4 Nisan 1953'te yaşanan elim ve kahredici Dumlupınar denizaltı kazası ile "Ah Bir Ataş Ver" türküsünün popüler kültürde ve özellikle internet ortamında iki yönden ilişkilendirildiğini görüyoruz:
Bu iki ilişkiyi gerçekliği açısından etraflıca ele almadan önce dramatik kazayı hatırlayalım. D-6 Dumlupınar II (eski SS-325 USS Blower) denizaltısı Akdenizdeki Blue Sea NATO tatbikatından dönerken Çanakkale boğazında sabah 02:00 sularında İsveç bandralı Naboland adında bir şileple çarpışarak batar. Çarpışma anında güvertede ve kulede bulunan denizciler kurtulurken, denizaltının içinde bulunanlardan 22'si torpido odasına sığınırlar. Kalanları ise boğulur. Bu 22 denizci ile kurtarma çanının kablosu üzerinden bir telefon bağlantısı kurulur. Kurtarma çalışmaları sürerken bu telefon bağlantısıyla torpido odasında mahsur kalan 22 denizci ile irtibat kurulur fakat yoğun akıntılar nedeniyle kurtarma çalışmaları akamete uğrar ve çanın kablosu koparak telefon bağlantısı kesilir, kurtarma ümidi de kalmaz, denizciler kaderlerine terk edilir. Bu faciada toplam 81 denizcimiz hayatını kaybetmiştir ve Deniz Kuvvetlerinde yaşanan en büyük kazalardan biridir. Bu kaza halkın kolektif hafızasında silinmeyecek bir yer edinir ve ağıtlar yakılır, belgeseller ve hatta kopyası sonradan yanan bir film bile yapılır. D-6 Dumlupınar < Resime gitmek için tıklayın > İşte bu kaza ile Ah Bir Ataş Ver türküsü halk nezdinde ve popüler medyada özdeşleşmiştir. Özdeşliğin kaynağı kesin olarak bilinmemekle birlikte kaza ve türkü özdeşliği bazı tevatürlerin doğmasına yol açmıştır. Yukarıda numaralandırdığım bu tevatürlerden önce ilkini ele alalım. Tevatür 1: Türkü bu kazadan sonra şehit olan 81 denizci için bestelenmiştir. Gerçek: Bu doğru değildir, türkünün kökeni 20. yy başlarına kadar uzanır. Türkü TRT arşivlerinde 2 versiyonuyla yer alır. İlk versiyon 579 sıra no ile arşivde kayıtlıdır. Derleyen olarak Muzaffer Sarısözen, kaynak kişi olarak Münir Nurettin Selçuk ve yöresi olarak da İzmir geçmektedir. Türkünün ezgisi 9/8'lik ağır Aydın zeybeği ritminde olup sözleri daha çok ağıt formundadır. Derleyici Muzaffer Sarısözen 1937-1952 arasında Anadoluyu dolaşarak derlediği türküleri 1952 yılında TRT'ye teslim etmiştir. Kaza ise 1953 yılında vuku bulmuştur. Türkünün 2. versiyonu ise 1973 yılında TRT arşivlerine 3786 sıra no ile girmiştir. Bu kayıtta ise kaynak kişi Çetin Bozalan, derleyen Durmuş Yazıcıoğlu olarak görünmekte, yöresi olarak da İzmir/Dikili gösterilmektedir. Bu versiyon ilkine göre daha tempolu icra edilir ve ilk versiyonda bulunan "uzun olur mengenlerin söğüdü" dizesi yerine "uzun olur gemilerin direği" dizesini içermektedir. Türkü TRT arşivlerine ilk olarak 1952 yılında girmiştir. Kaza ise 1953 yılında olmuştur. Dolayısıyla türkü kaza onrası bestelenmiş olamaz. Zaten o yıllarda bestelenmiş olsa anonim kalmaz, bestecisi belli olurdu. Cumhuriyet öncesinde kayıt ve arşiv geleneği olmadığı için türküler hep anonim kalmıştır ancak 1953 yılı ve sonraki yıllarda durum farklıdır, bestecisinin kim olduğu büyük oranda bilinirdi. Oysa bilinmemektedir. Dahası, türkünün kayıtlara giren ilk versiyonunda kaza ile uzaktan da olsa ilişkilendirilebilecek "uzun olur gemilerin direği" dizesi yoktur. Orijinalinde bu dize yerine "uzun olur mengenlerin söğüdü" dizesi vardır ve bu da bize türkünün denizcilikle pek bir ilgisi olmadığına işaret etmektedir. Ayrıca "uzun olur mengenlerin söğüdü" dizesi bize türkünün coğrafi kökeni hakkında önemli bilgiler vermektedir. (kayıtlara türkülerin yöresi olarak girilen yerler, türkülerinn doğduğu yerlerden ziyade, derleyicinin ilk kez duyduğu ve kayda aldığı yer anlamındadır).Burada geçen mengen sözcüğü için iki ihtimalden söz edilmektedir. Birincisi, İzmir veya Aydın civarında eski bir köy adı veya İzmir Menemen'in bir bölgesi olması ihtimali, İkincisi, Menderes deltasındaki sulak alanlar. Söğüt ağacı sulak alanları sever ve Aydın ile güney İzmir'de Büyük ve Küçük Menderes nehirlerinin deltalarındaki sulak arazilere halk arasında mengen denilirdi. Bugün hala yöredeki yaşlılar nehir kenarlarındaki küçük korulara mengen demektedir. Türküde hem mengen çoğul olarak geçtiği için hem de zeybek türkülerinde bu tür manzara tasvirlerine çok sık rastlandığı için ikinci ihtimal kuvvetli, ilk ihtimal zayıf olarak görülmektedir. 2. İhtimalde de en kuvvetli aday Büyük Menderes deltasıdır çünkü iki dağ arasındadır. Kuzeyde Kalamaki yarımadası ve Dilek Milli Parkı ile güneyde Menteşe dağları arasında kalmakta ve çok miktarda söğütlük barındırmaktadır. Dahası, zeybek kültüründe zeybeklerin dağdan inip atlarını suladıkları alanlara da mengen dendiği bilinmektedir. Tüm bunlara ek olarak, türkünün 9/8'lik ağır Aydın zeybeği havasında olması Aydın yöresi ile türkü arasındaki kaynaklık ilişkisini güçlendirmektedir. Türkünün sözlerinde geçen tematik unsurlar diğer Aydın zeybek türkülerinde de sıkça rastlanan türdendir. Türkünün hiç bir zaman zikredilmemiş olsa da Bolu/Mengen ile isim benzerliği dışında bir ilgisinin olmadığını belirtmek isterim. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde ve türkünün orijininin 20. yy. başlarına dayandığına dair bulgular da göz önüne alındığında, Dumlupınar denizaltı faciası için bestelenmiş olması imkansızdır ancak halkın bir kısmında böyle bir inanış vardır. Tevatür 2: Denizciler son anlarında bu türküyü hep bir ağızdan söylemişlerdir. Gerçek: Bu da doğru değildir. Denizcilerin ölürken bu türküyü söylediğine dair hiç bir belge ve bulgu yoktur. Denizcilerle yapılan konuşmalar - ki oldukça kısadır - halka açık askeri arşivlerde mevcuttur. Ayrıca Milli kütüphanedeki dönemin gazeteleri tarandığında, gazetelerdeki haberlerde böyle önemli bir ayrıntının geçmediği açıkça görülmektedir. Gerek kazadan kurtulan, gerekse kurtarma operasyonunda yer alan tanıklar bu tevatürü doğrulamamışlardır. Bu daha çok bir yakıştırma, bir kahramanlık menkıbesi yaratma çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkmış olmalıdır. Her şeyden önce türkünün TRT arşivlerine girmesi ile kaza arasında aylar vardır ve türkünün kazaya kadar bir sanatçı tarafından icra edildiğine dair bir kayıt yoktur. Bir başka deyişle, denizaltıdaki denizciler bu türküyü muhtemelen o güne kadar duymamışlardır, eğer aralarında Aydın veya İzmir yöresinden birileri yoksa. İkinci olarak, duymuş olsalar bile o tarihte arşivlere giren