırlarsanız, serinin 3 boyuta adım atan 3 numaralı oyununun kutusunda 4. ve 5. numaralı oyunları temsil eden fotoğraflar da yer alıyordu.

Kaynak: Merlin'in Kazanı
*
18 yıl
Asar-ı Atika
Asar-ı Atika

Hiç şüphesiz ki bizim kültür hayatımızda en önemli meselelerden biri Türkiye'nin Asar-ı atika yani eski eser ve harabeler konusundaki zenginliğidir. Şunun üzerinde önemle durmalıyız; Türkiye yeryüzünde yoğunluğu itibariyle eski eserler barındıran en zengin ülkelerden biridir. Bugün herhalde Çin'de yapılan kazılar inanılmayacak zenginlikleri ortaya çıkarıyor. İtalya ve Mısır için de aynı şey söz konusu... Ama Türkiye eski eserlerin yoğunluğu yanında bu zengin ülkelerin içinde bilhassa renkliliği bakımından birinci ülke gelir; yani aşağı yukarı M.Ö. 8000'lere uzanan Neolitik, Cilalı Taş devri dediğimiz medeniyet safhasında Türkiye topraklarında yerleşmeler olmuştur. Bunların en önemlisinin Çatalhöyük olduğu ve bu kazının bütün herkesiz çok ilgisini çektiği biliyoruz. Bizzat Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi de buradan çıkan zenginlikleri barındıran ve teşhir eden önemli bir merkezdir. Türkiye asıl Bronz devrinden itibaren ve yazının kullanılmaya başladığı M.Ö. 2000'den sonra hem tarihi malzeme, hem arkeolojik malzeme olarak büyük bir zenginliği bünyesinde barındırmaktadır. Bu zenginliklerde renk çok önemlidir. Birbirine zıtlık teşkil edecek derecede renkler barındıran medeniyetler bu topraklardadırlar. Yunan klasik çağının, Hellenizm'in ve Roma çağının getirdiği zenginlikler bellidir.

Nihayet Türkiye, Bizans İmparatorluğu'nun merkezidir. Selçuklu medeniyeti buradadır. Doğu Anadolu'da çok enteresan Gürcü ve Ermeni kalıntıları vardır. Asıl önemlisi Beylikler devri dediğimiz dönemdir ve 21. yüzyıla kadar uzanan çok uzun bir Türkiye tarihi söz konusudur. En yoğun ve en önemli devir bu bin yıldır. Tabi ki Osmanlı İmparatorluğu'nun, bu cihanşümul sentezin en önemli parçaları yine bu topraklardadır.

Sadece ibadethaneler, ticarethaneler, kervansaray, bedesten gibi eserlerle değil; hayatın her safhasını teşkil eden eserlerle, mezarlıklarla bile Türkiye çok zengin bir topraktır ve bu zenginlik de hiç şüphesiz ki çok büyük sorunlar yaratmaktadır.

Tarih bilincimiz ve eski eser bilincimizde gerçeğe uygun derecede bir zenginleşme, bir olgunlaşma olmadığı takdirde bu sorunlar büyüyecektir. Eğer yurttaşlar olarak bu zenginliklere sahip çıkarsak sorunlar azalacaktır.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz bir konu da, Osmanlı dönemi boyunca klasik çağın eserlerinden hiç kimsenin bir şey anlamadığı, bunların yok edildiği ve bu tip bir vandalizmin adeta bizim eski eser bilincimizi ve zenginliğimizi yok ettiği ve birtakım Avrupalılar'ın bu eserleri gelip yağmalayıp, söküp götürmelerinin adeta onların medeni bir hakkı ve bir medeniyet misyonu olduğu gibi bir düşüncenin sadece yurt dışında Batı Avrupa'da değil, bazen bizim aramızda da yaşamasıdır. Bu doğru değildir. Eski eserlerin korunması bir dramdır. Bir tezat teşkil eder. Çok trajik, çözülmez bir konudur. Unutmayalım ki çağdaş Avrupa medeniyetini yaratan İtalya bile eski eserlerine sahip çıkamamaktadır. Çünkü yağmacı ve koleksiyoncu zihniyet karşısında maalesef bizden daha bilgili olsa da İtalya çaresizdir. Bununla baş etmek son derece güçtür. Buna karşılık daha küçük bir memleket ama tabii tarih ve milliyet bilinci son derece yüksek olan İsrail arkeolojiyi milli bir spor haline getirdiği için kaçakçıların şerrine daha az uğramaktadır. İsrail'de eski eser kaçakçılığı asgaridir ve İsrail, topraklarındaki eski eserleri ve zenginlikleri koruyabilmektedir.

