Arama butonu
Bu konudaki kullanıcılar: 1 misafir, 1 mobil kullanıcı
7
Cevap
107
Tıklama
0
Öne Çıkarma
GAZETE YAZARLARI
F
geçen hafta
Çavuş
Konu Sahibi

Bazı takip ettiği gazete yazarlarını burada zaman zaman paylaşacağım.

DH forumlarında vakit geçirmekten keyif alıyor gibisin ancak giriş yapmadığını görüyoruz.

Üye olduğunda özel mesaj gönderebilir, beğendiğin konuları favorilerine ekleyip takibe alabilir ve daha önce gezdiğin konulara hızlıca erişebilirsin.

Üye Ol Şimdi Değil



F
geçen hafta
Çavuş
Konu Sahibi

Rotamız Ege’ Bakan’ın önünde

Çok içerlediğim ve garip bulduğum bu konuyu birkaç kez yazdım.
Türk turizmcisine darbe vuran ve kendi turistimizi ellerimizle rakibimize veren “Yunanistan ve adalarına kapıda vize uygulaması” yetmezmiş gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi de “Rotamız Ege Adaları” sloganıyla, Türk turistleri Yunan adalarına götürebilmek için seferberlik başlattı.

Alsancak’tan Midilli’ye, Çeşme’den Sakız’a, Seferihisar’dan Samos’a da Türk turistleri taşımaya koyuldu.
Sadece taşımakla kalmayıp, Midilli adası için kapı vizesi uygulamasını da acentesi vasıtasıyla çözme işini üstlendi.

★★★
Vay, vay, vay..
Hizmetin güzelliğine bakın..
Yunan yetkililer bile kendi adaları için bu kadar çaba harcamıyorlardır!..
★★★
Tabii ki bu girişimlerden Türk turizmcileri ciddi şekilde rahatsızlar.
Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK) ile Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) belediyeye ciddi tepki gösteriyorlar.
Yunan adaları kampanyasının sürmesi üzerine, ETİK Başkanı ve TÜROFED Başkan Yardımcısı Mehmet İşler, Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a benim yazımla birlikte bir mektup gönderdi. İşler mektubunda, son dönemde belediyeler ve yerel iştirakler aracılığıyla Yunan adalarına düzenlenen gemi seferlerinin ve kapıda vize kolaylıklarının sağlanmasının, sektör açısından ciddi kaygılara yol açtığını belirterek, şunları iletti:
★★★
Türk vatandaşlarımızın tatil tercihlerinin Yunan adalarına yöneltilmesi, yerli turizm hareketliliğini ve iç piyasayı zayıflatmaktadır.
Bu durum, doğrudan otellerimizin doluluk oranlarına, restoran ve esnaf gelirlerine yansımaktadır.
★★★
Yunan adalarına taşınan her turist, konaklama, yeme-içme ve alışveriş harcamalarını ülkemizde değil, Yunan ekonomisinde yapmaktadır. Bu da ülkemiz için doğrudan döviz kaybına ve vergi gelirlerinde azalmaya yol açmaktadır.
★★★
Yunan tarafında belediyelerin veya resmi kurumların benzer şekilde kendi vatandaşlarını Türkiye’ye yönlendiren bir uygulaması bulunmamaktadır. Karşılıklı olmayan bu uygulama, Türk turizmcisini tek taraflı olarak zor durumda bırakmaktadır.

★★★
Belediyelerimizin “Rotamız Ege Adaları” gibi kampanyalar düzenleyerek kendi vatandaşlarını başka ülkelere yönlendirmesi, kamuoyunda da ülkemizin turizm markasına zarar verecek bir algı yaratmaktadır.
★★★
ETİK Başkanı Mehmet İşler, sıkıntılı durumu anlattıktan sonra, önerilerini de sıraladı:
Türk turizminin ve yerli işletmelerimizin korunması için;
- Belediyelerin veya iştiraklerinin yurt dışına turist taşıma faaliyetlerinin sınırlandırılması..
- Kamu kaynaklarının ve desteklerinin, Türk destinasyonlarını tanıtmak ve cazip hale getirmek için kullanılması..
- Yunan adaları ile ilgili “kapıda vize kolaylıkları” gibi uygulamaların, ülkemiz turizmine etkileri göz önüne alınarak yeniden değerlendirilmesi hususlarında gerekli adımların atılmasının, hem sektörümüzün geleceği hem de ülke ekonomimiz için kritik önemde olduğuna inanıyoruz.
★★★
Anlayacağınız, Rotamız Ege Adaları konusunda son durum böyle..
Bakalım Bakan Ersoy, turizmcilerin tepkileri ve talepleri doğrultusunda neler yapacak, nasıl tavır alacak ve bu mektubu nasıl değerlendirecek.
OSMAN GENÇER



F
geçen hafta
Çavuş
Konu Sahibi

Zengezur Koridoru’nda tarihi adım...


ABD başta olmak üzere tüm dünyanın gelişmeleri yakından takip ettiği Zengezur Koridoru’nda bu cuma günü tarihi bir adım atılacak.
 Ayrıntılara geçmeden önce Orta Asya-Kafkasya-Türkiye-Avrupa arasında kesintisiz bir ulaşım zinciri kuracak olan koridorla ilgili genel bir perspektif sunalım:


BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ VE KALKINMA PERSPEKTİFİ
- Koridor projesi, yalnızca altyapısal değil, siyasi ve ekonomik işbirliği boyutlarıyla da dikkat çekiyor.
- Proje Türkiye ve Azerbaycan arasındaki bağları daha da perçinleştirecek.
- Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, yıllardır Ermenistan ile kapalı sınırlar ve İran güzergâhı üzerinden dış dünyaya açılmaya çalışıyordu; koridor sayesinde abluka benzeri durum ortadan kalkacak, Nahçıvan ekonomisi canlanacak .
- Aynı şekilde Ermenistan da bu projeden dışlanmak yerine bir geçiş ülkesi olarak rol alırsa, bölgesel ekonomik entegrasyona dahil olabilecek. Nitekim son anlaşmada koridorun Ermenistan yasalarına tabi olması kararlaştırıldı ve Erivan yönetimi uluslararası yatırım ve transit gelirlerinden faydalanma şansı elde etti.