versiyonunda "uzun olur gemilerin direği" dizesi yoktur ve haliyle türküyü bu versiyonuyla söylemiş olamazlar. Üçüncü olarak, denizaltıyla kurulan telefon bağlantısından hemen sonra denizaltıcılıkta standart protokol haline gelmiş olan "konuşmayın, sigara içmeyin, hareket etmeyin vb." gibi uyarılar yapılmış ve 22 denizci adına sadece İlhami astsubay ile iletişim kurulmuştur. Diğer denizcilerle konuşulmamıştır. Kaldı ki o dönemin teknolojisi telefonda berrak ses aktarmaya müsait değildi, telefonda arka plan sesleri duymaları pek mümkün değildi. Bundan da önemlisi, bu uyarılar yapıldıktan sonra denizcilere kurtarma çalışmalarının başladığı söylenmiş ancak akabinde çana bağlı telefon kablosu kopmuştur. Bağlantı koptuktan sonra denizcilerle bir daha iletişim kurulamamıştır. Oysa halk arasındaki yaygın anlatıya göre denizcilerin kurtarılamayacağı anlaşıldıktan sonra onlara sigara içebilirsiniz, türkü de söyleyebilirsiniz denmiştir. Kuşkusuz bu mümkün değildi çünkü bağlantı kopmuştu. Ancak halkın ortak belleğinde derin izler bırakan bu acı kaza, muhtemelen acıyı azaltmak ve ölenleri onurlandırmak amacıyla türkü ve sözleriyle özdeşleştirilmiştir. Oldukça anlaşılabilir ve insani olan bu duygusal durum yine de bizleri gerçeklerin peşinde olmaktan alıkoymamalıdır. İnternet sözü edilen bu yanlış inançların yayılmasında çarpan etkisi yapmaktadır. Bir kez daha net bir şekilde anlaşılıyor ki, internette her yazılana inanmamak, akademik ve kurumsal kaynaklar dışındaki kaynakların verdiği bilgileri muteber kaynaklardan doğrulatmadan benimsememek gerekmektedir. Aşağıdaki linkte Türkü ile Dumlupınar faciası arasındaki ilişkinin nasıl geliştiğini aktaran tarihsel bir anlatı vardır. Orada çok daha fazla detay verilmiştir ancak ilgili kaynakta türkünün orijinine dair ilk arşiv kaydı değil, çok daha popüler olan 2. arşiv kaydı kullanılmıştır. Dumlupınar Faciası ve "Ah Bir Ataş Ver" Türküsü Hakkında Yanlış Aktarımlar - Malumatfuruş Edit: İmla |
|
2024 başlarında Green Bank Observatory radyo teleskobu tarafından tesadüfen bir galaksi bulundu. Bu galaksi bugüne kadar bulunan hiç bir galaksiye benzemiyordu çünkü içinde neredeyse hiç yıldız yoktu ama trilyonlarca güneş kütlesinde bir büyüklüğe sahipti. GBO radyo teleskobu yanlışlıkla taraması gereken alan yerine uzayda başka bir noktaya pozisyon almıştı. radyo teleskop olduğu için mikrodalga spektrumunda sinyal izlemeye başladılar. Çok sürmeden inanılmaz yoğunlukta 1420 Mhz mikrodalga frekansını tespit ettiler. Bu frekans nötr hidrojenin frekansı olan evrensel sabitlerden biriydi. Sinyalin yoğunluğu devasa bir hidrojen bulutuna işaret ediyordu. Fakat yapılan ölçümler hidrojen bulutunun kütlesinin/dönüş hızının boyutuna oranla çok fazla kütle içerdiğini gösteriyordu. Yani bu galaksi yoğun miktarda karanlık madde içeriyor olmalıydı. Galaksi hemen tamamen soğuk hidrojenden oluştuğu ve görünür spektrumda ışık yaymadığı için tamamıyla karanlık bir galaksiydi. Astronomlar J0613+52'nin bir primordial yani evrenin ilk zamanlarından kalma ilkel/fosil galaksilerden biri olduğunu düşünüyor. Bugüne kadar yoğunlaşıp çökmemesini ve yıldız oluşturmamasını ise kütleçekimi etkilerinden uzak oluşuna (en yakın galaksiye 270 milyon ışık yılı uzaklıkta) ve gravitasyonel dengede duran ince ve seyrek bir hidrojen bulutu oluşuna bağlıyor. Milyarlarca yıldır stabil kalmasını ise evrenin en tenha köşelerinden birinde yapayalnız bir galaksi olmasıyla açıklıyor. Çok ince ve seyrek şekilde dağıldığı için de kendi içine çökmemiş ya da bulut içinde lokal yoğunlaşmalar olmamış ve hemen hiç yıldız oluşturamamış. İşte bu yüzden kendisi hayalet bir galaksidir ve evrenin ilk anlarıyla ilgili bir çok bilgi içeriyor olabilir. Aşağıda CGI ile görselleştirilmiş bir resmini görüyorsunuz: < Resime gitmek için tıklayın > galaxy J0613+52. |
|
Otoyolda korkunç kaza: TIR'a ok gibi saplandı | NTV Haber < Resime gitmek için tıklayın > Sürücü vefat etmiş. Bu efsane nereden çıktı bilmiyorum ama azıcık rasyonel düşünebilen, azıcık fizikten anlayan biri bunun doğru olamayacağını bilir. |
|
Honda Türkiye ilk etapta yılda 100 bin, daha sonra 200 bin motosiklet üretmek üzere İzmir'e yeni bir fabrika kurmaya karar verdi. Tesisin 400 kişiye kadar istihdam sağlaması ve 2026 ortalarında üretime başlaması bekleniyor. Haberde hangi modellerin üretileceği açıklanmamış ancak 125 cc'ye kadar scooter üretileceğini varsayabiliriz. Japonlar İzmir'e motosiklet fabrikası kuruyor - Sözcü < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Ford CEO'sundan şaşırtan itiraf: Çinliler bizden daha iyi, geleceğimiz tehlikede < Resime gitmek için tıklayın > Ford CEO'su Jim Farley, Aspen Fikir Festivali'nde yaptığı çarpıcı açıklamalarla otomotiv dünyasını sarstı. Farley, Çinli elektrikli araçların (EV) teknoloji, kalite ve maliyet açısından Batılı rakiplerinden "çok daha üstün" olduğunu kabul etti. Dünyadaki tüm elektrikli araçların %70'inin Çin'de üretildiğini belirten CEO, "Eğer bu rekabeti kaybedersek, gelecekte bir Ford olmayacak" diyerek şirketin karşı karşıya olduğu varoluşsal tehdidin altını çizdi. Ford'un CEO'su Jim Farley, Aspen Fikir Festivali'nde yaptığı konuşmada Çin'in elektrikli araç endüstrisi karşısında yaşadığı şaşkınlığı "hayatımda gördüğüm en had bildiren şey" diye tanımladı. Yıllarca dalga geçilen Çin, artık dalgaların sahibi olmuştu. Farley, son bir yılda Çin'e altı ila yedi kez seyahat ettiğini ve gördükleri karşısında etkilendiğini belirtti. Farley'nin ifadelerine göre, dünyadaki tüm elektrikli araçların %70'i Çin'de üretiliyor ve bu durum, BYD, SAIC ve Chery gibi devlerin pazarı domine etmesini sağlıyor. GOOGLE VE APPLE NEDEN OYUNA GİRMEDİ? Jim Farley, Batılı otomobil üreticilerinin neden benzer bir teknolojik entegrasyon sunamadığı sorusuna da yanıt verdi. CEO'ya göre bu durumun temel sebeplerinden biri, Google ve Apple gibi Amerikan teknoloji devlerinin otomobil işine doğrudan girmeme kararı almasıdır. Çin'de Huawei ve Xiaomi gibi şirketlerin araç içi yazılım ve donanım konusunda agresif bir şekilde otomotiv sektörüne entegre olduğunu belirten Farley, Batı'da bu seviyede bir teknoloji ortaklığının eksikliğinin kendilerini geri bıraktığını ima etti. FORD CEO'SU ÇİNLİ BİR OTOMOBİL KULLANIYOR Jim Farley'nin Çinli rakiplerine olan övgüsü sadece teorik değil, aynı zamanda kişisel deneyimlerine de dayanıyor. Daha öncesinde, Farley, altı