Hiç şüphesiz ki eski eser bilinci ve gereken entelektüel yapısı çok eskiden beri var olduğu halde tıpkı Türkiye gibi Mısır da bugün maalesef kaçakçılığın, kaçak kazıların hedef tahtası olan ülkelerden biridir. Bundan sadece Mısır zarar görmüyor. Aynı zamanda eski Mısır medeniyeti hakkındaki bilgilerimiz de dağılıyor. Çünkü kaçakçılar ve kaçak koleksiyonları zenginleştirmeye hizmet edenler, bu eserleri bilim dünyasının envanterinin dışına çıkarıyorlar. Falanın veya filanın bahçesindeki, konağındaki eseri bilim dünyası bilmez ve bazen tarih yazımı için çok değerli malzemeler bu şekilde haba olup gidebilir. Intertional Herald Tribune'de Souren Melikian, Christie's Müzayedesi gibi bir merkezde dahi Şark eserlerinin ne kadar dağınık olduğu ve mesela Firdevsi'nin dizelerini içeren Nişhabur'dan bazı kaselerin nasıl parça parça gittiğini anlatır.

Nitekim Türkiye'deki Osmanlı dönemi mezarlıkları artık bırakın çok zengin koleksiyoncuları, kendini bilmez turistlerin ve hatta yerli halkımızdan bazı görgüsüz kimselerin bile yağma hedefi haline gelmiştir. Sağa sola devşirilip götürülen bu mezar taşlarıyla tarihimiz hakkında ne kadar önemli biyografik bilgileri kaybettiğimizi tasavvur edemezsiniz.

Türkiye aslında eski dünyaya ilgi duymak bakımından hiç de küçümsenemeyecek bir mirasa sahiptir. Burada bahsettiğim Mısır piramitlerini gezip onlardan söz eden Evliya Çelebi değildir. Evliya Çelebimizin o dahiyane görüşü, tespit ve tasvir yeteneğinden söz etmiyorum. Hiç şüphesiz ki 17. asırda Mısır medeniyeti hakkında ki bilgiler; bırakın Evliya'da bütün dünyada bile kırıntılar halindeydi. Çünkü o zaman Mısır'da önemli kazılar hiç yapılmamıştı, söz konusu değildi. Bu eserlerin bilimsel taspiti ve asıl önemlisi Mısır hiyerogrifi dediğimiz beşeriyetin ünlü edebi zenginliğinin çözümü söz konusu değildi. Hepimizin bildiği gibi Mısır'ın ilmi olarak kaydedilmesi, fotoğraf olmamasına rağmen son derece büyük gravürlerle ve gravürcü heyetlerle oraya giden General Bonaparte'a aittir.

O zaman Mısır'ı işgal edebilen General yani sonraki İmparator Napoleon buraya ilmi heyetler götürmüştü. Mısır'ın bitkilerini, hayvan türlerini ve tabii eski eserlerini sistematik olarak çizdirip tespit ettirdi. Bu ilk büyük ekspozisyonlardan, ilmi tetkik gezilerinden, seferlerinden biridir ve bir müddet sonra da bugün Raşid dediğimiz Avrupa dilinde Rossetta denen Delta ağzında, İskenderiye'nin civarındaki bir mevkide bir subay aşağı yukarı 50 cm boyunda bir taş kitabe bulmuştur. Bu taşta Hiyerogrif. eski Yunanca ve Dimettiriki dediğimiz ahali Koptçasının yeni Yunan harfleriyle yazılmasından mütekkil üç versiyonlu bir metin vardı.