- Bu durum, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve komşuluk ilişkilerinin gelişmesi için de bir fırsat penceresi açıyor.
- Projede uluslararası konsorsiyumların yer alması, teknoloji transferi, yatırım ve know-how paylaşımı anlamına da geliyor. Örneğin, Türkiye’nin aldığı dış finansmanda Japonya, İsveç, Avusturya, İslam Kalkınma Bankası gibi aktörlerin payının bulunması, projenin çok taraflı bir işbirliği zemini olduğunu gösteriyor. Bu işbirliği ortamı, ileride başka bölgesel kalkınma projeleri için de model teşkil edebilir.


ORTA KORİDORUN PARLAYAN HALKASI
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Kars-Iğdır-Aralık-Dilucu Demiryolu Hattı’nın temelinin 22 Ağustos Cuma günü atılacağını duyurdu. 224 kilometrelik hat Zengezur Koridoru’nun önemli bir parçası. Bakan Uraloğlu da yaptığı açıklamada şu detaylara dikkat çekti:
- “Hattımız yılda 5.5 milyon yolcu ve 15 milyon ton yük taşıma kapasitesine sahip olacak.
- Kars-Iğdır-Aralık-Dilucu Demiryolunu, 224 kilometre uzunluğunda, çift hatlı, elektrifikasyonlu ve sinyalizasyonlu inşa edeceğiz. Projede 5 tünel, 19 aç-kapa tüneli, 3 viyadük, 10 köprü, 144 altgeçit, 27 üstgeçit ve 480 menfez yer alacak.
Haberin Devamı


- Bu hat sayesinde Türkiye ile Azerbaycan arasında kesintisiz yeni bir demiryolu bağlantısı daha sağlanacak.
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun üretim potansiyeli dış pazarlara daha hızlı ulaşacak, Akdeniz’in turizm potansiyeli artacak.
- Bu hat, Trans-Hazar ve Kuzey-Güney koridorlarını güçlendirerek, Avrasya’nın tedarik ve lojistik ağlarını kuvvetlendirecek, Türkiye’yi bölgesel işbirliğinin merkezine yerleştirecek.
- Güney Kafkasya’daki ekonomik işbirliğini artıracak Zengezur Koridoru’nun işlerlik kazanmasıyla birlikte Pekin’den Londra’ya kadar uzanan Doğu-Batı hattı daha verimli işleyecek. Orta Koridor’un demiryolu ve karayolu yük taşıma kapasitesi artacak.


TÜRKİYE AÇISINDAN STRATEJİK KAZANIM
Zengezur Koridoru ve onun ayrılmaz bir parçası olan Kars–Dilucu demiryolu projesini, Türkiye ve bölge açısından stratejik bir kazanım olarak tanımlayabiliriz.
- Bu koridor, tarihsel olarak kopuk kalan hatları birleştirerek, Türk dünyasını bütünleştiren bir köprü işlevi görecek; aynı zamanda Asya ve Avrupa arasındaki ticarette Türkiye’yi vazgeçilmez bir transit ülke konumuna taşıyacak.
- Proje tamamlandığında, Pekin’den Londra’ya kesintisiz bir demiryolu bağlantısı büyük ölçüde mümkün hale gelecek. Daha da önemlisi, bu ulaşım hamlesi bölgede barış ve istikrarın altyapısını da güçlendirebilecektir.


GÜNEY KAFKASYA’DA EKONOMİK İŞBİRLİĞİNDE YENİ BİR ÇAĞ


- Yıllarca süren anlaşmazlıkların ardından ulaşılan noktada, tarafların kazan-kazan prensibiyle hareket etmesi durumunda Güney Kafkasya’da ekonomik işbirliği yeni bir çağa girebilir.
- Elbette önümüzde zorluklar da yok değil. Koridorun tam kapasite faaliyete geçebilmesi için Ermenistan topraklarındaki kesimin inşası ve işletme detaylarının tam mutabakatla sonuçlandırılması gerekiyor. Ancak son gelişmeler ışığında bu engellerin aşılabilir olduğu görülüyor.
- Türkiye, kendi üzerine düşeni yaparak demiryolu hattının temelini atıyor ve birkaç yıl içinde tamamlamayı planlıyor.
- Orta Koridor’un bu parlayan halkası devreye girdiğinde, Avrasya’nın lojistik haritası yeniden çizilmiş olacak. Doğu’dan batıya, kuzeyden güneye uzanan ticaret yollarının kavşak noktasındaki Türkiye, bu sayede ekonomik, stratejik ve politik açıdan elini güçlendirecek bir avantaja kavuşuyor.
Haberin Devamı


Sonuç olarak Zengezur Koridoru, yalnız bugünün değil, gelecek on yılların oyun değiştirici projelerinden biri olma potansiyelini barındırıyor–hem Türkiye için hem de bölge ülkeleri için.
HANDE FIRAT





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi fullasss -- 21 Ağustos 2025; 15:16:27 >

F
geçen hafta
Çavuş
Konu Sahibi

Ekonomi niye böyle?