aydan uzun süredir bir Xiaomi SU7 kullandığını açıklamıştı ve otomobil hakkında, "Rekabet hakkında çok konuşmayı sevmem ama bir Xiaomi kullanıyorum. Şanghay'dan Chicago'ya bir tane getirdik ve altı aydır kullanıyorum, geri vermek istemiyorum" yorumlarında bulunmuştu. < Resime gitmek için tıklayın > FORD'UN GİZLİ SİLAHI: "SKUNK WORKS" PROJESİ Bu ezici rekabet karşısında Ford'un da eli boş değil. Şirket, Çinli üreticilerle rekabet edebilmek için düşük maliyetli bir EV platformu geliştirmek üzere bir "skunk works" ekibi kurduğunu açıklamıştı. Başlangıçta küçük bir operasyon olarak duyurulan bu proje, Gelişmiş Elektrikli Araç Programı adıyla artık çoğu Tesla, Rivian, Lucid ve Apple'dan transfer edilmiş yaklaşık 500 üyeye sahip büyük bir ekibe dönüştü. Ekibin başında ise eski bir Tesla mühendisi olan Alan Clarke bulunuyor. Farley, bu ekibin temel amacının "dünyanın en iyi rakiplerine, özellikle de Çin'dekilere karşı" maliyet anlamında rekabet etmek olduğunu belirtti. UCUZ ELEKTRİKLİ PLATFORM VE 8 YENİ MODEL Ford'un rekabete cevabı, maliyetleri düşürmeye odaklanan yeni bir strateji üzerine kurulu. Şirketin EV Endüstriyel Planı lideri Lisa Drake, yatırımcılarla yaptığı bir toplantıda Ford'un "önde gelen Çinli markaların maliyet yapısını yakalamayı" hedeflediğini açıkça belirtti. Bu stratejinin merkezinde, Çinli batarya devi CATL'den lisanslanan ve Ford'un Michigan'daki yeni fabrikasında üretilecek olan prizmatik LFP bataryalar yer alıyor. Bu yeni düşük maliyetli platform, kamyonetler, crossover'lar ve muhtemelen sedanlar dahil olmak üzere sekiz farklı gövde stilini destekleyecek şekilde tasarlandı. Platform üzerine inşa edilecek ilk modelin, elektrikli bir Ford Ranger'a benzeyebileceği belirtilen orta boy bir pikap olması bekleniyor. Bu platformun, Ford'un önümüzdeki on yıllık EV stratejisinin temelini oluşturması hedefleniyor. Kaynak: Ford CEO'su itiraf etti! Çinliler bizden daha iyi: Geleceğimiz tehlikede |
|
Honda 500 milyonuncu motosikletini üretim bantlarından indirdiğini duyurdu. 1949 yılında motosiklet üretimine başlayan Honda, aradan geçen 76 yılda 500 milyon motosiklet üretmeyi başardı. İlk modeli Dream D-Type adıyla piyasaya çıkan Honda'nın ürün gamında bugün bi,r çok model yer alıyor. Honda Dream D-Type: < Resime gitmek için tıklayın > Aşağıda Honda'nın model gamının tarihsel gelişimini gösteren grafik görsel bize 76 yılın hikayesini kabaca özetliyor: < Resime gitmek için tıklayın > Honda bugün yıllık 20 milyon motosiklet üretimiyle motosiklet pazarında açık ara dünya lideri ve dünya motosiklet pazarının %30'dan fazlasına sahip. Yani dünyada satılan hemen her 3 motosikletin biri Honda marka. Haberin kaynağı: Honda, 500 milyonuncu motosikletini üretti |
|
Google Scholar kayıtlarına göre ülkemizdeki belli başlı deprem bilimci akademisyenlerin akademik performansları aşağıdaki linkte verilmiş. Buna göre Prof. Dr. Celal Şengör açık ara diğerlerine fark atmış görünüyor: Kuşkusuz tek ölçü bu değil: Deprem hocaları Celal Şengör, Naci Görür, Ahmet Ercan, Şener Üşümezsoy, Cenk Yaltırak, Okan Tüysüz akademik karnesi - Son Dakika Haberleri - Sayfa 2 |
|