İşte bu keşit Champollion'a hiyeroglifi çözme imkanınnı vermiştir ve Mısır bizim bilgimizi, tahayyüllerimizi gölgeleyecek ihtişamıyla beşeriyetin karşısına çıkmıştır. Şimdi bu ülkede hüküm süren, o tarihe kadar hüküm-ferman olan Osmanlı İmparatorluğu dönemi'nde böyle bir keşif olmadığı için, böyle bir merak olmadığı için bütün dünyada olduğu gibi bilgi bulamıyoruz. Gene aynı şekilde bizim hükümranlığımız devrinden sonra İstanbul'da büyükelçi olan Henry Layard'ın tetkikleri ve kazılarıyla Asur medeniyeti üzerinde bir hayli bilgi edinilmiştir. Bu dönemde yani 19. asrında sormaktadır. Yani imparatorluğumuzda coğrafya ve tarih tetkiklerinin hiç şüphesiz Avrupa devletleri ve hatta Rusya ile mukayese edilemeyecek kadar yaya olduğu açıktır; ama hiçbir şey bilinmiyor değil. İnsanların hoş bir yaklaşımı vardır.

Mesela Evliya Çelebi Girit Adası'nda Minos-Miken medeniyetinin kalıntılarını çok iyi gözlemlemiş ve çok entresan bir tasvir yapmıştır. ''Bunlar Efrikiye'den (Afrika'dan), gelme Ecine kamidir'' diyor. Evliya o mütiş zakası ve mukayese kabiliyetiyle herhalde Girit'in sanatının üslübunu Mısır'la mukayese edip bağlantısını kurabilmiş. Nitekim hala karanlık bir mevzu olmasına rağmen Girit medeniyetini yaratanların Mısır'dan göç ettiği bugün için en kuvvetli olarak ileri sürülen ihtimallerdendir ve birtakım delililer de bunu destekler durumdadır.

19. yüzyılda bizim Aydınlanma dönemimiz demek olan Tanzimat döneminde bu işe merak sarılmış ve 1847'de Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa bugünkü St. İrene Kilisesi'ni silah müzesi, askeri müze gibi tertiplemişti.

1869 yılında devrin aydın sadrazamı, Mehmet Emin Ali Paşa tarafından ilk Müze-i Hümayun yani emperyal müze teşkil edildi. Bundan çok önce bütün vilatetlerden yazışmalar dolayısıyla eski eser gönderilmete başlandı. Mesela 1847 Aralık ayında Kudüs mutasarrıfı, Gazze'deki Askalan mevkiinde bulunan bir somaki mermer lahidin resmini çizdirmiş ve merkeze yollamış. Çizim ilmi ölçülere uymuyor ama arşivde de eskizi var ve ''Bunu merkeze nakledebilr miyiz'' diye yazıyor sadarete. Herhalde orada muhafaza edildi, nakledilmedi; fakat bu gibi nakiller vardır. Mesela Adana mal müdürü Ahmet Ata Bey'in aynı yılın ekim ayında birtakım antik koleksiyonu toplattığı ve bunları merkeze göderdiği görülüyor ki, sayısız bir biçimde eser toplanıp merkezdeki bu müzete yollanmaktadır.

Nitekim 1872 yılında bizim tiyatrocu sadrazamımız ve valimiz Ahmet Vefik Paşa da bu müzeye Alman arkeolog Dethier'yi bilimsel müşavir olarak tayin etmiştir ve bu koleksiyonların tek ilmi envanteri de o zman yapılmıştır.

1880'de ise bugünkü Çinili Köşk, yani Arkeoloji Müzesi'nin bahçesindeki Fatih devrinden kalma köşkte ilk müze teşkil ediliyor. St. İrene'deki silahlar bu tarafa naklediliyor ve Suphi Paşa da 36 maddleik Asar-ı Atika Nizamnamesi'ni neşrediyor.