Enflasyon iniyor fakat başka iyileşen esaslı göstergeler yok. Aksine TÜİK’in son açıklamasına göre:
İşsizlik bu senenin ikinci çeyreğinde %8,6’ya yükseldi. Genç işsizlik %15,9, kadın işsizlik oranı %11,6 oldu. Haftalık ortalama çalışma süresi ise 42,1 saate geriledi.
Teknoloji kullanımı yüzünden işsizlik artsaydı, ‘hadi neyse’ denilebilirdi. Aksine tarım ve sanayi verileri geriliyor. İstanbul Sanayi Odası’nın Temmuz 2025 verilerine göre, sanayi üretiminde son 10 ayın en sert düşüşü yaşanırken üretici maliyetleri kur baskısıyla arttı. İSO Başkanı Erdal Bahçıvan “Sanayimiz için alarm zilleri çok güçlü bir biçimde çalıyor… Durum çok ciddi” diye konuştu, teknik rakamlarla vahim durumu ortaya koydu. (1 Ağustos)


REFORMSUZ DEZENFLASYON
Haklı olarak diyebilirsiniz ki, Mehmet Şimşek ne yapıyor? Şimşek ve Merkez Bankası’ndaki arkadaşları “sıkı para”dan başka bir şey yapamıyor.
Dikkat ettiniz mi, “Şimşek ve Merkez Bankası’ndaki arkadaşları” diyorum… Çünkü mesela BDDK’nın başında “faiz sebeptir” tezine inanan Şahap Kavcıoğlu var. Kavcıoğlu, “Merkez Bankası’nın bağımsızlığını Sorosçular istiyor” diye yazmış bir ekonomistti. (Yeni Şafak, 17 Kasım 2020)
Oysa, tarihimizdeki başarılı reform örneklerinde, Turgut Özal ve Kemal Derviş, reform programı ortaya koymuşlar ve bu programa inanmış teknokrat ekibiyle reformları yönetmişlerdi. Herkeste güven yaratarak ülkeye ciddi kaynak girişi sağlamışlardı.
Şimşek ise ortaya bir “reform programı” koymadı, koyamadı. Sadece “Orta Vadeli Program” koydu. Programı piyasa beğendi, IMF ve Moody’s gibi kurumlar destekledi. Olumlu etkisi de oldu, enflasyon düşüyor. Fakat kaynak girişi sağlayamadığı için “acı ilaç” çok acı veriyor.
Kurumsal ve hukuki güven ortamını oluşturmadan kaynak girişi sağlanamıyor.

VERİMSİZ BÜYÜME
Saygın iktisatçılarımızdan Prof. Selva Demiralp’ın şu sözü, bütün iktisadi serüvenimizin özeti gibidir:
“Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunu yaklaşık 20 senedir kapsamlı bir kalkınma programının uygulanmıyor olması. 2001 krizi sonrası uygulanan yapısal reformların devamı gelmeyince giderek azalan verimlilik bugün yerini verimsizliğe bıraktı…” (29 Mayıs 2025)
Bütün yetkilerin sahibi Cumhurbaşkanı’ndan hiç “verimlilik” kavramını, bu konuda rakam verdiğini duydunuz mu?
Halbuki iktidarın bütün OVP’lerinde “verimliliğin artırılması” yazılıdır, kağıt üstünde…
Daron Acemoğlu yaklaşık on yıl önce uyarmıştı:
“Türkiye’de 10 yıllık büyüme ortalaması yüzde 3. Daha fazla büyümesi lazım. Verimlilik artışı sıfır ya da eksi. Bu şekilde Türkiye’nin kendi zenginliğini artırması mümkün değil. Büyüme, tüketime giderek hız verilmesinden geliyor. Yatırımda, verimlilikte artış yok.” (24 Kasım 2016)
Öyleyse nasıl büyüdük? Tüketimle, borçlanmayla! Seçimler kazandırdı ama geldiğimiz yer ortada. Yetişkin yoksulluğu oranı yüzde 17-18 seviyelerinde, çocuk yoksulluğu oranı yüzde 33-34’e kadar çıkıyor! Hem de TÜİK’e göre.

YAPISAL REFORMLAR?
Verimsiz politikalara bir de kurumsal ve hukuki güvensizlik eklenince, yatırım gelmiyor, aksine…
Türkiye’ye gelmesine kesin gözüyle bakılan otomotiv devi Stellantis, 1.2 milyar dolarlık dev yatırımını Türkiye yerine Fas’a yapacağını duyurdu. (25 Temmuz)
Bizzat Şimşek’in kendisi, sadece “sıcak para” geldiğini söylüyor:
“Ancak bu iyileşmeyi sıcak para tarafında daha çok görüyoruz. Uzun vadeli yatırımlarda ise henüz o kadar net bir tablo yok…” (21 Mayıs 2025)
İktidarın muhalefete karşı yargı eliyle başlattığı “silkeleme”, CB sisteminde derinleşen kurumsal ve hukuki güvensizliği büsbütün artırdı. Merkez Bankası’nın dövizi dizginlemek için 60 milyar dolar harcadığı biliniyor.
Yatırımcıların okuduğu Financial Times gazetesi, “sahte diploma skandalı sisteme olan güveni sarstı” diye dünyaya haber yaptı. (14 Ağustos)
Yatırım güveni, yani ekmeğimizin büyümesi nasıl sağlanır? Siyasetin elini yargıdan çekmesiyle… Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla… Kamu İhale Kanunu’nun dünya standartlarına uyarlanmasıyla, kısaca, yapısal reformlarla.
Ama Erdoğan, bu konularda CB sisteminde aldığı yetkileri bağımsız kurumlara devretmek istemiyor.
O yüzden de reform yapılamıyor.
TAHA AKYOL



F
4 gün
Çavuş
Konu Sahibi

Mavi Vatan ve slogandan ötesi...

rkiye’de kimi yorumcular, Atina söz konusu olduğunda Yunanistan’a karşı sahip olduğumuz askeri gücü ön plana çıkarıyorlar. Oysa masaya önce uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı koymamız gerek. Mavi Vatan sadece bir slogan değil kaynağını uluslararası hukuktan alan bir doktrindir.


Normal bir günde bile İpsala’dan Yunanistan’a geçmek için 4-5 saat kuyrukta bekleniyor.
Eskiden sadece az sayıda kişinin bildiği Kapıkule yakınındaki Pazarkule Kapısı’nda bile bekleme süresi en az iki saat.
Kapıda vize uygulamasının olduğu Yunan adalarına giden feribotların kalktığı iskelelerde uzun kuyruklar oluştu bütün yaz. Halkların arasında sorun olmadığının en somut kanıtıdır bu.