Ferrari'nin ilk tam elektrikli modeli Elettrica'nın bu yıl ekim ayında satışa sunulacağı açıklandı: Ferrari Elettrica Coming In October After Years Of Development | Carscoops Model Ferrari'nin sadece elektrikli modelleri üretmek için inşa ettiği yeni fabrikasında üretilecek. Bu fabrikanın kurulmuş olması bu modeli yeni elektriklilerin de izleyeceğinin garantisi. Ben sıfır emisyonlu ulaşımı destekleyen biriyim ve bu çerçevede elektrikli otomobilleri de güçlü bir şekilde destekliyorum ama Ferrari'nin elektrikliye geçmesi, hele böyle Ferrari'nin sportif ruhuna aykırı SUV/hatçback karışımı ucube bir modelle başlaması beni bile üzdü. Elektrikliye veya sıfır emisyonlu alternatiflerine geçişi hararetle destekliyorum ama bu tür, yılda en fazla 5-10 bin otomobil üreten niş firmalara ICE ile belli sınırlar dahilinde devam etme konusunda ayrıcalık tanınmasını da isterdim doğrusu. Şu fotolara bakınca hakikaten Ferrari'nin selası yakındır gibi duruyor: < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > < Resime gitmek için tıklayın > |
|
Konuyu nereye açacağımı bilemedim, yanlış foruma açtıysam adminler lütfen taşısın. Önce şunu izleyin: Boşuna Tıklama on X: "Kawasaki, insanların üstüne binerek seyahat edeceği dört ayaklı robotu CORLEO'yu tanıttı. https://t.co/UICp5FvZtK" / X < Resime gitmek için tıklayın > Kawasaki Yeşil mobilite kavramı kapsamında yanı bir aracın tanıtımını yaptı ama aracın hangi sınıf bir taşıt olduğu belli değil. Araç bir ata ya da daha çok dağ keçisine benziyor, tekerlekleri yok, yerine 4 ayağı var. 4 ayaklı oluşu hasebiyle otomobili andırıyor ama motosiklet gibi kullanılıyor daha çok. Buna robot denmiş ama bu sanki eğlence aracından çok bir ulaşım aracına benziyor. Üzerinde hidrojenle çalışan 150 cc hacminde bir ICE motor var. Bu motor bir alternatöre bağlı ve alternatör elektirk üretip hidromekanik ve solenoid hareket üniteleri ile 1-2 elektrik motoruna güç veriyor. Araç yapay zeka ile yönetiliyor. Yeşil hidrojen kullanırsa sıfır emisyonlu, tamamen çevreci oluyor. Menzil ve hız bilgisi verilmemiş. Güvenlik ne durumda belli değil ama off road motosikletler dahil hiç bir aracın ulaşamayacağı yerlere bir dağ keçisi gibi ulaşabiliyor. Şimdi bu araç 4 ayaklı olduğu için bir tür otomobil mi? Motosiklet gibi kullanıldığı için bir tür motosiklet mi, bir kişisel robot mu yoksa bambaşka bir şey mi? kawasaki yepyeni bir ulaşım sınıfı mı yarattı? < Resime gitmek için tıklayın > |
Geçtiğimiz ay bunlar arasında RNA Dünyası hipotezi lehine Science dergisinde bir makale yayınlandı:
A small polymerase ribozyme that can synthesize itself and its complementary strand | Science
Makalede QT45 adı verilen ve sadece 45 baz çiftinden oluşan bir RNA ribozim sınıfı (katalitik RNA) zincirinin kendisini ve kendisini oluşturan şablonu kopyalayabildiği gösteriliyor. Bugüne kadar RNA Dünyası hipotezine yapılan temel eleştiri, kendini kopyalayabilen yani enzim gibi davranabilen RNA zincirlerinin binlerce baz çiftinden oluşan çok uzun zincirler olması ve bunların doğada kendiliğinden oluşması olasılığının yok denilecek kadar düşük olmasıydı.
Şimdi bu QT45 adlı molekül, söz konusu eleştirilere bir yanıt gibi durarak RNA Dünyası hipotezinin elini çok güçlendirmiş görünüyor.