Şunun üzerinde ısrarla durmamış gerekiyor. Bu dönemde çıkmaya başlayan devlet yıllıkları, salnameler ve vilayetlerde çıkan salnamelerde o bölgelerdin eski eserlerinden uzun boylu bahsedilir. Mesela dönemin Aydın vilayeti salnamelerinde, ki Aydın; İzmir, Manisa, Denizli ve bugünkü Muğla bölgelerini içeren bir vilayettir, Bergama ve Efes için sürükleyici üslubla doğru izahatlar verilir. Hiçbir şey anlamadığımızı söylediğimiz eserler için izahatlar verilir. Bazı yarım bilgili arkeologların eski nesiller hakkında böyle eksik ve yanlış bilgi nakletmeleri ayıptır. Nitekim bu salnamede hiçbir şey anlamadığımızı ve bu yüzden Almanlar'a teslim ettiğimizi söylediğimiz Bergama Sunağı da pek iyi tarif edilmektedir. Bergama Sunağı'na Almanlar göz koymuştur; fakat sonradan devletlerarası ilişkiler dolayısıyla bu sunak teslim edilmiş görünüyor. Almanya'nın Osmanlı Devleti ile kurduğu iyi ilişkilerden bu şekilde istifade ettiği açıktır; bizzat İskender lahidi istenmiş, ama yetkililer tarafından önlenmiştir. Sunak problemi yüzünden galiba o zaman ki Müze-i Hümayun Müdürümüz Osman Hamdi Bey o kadar sinirlenmiş ki hafif kalp spazmı geçirmiştir. Maalesef, Osmanlı devlet yönetimini de Avusturya elçisi Bzron Prokesch von Osten'in taleplerine de müspet cevap vermiştir. Kırım Savaşı sırasında Avusturya'nın İstanbul'daki elçisine bazı sikkelerin verildiğini ben de tespit etmiştim. Avusturya'nın tarafsızlığından dolayı Baron Prokesch von Osten'e bir rüşvet veriliyor Çünkü bu adeta devletlerarası iyi ilişkilerin bir bedeli olarak istenmiştir.

Mesela Rusya veliahdının Çanakkale'yi gezerken hoşuna giden bir kitabenin ona verildiği eya ordakilere pek hissettirilmeden Nur-u Osmaniye Camii avlusundaki eski bir lahit kapağının önce başka yere naklettirilip sonra Britanya Büyükelçisine verildiği gibi evrak buluntularımız hep var. Demek ki arkeloji tarihi pek ciddi çalışılmamış.

Bu nedenledir ki Osman Hamdi Bey 1880'lerde bugünkü Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin temelini teşkil eden bu konularda taviz vermeyii ve kaçakçılığı önleyen ünlü nizamnemeyi çıkarmıştır. Osman Hamdi Bey, 1881'de Sultan Abdülhamid Han tarafından Müze-i Hümayun yani Emperyal Müze Müdür tayin edildikten sonra 1891'de Topkapı Sarayı'nın hemen altında Gülhane Parkı'nın üstündeki Müzehane-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) dediğimiz bugünkü muhteşem bina İstanbul Arkeoloji Müzesi yapılmıştır. Bunun mimarı İstanbullu bir italyan olan ünlü mimar Alexandere Vallaury'dir ve Osman Hamdi Bey'in Sayda'da bulduğu Ağlayan kadınlar lahitleri çok seven ve anlayan bir mimardı. İstanbul'da yapılan eski İtalyan Sefareti de (şimdi Maçka Kız Sanat Enstitüsü'dür), bir Rönesans lahiti biçiminde yapılmıştır, bu yapıda d'Aramco adeta bu ekolü izlemiştir.