Yunanistan’ın geçen hafta açıkladığı ilk altı aylık rekor turizm gelirinde ABD ve İngiltere’den gelen turistlere dikkat çekilmiş. Kuzey Makedonya ve Bulgaristan’dan gelen turistlerden bile söz edilip; Türkiye’den gelenlerden hiç söz etmemek sorunlu bir ruh halinin eseridir.
Yunanistan’ın Eski Savunma, Dışişleri Bakanı Dimitris Avramopoulas’ın yazdığı cümleleri hatırlayınca bu duruma hiç şaşırmadım: “Türkiye’nin rolüne dair algının tehdit ve korku duygusuyla şekillendiği bir saplantı içindeyiz. Türkiye’yi bir tehdit olarak görme saplantımız, yalnızca ülkenin uluslararası konumunu değil, aynı zamanda Yunan vatandaşlarının psikolojisini de olumsuz etkiledi.”
***

Bu psikolojik etkilenmenin Yunanistan medyasındaki yansımalarını hemen her gün görüyorum.
Garip tetiklenmeleri var. Mesela uluslararası bir zirvede Türkiye’nin gördüğü ilgi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın telefon diplomasisi, Yunanistan medyasını rahatsız ediyor; “Biz gölgede kaldık”, “Türkiye güçlenirken, biz seyrediyoruz” yorumları yapılmasına neden oluyor.
Bunun son örneğini Erdoğan’ın, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile yaptığı telefon konuşmasına dair haberlerde gördük. Görüşmede Yunanistan’ın Y’si geçmemesine rağmen medyada “Bu gidişle bizi Kıbrıs bile satar” gibi abartılı başlıklar atıldı.
Dün sabah Kathimerini’nin İngilizce edisyonuna baktım. Dış politika sayfasında duran haberler, “Türkiye’nin, İtalya ve İspanya ile bağları derinleşiyor”, “Japonya Savunma Bakanı savunma iş birliği ve SİHA’lar konusunda görüşme için Türkiye’de”, “Türkiye-Libya paktı yeniden gündemde”, “Doğu Libya milletvekilleri Türkiye’nin hidrokarbon anlaşmasının onayını değerlendiriyor”, “Türkiye Nahçıvan’a demiryolu hattının temelini attı”... Başka başlıklar da var ama Atina’nın ruh halini ele veren cümle spotta saklı: “Türkiye, Azerbaycan ile Ermenistan arasında bu ay ABD’nin arabuluculuğunda imzalanan barış anlaşmasından yararlanmak amacıyla...”



Her olaya durmadan “Türkiye neden yararlanmaya çalışıyor?” diye bakmak zor ve yorucu olmalı.
***
Yunanistan’daki ruh halini eleştirirken kendimizi de unutmayalım: Türkiye’de kimi yorumcular, Atina söz konusu olduğunda Yunanistan’a karşı sahip olduğumuz askeri gücü ön plana çıkarıyorlar.
Oysa masaya Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünden önce uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı koymamız gerek. Mavi Vatan sadece bir slogan değil kaynağını uluslararası hukuktan alan bir doktrindir.



Bu doktrin içerisinde sadece Ege ve Doğu Akdeniz değil, Marmara ve Karadeniz de var. HATTA TÜRK BAYRAKLI GEMİLERİN SEYİR YAPTIĞI TÜM DÜNYA DENİZLERİNİ DE BUNA KATABİLİRİZ. En basit anlatımla, Mavi Vatan, Türkiye’nin DENİZLERDE ULUSLARARASI HUKUKTAN KAYNAKLANAN (EGEMENLİĞİNE, EGEMENLİK) HAKLARINA VE YETKİLERİNE SAHİP ÇIKMASI VE BUNLARI KULLANMASI OLARAK TANIMLANABİLİR.
Bu noktada Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile yaşadığımız sorunları çözmek için uluslararası hukuka bakmak lazım.
***
Sorun, YUNANİSTAN’IN ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE, HAKKI OLMAMASINA RAĞMEN, KENDİSİNİ BİR ADALAR DEVLETİ (ARCHIPELAGIC STATE) OLARAK GÖRMESİ VE BU ÇERÇEVEDE BÜTÜN ADALARININ TAM KITA SAHANLIĞI/MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE (KS/MEB) HAKKINA SAHİP OLDUĞUNU İDDİA ETMESİ. YUNANİSTAN, BU İDDİASINI 1982 TARİHLİ BM DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİNİN 121’İNCİ MADDESİNE DAYANDIRIYOR. BU MADDE ADALARIN DA ANA KARALAR GİBİ KS/MEB HAKKI OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR. BU İDDİALAR YANILTICI.

ÖNCELİKLE, YUNANİSTAN ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE, BİR ADALAR DEVLETİ DEĞİL. ZİRA ANA KARASI OLAN DEVLETLERE BU STATÜ VERİLMİYOR. İKİNCİSİ, DENİZ SINIRLARI BELİRLENİRKEN ADALAR OTOMATİK OLARAK KS/MEB ALMIYORLAR. ZİRA AYNI SÖZLEŞMENİN 74 VE 83’ÜNCÜ MADDELERİ DENİZ SINIRLARI BELİRLENİRKEN, HAKKANİYET (EQUİTY) İLKESİNİN DİKKATE ALINMASINI İSTİYOR. BU ÇERÇEVEDE, HAKKANİYET İLKESİNİ İHLAL EDİYORSA, ADALARA YA HİÇ YA DA KISMİ MEB/KS ALANI VERİLİYOR. ULUSLARARASI MAHKEMELERIN BU YÖNDE VERDİĞİ BİRÇOK KARAR VAR. AYNI ŞEKİLDE İKİLİ ANLAŞMA ÖRNEKLERİ DE VAR. ANCAK YUNANİSTAN BU GERÇEĞİ GÖRMEZDEN GELİYOR. 2003 yılında Seville Üniversitesi tarafından hazırlanan ve hukuki bir geçerliliği olmayan deniz yetki alanları haritası BUNUN EN BİLİNEN ÖRNEĞİ.
Bu haritanın hukuki bağlayıcılığı olmadığını sadece biz değil, ABD de söylüyor. Eylül 2020’de ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin yaptığı açıklamadan bir bölüm alıyorum buraya:
“Sevilla Haritası’nın ‘hukuki statüsü’ hususunda ABD, Sevilla Haritası’nın hukuki bir öneme sahip olduğunu düşünmemektedir. Avrupa Birliği’nin de Sevilla Haritası’nı hukuki bağlayıcılığı olan bir belge olarak değerlendirmediğini görmekteyiz.”