Bu molekülün kendiliğinden tamamen rastgele süreçlerle oluşması olasılığını hesaplayalım:
Molekülün oluşma olasılığı: 1/4^45
4^45 = (2^2)^45 = 2^90 = log10(2^90)=90 x log10(2) = 90 x 0.3010 = 27.09
Yani 1/1,3 x 10^27
Evet bu molekülün kendiliğinden spontane olarak ve BİR (AYNI) ANDA oluşma olasılığı yaklaşık 1/1,3 x 10^27 civarıdır.
Peki 10^27 deneme ya da fırsat penceresi kadim dünyada yapılmış/açılmış olabilir mi?
Bakalım...
bazı ön kabuller gerek.
Ön kabul 1: Okyanusların her mm3'ünde yeterince adenin, guanin, urasil ve sitozin bazı mevcuttur (bu mümkündür çünkü nükleozitlerin uygun şartlar (prebiyotik) altında milyarlarcası, trilyonlarcası zamanla oluşabilir)
Ön kabul 2: 45 çift bazlık katalitik reaksiyon zamanı 1 reaksiyon/saniye olsun (bu aslında muhafazakar bir sayıdır çünkü kimyada katalitik (enzimsel) reaksiyonlar saniyede binlerce kez gerçekleşebilir)
Dünyada okyanusların/denizlerin miktarı: 1,4 milyar km3.
Bunu mm3'e çevirirsek 1,4 x 10^27 mm3 buluruz:
1,4 milyar km3 = 1,4 x 10^9 km3 => 1,4 x 10^9 x 10^9 m3 => 1,4 x10^18 x 10^9 mm3 => 1,4 x 10^27 mm3
İlk tek hücreliler yaklaşık 3,5 milyar yıl önce ortaya çıktı. 300 milyon yıl hata payıyla yaşam 3,2 milyar yıldır yeryüzünde var. 3,2 milyar yıl => 3,2 x 10^9 x 365 x 24 x 3600 = 10^17 saniye yapar.
Şimdi bulduğumuz bu 2 rakamı birbiriyle çarparsak bu molekülün kendiliğinden oluşması için kaç tane fırsat penceresi (reaksiyon) açılmış görebiliriz:
1 x 10^17 x 1,4 x 10^27 = 1,4 x 10^44 reaksiyon.
10^44 katalitik reaksiyon 1/10^27 oluşma ihtimalinden 10^17 kat büyüktür. Bir başka deyişle varsayımsal hesabımızla 800 milyon yıl öncesine kadar QT45 molekülünden okyanuslarda 10^17 adet sentezlenmiş olmalıdır. Fakat okyanusların her damlasında bazlar olmasın. Bu ön kabul çok aşırı bulunabilir. Okyanusların sadece 10^10 damlasında bile olsa, (yaradılışçıların kullanmayı pek sevdiği) bu basit hesapla bile QT45 molekülünün en az 1 kez kendiliğinden oluşmuş olması gerekiyor.
Bu da abiyogenez disiplinindeki RNA Dünyası hipotezinin elini çok güçlendiriyor görünüyor ilk bakışta.
Geçen ay yayınlanan bu makale biyoloji dünyasında epey ses getirecek gibi görünüyor.
Bakalım, göreceğiz...
Not: Yukarıdaki hesaplamalar çok çok daha olası olan birikimli sentezleme seçeneğini göz önüne almadan yapılmıştır. Birikimli sentezlemede önceki adımlar korunarak sentezleme devam eder ve çok çok daha düşük adım sayısında moleküller oluşur, ki zaten bilim dünyası da kompleks moleküllerin böyle oluştuğunu düşünmektedir, yani karmaşık yapılar bir anda değil, adım adım birikerek ortaya çıkmış olmalılar. Örnek vermek gerekirse KEMAL kelimesinin kendiliğinden oluşma olasılığı 1/29^5'tir. Bu çok düşük bir olasılık ama gerçekte KEMAL kelimesi önce K ve E harflerinin bir araya gelmesiyle (1/29x1/29=1/841 olasılıkla) oluşur. KE kararlı bir yapı olarak ortamda korunur. KE bir sonraki adımda M harfi ile birleşir. Bunun olasılığı da yine 1/29'dur ve böyle devam edip gider. Buna birikimli sentezleme denir. Doğada da moleküllerin böyle oluştuğuna dair şüphe yoktur çünkü bu yöntemle laboratuvarlarda sayısız molekül üretilmektedir.
Edit: İmla