Arama butonu
Bu konudaki kullanıcılar: 1 misafir
1
Cevap
99
Tıklama
0
Öne Çıkarma
Bülbül
N
14 yıl (7496 mesaj)
Binbaşı
Konu Sahibi

Bütün dünyaya küskündüm,
dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda
gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden çıkmak isterken
sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan
vadiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok,
bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha
olsun etmiyor ihlâl. Muhitin hali "insaniyet"in
timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım, ne
hicranlar, neler andım! Taşarken haşrolup beynimden
artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran
memdûd bir feryad. O müstağrak, o durgun vecdi
nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadiden bütün, yer yer,
eninler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, ya Rab,
ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti,
güya Sur-ı mahşerdi! -Eşin var âşiyanın var, baharın
var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi
ey bülbül, nedir derdin? O zümrüt tahta kondun, bir
semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense,
çiğnenmez senin yurdun! Bugün bir yemyeşil vâdi,
yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için
şen, kâinatın şen! Hazansız bir zemin isterse,
şayet ruh-ı serbâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar
bütün mahkûm-ı pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın
kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir
âhrara dünyada. Neden öyleyse matemlerle
eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir
umman huruşandır? Hayır matem senin hakkın
değil, matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir
hiç bilmez afakım. Teselliden nasibim yok, hazan
ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız
serseriyim öz diyarımda. Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben
vefâsız, kansız evlâdı,
Seraba Garba çiğnettim de
çıktım hâk-i ecdâdı! Hayalimden geçerken şimdi,
fikrim herc ü merc oldu,
Salahaddin-i Eyyubi'lerin,
Fatih'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin
beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin
yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir
mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb
olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın
ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin
muazzam Kabri Orhan'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı
dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca
me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde
işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce,
yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın
harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül,
senin hakkın değil mâtem!

M. Akif Ersoy



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >

N
14 yıl (7496 mesaj)
Binbaşı
Konu Sahibi

Kocakarı ile Ömer Üstad-ı necibim Ali Ekrem
Bey'e Yok ya Abbas'ı bilmeyen,
kimdi?..
O sahabiyi dinleyin, şimdi: "Bir karanlık geceydi pek de
ayaz..
İbni Hattâb'ı görmek üzre
biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da
zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a'râbî! Bembeyaz bir ridâ içinde
garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi,
yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi
imiş?
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre
çıkmıştım...
Gel beraber, benimle, üç beş
adım.
*** Ne sadâ var, ne bir yürür
bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i
Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen
nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle! Duruyor her evin önünde
Ömer,
Dinliyor bî-haber içerdekiler
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine; Bir çadır gördü, durdu kaldı
yine. ***
Ocak başında oturmuş bir
ihtiyarca kadın.
"Açız! Açız!" diye feryâd eden
çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda
çırpınan sesini:
-Durunda yavrularım, işte
şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı
nâleleri...
Selamı verdi Ömer, daldı
âkıbet içeri.
Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
-Bu yavrular niçin, ey teyze,
ağlıyor, söyle?
-Bu gün ikinci gün, aç
kaldılar...
-O halde, neden Biraz yemek komuyorsun?
-Yemek mi? Çömleği sen,
Tirit mi zannediyorsun? İçinde
sâde su var
Çakıl taşıyla beraber bütün
zaman kaynar! Ne çare! Belki susarlar, dedim.
Ayıplamayın.
-Peki senin kocan, oğlun, ya
kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
-Hepsi öldü... Kimsem yok. -Senin midir bu küçükler?
-Torunlarım.
-Ne de çok!
Adam emîre gidip söylemez
mi hâlini?
Ah! Emîre öyle mi? Kahretsin an-
karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-
nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim
bulsun! -Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle
inkisâr edecek?
-Ya ben yetim avuturken
emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz, ona bizler
vedîatu'llâhız; Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok zaman
bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne
haldesin bilemez. -Niçin hilâfeti vaktiyle
eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü
kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir,
muhârebe mi? İşitme sen de civârında
inleyen elemi,
Medâne halkını üryan bırak,
Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı,
gel paylaş! Çocukların bu sefer yükselince
feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık
cünûna vardırdı;
- Şu nevhalar ki çıkar tâ
bulutların içine, Ömer! Savâik-i tel'in olur, iner
tepene!
Yetîmin âhını yağmur duâsı
zannetme:
O sayha ra'd-ı kazâdır ki
gönderir ademe! "Açız! Açız! Bize bir lokma
olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım, işte
oldu, şimdi pişer!"
Gidip de söyliyeyim hâ?..
Dilencilik yapamam! Ömer de kim? Benim ondan
kerîm adamdı babam,
Ölür de yüz suyu dökmem
sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın, teyze! Avut çocukları, ben şimdicek
gider gelirim.
***
Halîfe önde, bitik suçlu,
münfa'il, nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabâha karşı biraz başlamıştı
aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli
saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medîne'nin dalarak münhanî
sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik
zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum
yakıp ale'l-acele.
- Şu tek Çuval unu gördün ya!
Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe'de, yağ bende,
çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki
yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin
çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse
yardım etme sakın: Vebâli kendine âiddir İbni
Hattâb'ın.
Kadın ne söyledi, Abbas,
işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler,
Ömer'in Şerîk-i haybeti olmaz,
bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi
vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa
bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar
Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır,
Ömer mes'ûl!
Yetîmin, girye-i hüsrân alır,
Ömer mes'ûl! Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp
göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç
değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan
dökünce biri: O damla bir koca girdâb olur
boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin
inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin
civârından! Ömer halife iken başka kim
çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer
zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen
Muhammed'den... Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı
sırtına sen? - Sen almasan acaba kim gelip
de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu
ma'rekeyi?
Evet, adâleti "mutlak" hayâl
edersen eğer, Ömer değil ya ne olsan bırak
ki hepsi heder!
Beşer, adâleti "mutlak"
tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her
zaman ye'se. Sen ey Ömer, ne meleksin, ne
bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten
beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün
sitâreleri, Zalâm içinde, yük altında
inleyen Ömer'i!
Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu
unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid
âsümânı bile! - Uzak mı yol? Daha çok var
mı?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık
zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi
bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi
arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten
indirip attı,
Uzandı testiye, yağ koydıı,
sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
Hemen sönüp gidecek...
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş
diken Ömer'e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i
hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ yı
târumârıyle,
Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde
ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde
tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan! Ocak tutuştu, yemek pişti;
- Var mı teyze kabın?
Getir de ****...
- Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim
durup da bekliyecek! Ömer çocuklara bir bir yedirdi
üfliyerekl
Kesildi haymede mâtem,
uyandı rûh-i süıûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın
ferîh ü fahûr. Ömer bu âlemi gördükçe gaşy
içindeydi...
Dedim:
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;
Emîr'e söyleriz elbette hayr
olur me'mul.
***
Yüzü gülmüştü teyzenin,
baktık, Biz de çıktık vedâ edip artık
Hiç görünmeksizin gelip
geçene,
Doğru indik Halife'nin evine.
"Şimdi nerdeysegün doğar,
kalıver." Diye, koyvermiyordu, çünki,
Ömer.
Etti az sonra subh-i velveledar
Uyuyan şehri kamilen bidar
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
-Galiba, teyze, uykusuz kaldın! İşte bağlanmak üzredir
nafakan,
Alacaksın her ay gelip
buradan.
Şimdi affeyledin değil mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini. Eklenme Tarihi: 26.11.2000 Mehmet Akif Ersoy



< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >

DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.