Osman Hamdi Bey bizzat bugünkü Lübnan'da, Suriye'de kazılar yapan ve bu kazılardan bulduklarıyla, neşrettiği raporlarla meşhur olan bir ressamımız ve arkeologumuzdur. Osman Hamdi Bay Viyana ve Pris'te okumuş, Vali midhat Paşa'nın maiyetinde imparatorluğun Bağdat vilayetinde çalışmıştır. Nasıl Fenike dilinin incelenmesini ve yeniden öğrenilmesini ünlü Fransız filozof ve filologu Ernest Renan'a borçlıysak, o medeniyetin maddi eserlerini tanımayı da, Sayda nekropolünü yani Krallar Mezarlığı'nı kazıp tanırtan Osman Hamdi Bey'e borçluyuz.

Osman Hamdi Bey; Aziz Bey gibi, Efes kazılarını yapan, bir ara Topkapı Sarayı Müdürü olan Tahsin (Öz) Bey gibi uzmanlar yetiştirmiştir. Ayrıca kendinden sonra da gene bildiğimiz gibi Halil Ethem Bey müzenin müdürü olmuştur. Bu çok ünlü meskûkat ilmi sahibi bizim tarihimizde önemli bir yer edinir ve dolayısıyla 19. yüzyılın son çereğinde maarif inkılabımızın yanında Türkiye'de Asar-ı Atika kazıları yapılır. Bu kazıların bir kısmı bizim bugkü sınırlarımızın dışında yapıldı ve oralardan gelen eserleri de Arkeoloji Müzesi'nde görebilirsiniz. Artık pasif olarak yağmalanan değil, arkeoloji ilmi yapan ülkeler safına girdik. Eğer hala kaçakçılık yapılıyorsa, hala bazı şeyler tahrip ediliyorsa vu anlayışsızlık ve cehaletten değil imlansızlıktandır. İmkansızlık da halen devam etmektedir.

Kuvvetli bir yurt sevgisinin, eski eser anlayışının ve kültüre sahip çıkma bilincinin yerleşmesinde sakıncalar görüldüğü taktirde kaçakçılık vs. kaçınılmazdır. Bunu bugünkü İtalya'da da görüyorsunuz. Bu sırf cehaletle de ilgili değildir.

Burada halkın ve devletin yeterince işbirliği halinde örgütlernememesi söz konusudur, ki örgütlendiği takdirde kaçakçılığın önlenebileceği bazı örneklerle sabittir. Unutmayalım Asar-ı Atika'dan çok anlayan ve medeniyetine çok sahip çıkan Rusya da bile on sene evvel kriz anında müzelerden birtakım eserlerin alınıp satıldığı ve yurt dışına çıkarıldığı malumdur. Demek ki bu bilincin yaşatılması da öyle çok kolay değildir.

Burada söylemek istediğimiz şudur: Türkiye mirasına sahip çıkıştır, çıkmaktadır; ama maalesef organizasyon ve insanlarımızın bu konulardaki işbirliği yeterli değildir. Sorunu kısa zamanda halletmemiz gerekmektedir.



İlber Ortaylı - Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek
*
18 yıl
Ensemble Studios kapanıyor!
Ensemble Studios kapanıyor!

< Resime gitmek için tıklayın >

Microsoft yaptığı açıklama ile artık klasik olmuş Age of Empires ve Age of Mythology oyunlarının arkasındaki isim olan Ensemble Studios'un şu anda Xbox 360 platformu için geliştirdiği RTS oyunu Halo Wars piyasaya sürüldükten sonra kapanacağını duyurdu.

Ancak hemen üzülmeyin Microsoft, Ensemble Studios kapatıldıktan sonra çalışanları yeni bir firma altında toplayacak ve bu firma Halo Wars'a destek sağlayacak ve yeni projeler üzerinde çalışacak. Tabii Ensemble'da şu anda bulunan herkes bu yeni firmaya geçmeyecek, Microsoft bu çalışanları ise kendi bünyesinde bulunan diğer firmalara dağıtacak. Halo Wars'ın 2009'un ilk çeyreğinde piyasaya sürülmesi bekleniyor.

Kaynak: Trgamer
DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.