Kimsenin hukuken geçerli saymadığı bu haritada TÜM YUNAN ADALARINA TAM KS/MEB HAKKI VERİLMESİ, BURNUMUZUN DİBİNDEKİ MEİS ADASI’NA 40 BİN KİLOMETRAKERE KS/MEB ALANI BAHŞEDİLMESİ, Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın denizden komşu YAPILMASI, Doğu Akdeniz’de EN UZUN KIYIYA SAHİP Türkiye’nin ANTALYA KÖRFEZİ’NE HAPSEDİLMESİ, TAM BİR GARABET. BU HARİTA TÜRKİYE’NİN TARAF OLMADIĞI 1982 SÖZLEŞMESİ DAHİL ULULARARASI HUKUKA VE ULUSLARARASI MAHKEME KARARLARINA AYKIRI.

DENİZ SINIRLARINI BELİRLEMEK VE bunları müzakere etmek diplomasinin işi. Sadece şunu bilmek yeterli, Atina’nın uluslararası hukuka dayandırdığını söylediği iddiaları MAKSİMALİST VE KENDİ HALKINI İNANDIRDIĞI KADAR GÜÇLÜ DEĞİL. TÜRKİYE’NİN HAKKANİYET İLKESİNİ, HAKÇA PAYLAŞIMI ÖNE ÇIKARAN TEZLERİ ULUSLARARASI HUKUK İLE UYUMLU. NETİCEDE Atina’ya, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücünden önce ULUSLARARASI HUKUKU VE DİPLOMASİYİ hatırlatmak daha doğru.
Biz, hukuk VE DİPLOMASİ yerine silahı hatırlattığımız zaman Savunma Bakanı Dendias gibi isimlerin kariyer hedeflerine ulaşmasına yardım etmiş oluyoruz.
***
Yunanistan, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından Türkiye hiç pay alamasın istiyor; Türkiye, “kaynakları paylaşalım” diyor.
Türkiye, nüfusu, ordusu, yarattığı ekonomik büyüklükle çok bölgede çok ilişki kuruyor, Yunanistan, Türkiye herkesle kavgalı olsun istiyor.
Suriye Dışişleri Bakanı Atina’ya gitti, Başbakan Miçotakis, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile görüştü, Türkiye’de kimse dönüp bakmadı bile.
Yunanistan, Türk halkının düşman gördüğü bir ülke değil; Türkiye’nin Yunanistan topraklarında gözü yok ama kimisi Avramopoulas’ın sözünü ettiği kötü psikolojik etkiden kimisi de siyasi hırslarından dolayı aksini savunuyor.


***
30-31 Ağustos’ta yapılacak Teknofest Mavi Vatan’a giderken, aklımızda bulundurmamız gereken şeyler basit.
Bölgesel bir güç olma yolunda ilerleyen Türkiye, askeri olarak güçlü olmak zorunda.
Yayılmacılık hayalleri kuran İsrail’e, Washington’ın İsrail’e tehdit oluşturmayacak, büyük ülkelerin parçalanmasıyla oluşacak küçük ülkeler yaratma stratejisine karşı güçlü olmak zorundayız.
Bu güç, uluslararası hukuku kendi çıkarlarına göre yorumlayıp, oldu-bitti yaratmaya çalışacakları da mutlaka caydıracaktır.
Bu faydayı cepte kabul edip, Tekno-Fest’lerin sadece askeri değil, sivil alanlarda da öncü ve dünya lideri olmak için düzenlendiğini hiç aklımızdan çıkarmayalım…
ÖZAY ŞENDİR



F
4 gün
Çavuş
Konu Sahibi

Milyonlarca memur ve emeklinin gözü Kamu Görevlileri Hakem Kurulu'nda



8. Dönem Toplu Sözleşme görüşmelerinden uzlaşı çıkmayınca 4688 sayılı Kanun ve ilgili yönetmelik gereğince kamu işveren tarafı konuyu Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna taşıdı. Oluşan algıya göre aşağı yukarı belirli olan sonucun resmileşmesini bekliyor. Süreci ve detaylarını açıklamaya çalışacağız.

Uzun süredir memur zammını Kamu Görevlileri Hakem Kurulu karara bağlıyor

İstisnalar dışında genellikle memur maaş zammı Kamu Görevlileri Hakem Kurulunda karara bağlanıyor. İşin en ilginç yanı ise Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun maaşı da bu karardan nasibini alıyor. Yani başka bir anlatımla Kurulda görev alanların maaşlarını da Kurul belirlemiş oluyor.
Kurulun yapısı demokratik değil

4688 sayılı Kanuna göre Kamu Görevlileri Hakem Kurulu her toplu sözleşme dönemi için;
1- Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan, Başkanvekili, Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanları arasından Cumhurbaşkanınca Başkan olarak seçilecek bir üye,
2- Cumhurbaşkanınca belirlenen bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından dört üye,
3- Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından belirlenecek iki, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlardan birer üye,
4- Üniversitelerin kamu yönetimi, iş hukuku, kamu maliyesi, çalışma ekonomisi, iktisat ve işletme bilim dallarından en az Doçent unvanını taşıyanlar arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üye,
5- Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından üç, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlar tarafından ikişer olmak üzere (d) bendinde belirtilen bilim dallarından en az Doçent unvanını taşımak kaydıyla, önerilecek toplam yedi öğretim üyesi arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üye, olmak üzere onbir üyeden oluşur. Görüleceği üzere sistem işveren tarafının çoğunluğundan oluşuyor.


Geçmiş tecrübelere bakıldığında Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Hükümetin önerdiği rakam doğrultusunda karar vermiştir.
Farzı muhal, bazı üyeler gemileri yakarak milyonlarca memur ve emekli kesimi ciddi mağduriyet yaşıyor ve ben bu kadar vebalin altına giremem diyerek oranı yüksek belirlerse hiç kimsenin yapacağı bir şey yoktur. Çünkü Kurulun verdiği kararlar kesindir.
Kim bilir kendilerinin alacakları maaşlar da etkileneceği için benim görüşüm budur diye memur sendikalarının görüşleri doğrultusunda oy kullanan çıkabilir. Teorik olarak böyle bir seçeneğin olduğunu düşünüyorum. Bunu yapan kişinin akibeti ne olur bilemem ama tarihe memur ve emeklilerin kahramanı olarak geçeceği aşikardır.

Sendika temsilcilerinin toplantıya katılmama seçeneği var
Kanuna göre Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, Başkanın çağrısı üzerine Başkan dahil en az sekiz üyenin katılımı ile toplanmaktadır. Mazereti nedeniyle toplantıya katılamayacak üyelerin yerine ise yedekleri çağrılmaktadır.
Kanun koyucu Kurul üyelerinin kamu görevlilerinden oluştuğunu düşünerek toplantının protesto edilme seçeneği ile en az sekiz üyenin bir araya gelemeyeceği ve toplantı yeter sayısının olmayacağı gibi bir durumda nasıl bir süreç işletileceğini öngörmemiştir.
Şayet böyle bir süreç yürütülmek istenir ve sendika tarafının tamamı mazeret beyan ederek toplantıya katılmazsa mevcut üyelerle karar verilir ve süreç tamamlanır. Hiç kimse de Kurulun kararını sorgulayamaz. Çünkü verilen karar kesindir ve yargı yolu kapalıdır.

Bu faraziyelerin hepsi bazı ulemanın sendikaların tepki göstererek toplantıyı protesto etmesi yönündeki önerilerin vaki olması durumuna göre yapılmıştır. Sendika temsilcilerinin kamu görevlisi olması nedeniyle mazeretsiz toplantıya katılmaması açık bir disiplin suçu oluşturacaktır. Bunu göze alacaklar her şeyi yapabilir. Ayrıca sonucun değişmeyeceği de bilinmelidir. Sonuç olarak Kurul, Kanunda boşluk var biz karar vermeyiz diye köşesine çekilmeyecektir.

İkincil mevzuatın güncellenmesi gerekiyor
Toplu sözleşme süreci 4688 sayılı Kanun ile “Toplu Sözleşme Görüşmelerinin Yapılma Usul ve Esasları İle Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, Kamu Personeli Danışma Kurulu ve Kurum İdari Kurullarının Teşkili, Çalışma Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik” hükümlerine göre yürütülmektedir.


Maalesef Yönetmelik güncelliğini kaybetmiştir. Yönetmelik baştan sona incelendiğinde ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Ayrıca 4688 sayılı Kanunda Devlet Personel Başkanlığının yapacağı görevler hala yerinde durmaktadır. Halbuki bu Başkanlığın yerinde yeller esmektedir. Dolayısıyla Kanunda da güncelleme yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Zaten sendikalar da kapsamlı bir değişiklik talebinde bulunmaktadır.
İşin daha dramatik tarafı ise toplu sözleşme süreci hala Devlet Personel Uzmanlarının (Çalışma Uzmanı oldu) sırtından yürütülmektedir. Kapatılan bir Kurumun kalıntılarının dahi bu denli işlevsel olması bu Kurumun veya benzeri bir kurumun kurulması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Grev hakkı olmayan toplu sözleşme süreci ve sonuçları
Sendikalar haklı olarak grev hakkı da istemektedir. Ancak grev hakkı için anayasa değişikliği gerekmektedir. Böyle bir irade olması halinde memurlara rekor bir oyla grev hakkı Meclisten geçecektir. Kaldı ki memur sendikaları ülkenin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere istinaden fiilen grev yapmaktadır. Sendikaların aldıkları grev kararı sonucunda da birçok kamu görevlisi sıkıntıya girebilmekte ve idareleri ile karşı karşıya kalabilmektedir.
Yine sendikalarca alınan grev kararı sonrasında da grev yasağı kapsamında olacak birçok hizmet kolundaki kamu görevlileri de karara uymakta ve ciddi sorunlar çıkabilmektedir. Nitekim grev yapma hakkı olan işçiler her hizmet kolunda grev yapamamaktadır. Ayrıca da grev erteleme kararları ile işveren kesimi de bazı haklarını kullanabilmektedir.
Sonuç olarak grev hakkı olmayan kamu görevlilerinin yapacağı toplu sözleşme, verilene rıza göstermekten başka bir seçenek bırakmamaktadır. Bu nedenle sendikal alanda grev hakkının da olması gereken köklü değişiklikler kaçınılmazdır.
AHMET ÜNLÜ



F
dün
Çavuş
Konu Sahibi

Zenginler CHP’ye, Yoksullar Sağ’a: Türkiye’nin Sessiz Çelişkisi

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 26 milyon haneyi kapsayan son araştırması, Türkiye’nin gelir dağılımına dair çarpıcı bir tablo ortaya koydu. Bu rapor, yalnızca ekonomik verilerden ibaret değil; aynı zamanda Türkiye’nin sosyolojik ve siyasi fay hatlarını da gözler önüne seren bir ayna. Toplumun yalnızca yüzde 1.1’i ultra zengin, yüzde 11’i zengin, yüzde 36.1’i orta sınıf, geri kalan yüzde 51.8’i ise yoksul. Daha da vahimi, nüfusun yüzde 16.7’si derin yoksulluk içinde yaşıyor. Bu tablo, Türkiye’nin ekonomik eşitsizlik sorununun boyutlarını net bir şekilde ortaya koyarken, aynı zamanda siyasi tercihler ve toplumsal dinamikler arasındaki çelişkili ilişkiyi de sorgulatıyor.

GELİR DAĞILIMININ COĞRAFİ VE SİYASİ HARİTASI
TÜİK’in verileri, zenginliğin coğrafi dağılımını da açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’nin en varlıklı kesimleri, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde ve Ege ile Akdeniz’in bazı sahil illerinde yoğunlaşıyor. İlçeler düzeyine inildiğinde ise Çankaya, Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy gibi semtler öne çıkıyor. Bu bölgelerin ortak özelliği, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yerel yönetimlerde güçlü bir şekilde temsil edilmesi. Türkiye’nin en zengin 5 ilinin ve en zengin 7 ilçesinin CHP tarafından yönetiliyor olması, tesadüften öte bir anlam taşıyor.
Bu durum, Türkiye’nin siyasi manzarasındaki en dikkat çekici çelişkilerden birini su yüzüne çıkarıyor: Ekonomik refahtan en çok pay alan kesimler, CHP’ye destek verirken; gelir dağılımında en dezavantajlı konumda olan yoksul kesimler, mevcut iktidar bloğuna sadık kalmaya devam ediyor. Bu paradoks, yalnızca ekonomik verilerle açıklanamayacak kadar derin bir sosyolojik ve psikolojik boyut içeriyor.

KONFORUN VE STATÜKONUN KORUYUCUSU
Türkiye’nin en varlıklı kesimleri, genellikle eğitim seviyesi yüksek, küresel ağlarla bağlantılı, kentli ve seküler bir yaşam tarzına sahip. Bu kesim, Çankaya’da, Kadıköy’de ya da Beşiktaş’ta, yüksek standartlı yaşam alanlarında, konforlu bir hayat sürüyor. Çocuklarını prestijli okullara gönderiyor, kültürel ve sosyal sermaye birikimini güçlendiriyorlar. Politik tercihleri, kendi statükolarını kuruyan refah düzeninin devamını sağlayacak bir sistemi, yani kendilerince oluşturulmuş nispeten demokratik, hukuka dayalı ve kurumsal bir çerçeveyi desteklemekten yana. CHP, bu kesim için hem ideolojik hem de pragmatik bir tercih haline geliyor. Çünkü CHP’nin savunduğu seküler, modernist ve batı odaklı söylem, bu kesimin yaşam tarzıyla uyumlu bir çerçeve sunuyor.
Ayrıca, bu grup için ekonomik istikrar ve küresel entegrasyon kritik önemde. CHP’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri güçlendirme, kendilerinin tanımladığı hukukun üstünlüğünü vurgulama ve piyasa dostu politikalar önerme eğilimi, zengin kesimlerin ekonomik çıkarlarını koruma kaygısıyla örtüşüyor. Bu nedenle, sistemden en çok fayda sağlayan bu kesim, ironik bir şekilde, mevcut iktidarın politikalarına karşı en sert muhalefeti yapan partiye destek veriyor.

YOKSULLARIN SAĞ TERCİHİ
Diğer tarafta, Türkiye’nin yoksul kesimleri var. TÜİK verilerine göre nüfusun yarısından fazlasını oluşturan bu grup, ekonomik krizlerden, yüksek enflasyondan ve işsizlikten en çok etkilenen kesim. Çoğu borçla, krediyle ya da sosyal yardımlarla geçimini sürdürüyor. Bu kesim için demokrasi, hukuk devleti ya da ideolojik tartışmalar genellikle soyut kavramlar olarak kalıyor. Onların önceliği, günlük hayatta karşılaştıkları somut sorunlara çözüm bulmak: Gıda, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçlar.
İktidar bloğu, bu kesimin ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal yardım programlarını ve yerel düzeyde sosyal ağları etkin bir şekilde kullanıyor. Kömür yardımları, gıda paketleri, nakdi destekler ya da belediyelerin sunduğu hizmetler, yoksul kesimler için bir “hayatta kalma stratejisi” haline geliyor. Bu nedenle, ekonomik olarak en çok zarar gören bu grup, sandıkta iktidar bloğuna oy vermeyi sürdürüyor. İktidarın söylemi, bu kesimlere bir aidiyet duygusu ve “bizden biri” algısı sunarken, muhalefetin daha soyut ve seçilmiş sınıfların hukukunu koruyan uzun vadeli vaatleri, yoksul kesimlerde aynı etkiyi yaratamıyor.

SOSYOLOJİK PARADOKS: NEDEN BU ÇELİŞKİ?
Bu durum, Türkiye’nin siyasi ve sosyolojik manzarasında derin bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Zenginler, refahlarını koruma kaygısıyla CHP’ye yönelirken, yoksullar, hayatta kalma mücadelesinde iktidarın sunduğu somut desteklere güveniyor. Bu çelişkiyi anlamak için birkaç temel noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor:
Kimlik ve Aidiyet: Türkiye’de siyasi tercihler, ekonomik çıkarların ötesinde, kimlik ve aidiyet duygusuyla şekilleniyor. Yoksul kesimlerin önemli bir kısmı, iktidarın muhafazakâr ve milliyetçi söylemini, kendi kültürel değerleriyle uyumlu buluyor. CHP ise seküler ve kentli bir imaja sahip olduğu için bu kesimlerde yeterince karşılık bulamıyor.
Güven ve Somutluk: Yoksul kesimler, iktidarın sunduğu yardımların somutluğuna ve erişilebilirliğine güveniyor. CHP’nin vaat ettiği hamaset içeren yapısal reformlar ya da uzun vadeli ekonomik iyileşme planları, bu kesim için uzak ve soyut kalıyor.
Eğitim ve Bilgi Erişimi: Zengin kesimlerin yüksek eğitim seviyesi ve küresel bilgi ağlarına erişimi, onların siyasi tercihlerini daha kendi hayat düzenlerini devam ettirmek üzere rasyonel ve uzun vadeli bir çerçevede şekillendirmesine olanak tanıyor. Yoksul kesimler ise genellikle daha sınırlı bilgi kaynaklarına sahip ve bu da onların iktidarın kendinden buldukları söylemine daha fazla itimat etmelerine yol açıyor.

GELECEK NE GETİRECEK?
TÜİK’in raporu, yalnızca ekonomik bir tablo sunmuyor; aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal dokusundaki kırılganlıkları da gözler önüne seriyor. Eğer bu çelişki çözülmezse, Türkiye ekonomik ve toplumsal olarak daha derin bir ikiliğe sürüklenebilir. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum, sadece maddi değil, aynı zamanda kültürel, ideolojik ve siyasi bir ayrışmayı da derinleştiriyor.
Bu durum, siyasi partiler için de önemli bir sınav. CHP, yoksul kesimlere ulaşmak için daha kapsayıcı bir söylem ve somut politikalar geliştirmek zorunda. İktidar bloğu ise sosyal yardım politikalarının sürdürülebilirliğini sorgulamalı ve gelir dağılımındaki orantısızlığı azaltacak yapısal reformlara odaklanmalı. Aksi takdirde, Türkiye’nin “birlikte yaşama iradesi” ciddi bir tehdit altına girebilir.

BİR TOPLUMSAL RÖNTGEN
TÜİK’in raporu, Türkiye’nin sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik ve siyasi bir röntgeni. Zenginler ve yoksullar arasındaki bu sessiz çelişki, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek en kritik meselelerden biri. Sorunun çözümü, sadece ekonomik politikalarla değil, toplumsal uzlaşıyı sağlayacak bir vizyonla mümkün. Ancak bu vizyonun hayata geçirilmesi için hem iktidarın hem de muhalefetin, kendi konfor alanlarından çıkarak toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak bir dil ve politika geliştirmesi gerekiyor. Aksi takdirde, Türkiye’nin fay hatları derinleşmeye devam edecek ve bu, hepimiz için daha büyük bir bedel anlamına gelecek.
ŞAKİR KURTER



F
dün
Çavuş
Konu Sahibi

3. haftaya VAR müdahaleleri damga vurdu

Altı maçın oynandığı haftada hakemler açısından zor maçlar oynanmadı. Bence maç sayısının az olduğu üçüncü haftaya hatalı VAR müdahaleleri damga vurdu.


VAR’ın ana prensibi belli: “Açık, bariz, net ve tartışmasız hususlar VAR’ın yetki alanında.” Fakat bu hafta bu prensip çok fazla işlemedi. Trabzonspor’un iptal edilen ikinci golünde ve Alanyaspor lehine verilen penaltı da VAR müdahalelerini yerinde bulmadım.

Haftanın Hakemi: Atilla Karaoğlan
Haftanın Hayal Kırıklığı: Mehmet Türkmen

Zecorner Kayserispor-Galatasaray: Alper Akarsu
Maçta sonuca tesir edecek hatası olmadı. Karar standardını yükseltmesi gerekir. Hareketliliğini arttırması avantajına olur.
46’da Galatasaray’ın ikinci golü öncesi Sane’nin müdahalesinde bence de faul yoktu. Hakemin devam kararı doğruydu.
55’de Torreira’nın yerde kaldığı ve penaltı beklediği pozisyonda hakemin devam kararı doğruydu.

Fenerbahçe-Kocaelispor: Mehmet Türkmen
Gelişim sağlayamıyor ve zorluk seviyesi yüksek maçlarda karar standardını bir türlü oturtamıyor. Kart hataları bu seviye bir maç ve bir FIFA kokartlı hakem için çok fazla.
Maçın ilk 5 dakikasında Kocaelispor’dan aynı oyuncu 3 kez sarı kartlık ihlal yaptı. Tek kart göstermediği gibi bu faullerden birisi penaltıyı gerektiriyordu. 4.dakikada Çağlar’ın formasından çekilmesine penaltı çalınmadı.
İlk yarıda Nonge, 5 faulüne karşılık uyarı dahi almadı. 19’da ve 47’de Brown iki net sarı kartlık ihlaline rağmen kart görmedi.
57’de İsmail’in Petkovic’e faulüne devam dedi. Karara sinirlenen Petlovic hakemin üzerine doğru koştu. Belki de hakeme temas da etti. Hakem oralı olmadı. 76’da Fenerbahçe’min golünün VAR yardımıyla iptal edilmesi doğruydu.

Trabzonspor-Antalyaspor: Ali Yılmaz
Maç genelinde 1 pozisyon harici tutarlı kararları oldu. Oyun kontrolü sürekli elindeydi ve oyuncuların güvenini kazandı.
40’da Trabzonspor’un kazandığı ikinci golün VAR müdahalesi sonucu iptali son derece yanlıştı.
Pozisyonda şeklen ofsayt pozisyonunda olan Trabzonsporlu oyuncunun arkasındaki Antalyasporlu oyuncu ile arasında mesafe vardı ve etki konusu tartışmalıydı. Sahadaki gol kararının geçerli olması en doğru uygulama olurdu.

Fatih Karagümrük-Göztepe: Batuhan Kolak
Maç genelinde sonuca tesir edecek önemli bir hatası olmadı. Zaman zaman faul ve sarı kart hataları olsa da standardı vasatın altına düşmedi. Sorunsuz bir maç tamamladığını söyleyebilirim.

Gaziantep FK-Gençlerbirliği: Atilla Karaoğlan
Haftanın iyilerindendi. Faul ve kart standardı yüksekti. Cılız penaltı beklentilerindeki devam kararları doğruydu.
Maçın uzatıma dakikalarında Nalepa’nın Lungoui’yi formasından çekerek düşürdüğü pozisyonda çaldığı penaltı doğruydu. Nalepa’ya çıkan ikinci sarı kart ve dolayısıyla kırmızı kart da doğruydu.

ikas Eyüpspor-Corendon Alanyaspor: Arda Kardeşler
Maçın tecrübeli ismi Arda Kardeşler maç süresince tutarlı düdükler çalsa da tek bir pozisyonda VAR ile birlikte önemli bir hataya imza attı.
62’de VAR, hakemi kenara davet etti. Claro’nun topa elle müdahalesi olduğu gerekçesiyle Alanyaspor lehine penaltı kararı verildi. Oysa ki top Claro’nun koluna kendi arkadaşından gelmişti. Kendi arkadaşının vurduğu topun ele gelmesi ihlal olarak değerlendirilmemesi gerekirdi. Burada VAR da hakem de önemli bir yanlışa düşmüş oldular.
DENİZ ÇOBAN



DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.