Bu konudaki kullanıcılar: 2 misafir, 1 mobil kullanıcı
68
Cevap
0
Tıklama
31
Öne Çıkarma
Cevap: [KONU 🔒?] Türk milleti tarihte takılmış ve tarihle uyutulmuş bir millettir, günümüze odaklanmalıdır (4. sayfa)

E eagle-1453
3 ay (227 mesaj)
biz Tarihle gururlandık sadece bu gururu bir ilham kaynağı haline getirip geçmişteki başarıların üstüne birşeyler koymayı kendimize bir amaç edinemedik.Farklı şeylere yöneldik.Günü kurtarma mantalitesine büründük bu da bizi günden güne haliyle geriletti.Batının gelişmelerini takip etmekten ziyade kültürel,eğlenceye dönük şeylerine kapıldık.Kültürümüzü yaşatamadık bu da kendimizi bir adım öne taşımamıza mani oldu...




K krstarica
3 ay (12241 mesaj)
quote:

Estağfurullah. Osmanlı'nın bilimdeki geriliğinin ve Batıl inançların baskınlığının çok acı bir örneğidir Takiyüddin Rasathanesi. İnsanın içini acıtıyor. Zira ne çağdaş Avrupa'da ne de eski Bizans'ta bu denli bir bilim fakirliği ve astronomi ile astrolojiye dahi baskın gelen bir ilahi gazap korkusu görülmemiştir. Ufak bir düzeltme 3.Murat dönemi.

Doğudaki bilginin işleyişi ve sorgulama kültürünün oturmamasındaki sebeplerden biri de ne yazık ki, teolojik yapının getirdiği dogmatik anlayışın bir türlü kırılamamış olması olabilir. Zira bu sadece islama mensup kavimler için değil, ortodoksluğa (ki kelime anlamlarından biri de dogmatik anlayıştır) ismiyle müsemma onlar da gelişime halen daha kapalı halklardır. Şöyle ki, islamda resim çizmek, herhangi bir düşünceye yönelik tasavvurların yazıma aktarımı bile tepki görebiliyordu. En modern olan Mehmet II bile, Hurufileri (Harf demekti sanırım) mezhepsel anlamda Osmanlıda sırf şarap içiyorlar, 2 gün oruç tutuyorlar gibi gibi temeli Karmatilerden olan bir mezhebe sahip olduklarından dolayı, Edirne'de çukur kazdırıp orada katlediyor diye biliyorum. 2.Mahmutun yeniçerileri (vaka-i hayriyesi), Kuyucu Murat Paşa'Nın alevi kelleriyle kuyuları doldurması vb. olaylar. Gerçi o dönemde AVrupa'da benzerdi, 1600lerdeki 30 yıl savaşları, cadı avına çıkan Avrupalılar da farksız değillerdi. ( Constanzo di Ferrara'ya portresini çizdirmesi 2.Mehmet'in dönemin kırılma noktalarından devrimlerinden biriydi galiba.) Bunları siz zaten adınız giib biliyorsunuzdur . Batı Medeniyetlerinde bu anlayış başından beri enazından yazıya aktarım anlamında bir şekilde İslam'ın aksine değer verilen kutsal bir araç olarak görülüyordu. Ki halen daha öyle. 900 lü yıllarda doğan soylu kimselerin doğum tarihleri ve saatleri nerede doğdukları gibi birçok veri kiliselerde kayda geçerken şurada yakın döneme ait üstdüzey yöneticilerin bile oriyental kültürde doğum tarihlerine ulaşamamız bir göstergesidir diye düşünüyorum. Katolik kiliseleri için ne durumda bilemeyeceğim ancak ortodokslukta şu an doğmuş biri köyünün nüfus müdürlüğüne gittiğinde (eskiden kilisiler nüfus müdürlüğü vazifesi görürmüş) 5 kuşak gerideki atası hakkında dahi detaylı bilgilere, kimden geldiğini kiminle evlendiğini evlendiği kişinin soyunu öğrenebilme gibi detaylara sahip olabiliyor.

P.M olarak, bilginin taşınması havariler aracılığıyla yazılan Kıtab-ı Mukaddes vesilesi ile kutsal sayılıp, hemen her şeyi kayıt altına almak. Bilime ciddi anlamda farkında olmadan katkı da sağlıyor. Bağnazlıktan çok daha hızlı bir şekilde çözünmesini sağlayabiliyor toplumları diye düşünüyorum.
quote:

Günümüzde ne Ortodoksluk ne de Katoliklik ile alakası olmayan ve Bizans'ta bir asırdan fazla süren ve büyük gerilimler yaratan ikona kırıcılık furyasına kadar gidiyor. Sözüm ona Suriyeli Rum imparatorlarından imparator Theophilos'a kadar ikonalar yüzünden Bizans ve Papalık sık sık karşı karşıya geldiler. İkona kırıcılıktan sonra da Patrik Photios ile Papaların kayda değer şekilde atışmaları devam etti, en sonunda uygulama ve anlayışlarda farklılıklar ve Hıristiyan alemine liderlik mücadalesinde 1054 Büyük Bölünmesi'ne (Schism) kadar gelindi. 
1054 ten sonrası da bu anlamsız süreç devam ediyor maalesef, olaylar keşke Ikonoklazm döneminde kalsaymış. Bugün ortodoksluk ve katolik ikonalar arasındaki anlamsız tartışmalar halen daha var, koskoca biri patrikhane biri de katolikliğin temsili vatikan gibi kurumlar, ikonalar üzerindeki renklerin canlılığı, üzerindeki yazıtların dilinin, latince mi yunanca mı tartışmalarını devam ettiriyorlar. Bunlardan en anlamsızı, katolik ikonalarında aziz veya azizelerin sol elleri, sağ ellerinin üzerinde olurken, ortodokslukta tam tersi şekilde oluşu. Yine batı kiliselerinde kral tacı gibi semboller azizlerin üzeirnde bulunurken doğu kiliselerinde bizim "oreol ya da nimbus" dediğimiz Türkçe'sini bilmiyorum, melek halkaları bulunuyor gibi gibi, bir sürü şey ve anlamsız gelen ögeler benim nezdimde. Zaten batı kiliselerinde olan günah çıkarma gibi kavramların yarattığı kavgalara değinmiyorum bile. Zira siz daha iyi biliyorsunuzdur.
quote:

Bu sebeple kimi tarihçiler Roma-Bizans İmparatorluğu'nun çöküş yılı olarak 1453 yerine 1204'ü gösterirler.
Bu o kadar doğru ki, özellikle Yunanlar tamamen öyle görüyor, 1261 sonrası tekrardan dirilemedi zaten. Halkın büyük bir kısmı yıkıma uğradı ve nüfus katliamı yaşandı haliyle. Sırf bu sebeple halk nezdinde de nefret ediyorlar BAtılılardan. Küçük Asya Faciası olarak nitelendirdikleri Kurtuluş Savaşlarında İngilizlerin ihanetini unutmuyorlar. Onlara halen kinliler. Keza Nazi ALmanya'sının Balkan yarım adasını ilhakı gibi birçok faktörde iyice körükledi bu nefreti. Halbuki Türk siyaseti üzerinden gidildiğinde Yunan ile Batı arasında torun üçgeni oluşturuluyor. Menfaat anlamında bugün evet, kültürel ve dini anlamda bence hayır kesinlikle.

1453'te yıkılmasaydı, 1553'te ya da 1753'te yıkılması kaçınılmaz olacaktı. Bizans bitmiş bir dönemdi. Tıp kı Osmanlı gibiydi. Konzervatif kalan her yapının sonu acı oluyor. Tamamen kapalı kutu bir imparatorluktu. Duygusal yaklaşıldığı için tabi görülemiyor. Modern Cumhuriyet'i rejim anlamında ayıran en önemli unsur bu olabilir. Değişime açık bir görüşü anayasal olarak benimsemek, laiklik ilkesi gibi kavramlarla perçinlemek.
quote:

Balkan ve Ortodoks arka planlıysanız forum profilinizi güzel taşıyorsunuz. Yani çift başlı Ortodoks-Bizans Kartalı, BBBB akronimi ile haç kombinasyonlu Sırbistan arması ve Islav Sırp dilinde bir imza. :) Benim ailemin de arka planı Balkanlardır (Makedonya, Bulgaristan, Arnavutluk). Balkanları gezip görme hayatıma koyduğum planlar arasındadır. Atalarım Anadolu'dan Balkanlara göçme Yörük Türkmeni (Atatürk de anne tarafından Yörük Türküdür), ihtimal dahilinde iskan ettirilmiş başka Türkmen unsurlar, en az Yörüklük kadar kesin olarak da Çerkez, Islav ve Arnavuttur. Bizim ailede Islavlık veya Ortodoksluk bağı olduğu da kesindir zira Anadolu'dan ziyade Islav Doğu Avrupa dünyasında yaygın bulunan fenotipik özellikleri taşıyoruz ve Islav bir ad taşıyan (muhtemelen Bulgar) bir atamdan haberdarız. Ailemizde hem anne hem de baba tarafında sarışın ve renkli gözlü insan çok var. Kendim çocukken altın sarısı denebilecek kadar garip parıldayan sarı saçlara sahiptim. Sonradan koyulaştı. Ailemin dini ve mezhepsel arka planı ehli Sünnet Müslüman ancak bizim ailemizde din ne baba ne de anne tarafında birincil önemde olmamıştır bu sebeple ehli Sünnetlik mevcut aile fertlerim arasında pek bir şey ifade etmez (hatta kimisinde hiçbir şey ifade etmez). Haliyle en yakın "uzak atalarım" Sünni Müslüman olsa da kendim seküler bir arka plandan geliyorum diyebilirim ancak daha da uzak atalarım içerisinde şüphesiz Ortodokslar (ve Türkmenlikten ötürü potanisyel olarak Aleviler) var.
Dil olarak bağlanılınca, o kültürle yetişmemeniz pek de mümkün olmuyor hocam. Tüm balkan toplumlarını bu sebeple yakında tanıma fırsatı buluyorsunuz. Maalesef bizdeki tarih kitapları büyük oranda çeviri, modern olanların birçoğu öyle, ancak Osmanlı'ya ait çok ciddi kaynaklar var tabi, bunların Türkiye'deki kaynaklarla ne kadarı örtüşüyor bunu bilemeyeceğim. Kosovo 15/06/1389 savaşının Türk ve Sırp kaynaklarında ufakta olsa farklılıklarını gördüm mesela

Düşünce yapım gereği geçmişe yönelik "imparatorluk" kavramlarını nedense pek benimseyemedim, sevemedim hocam. Doğu Roma'yı sevdiğim söylenemez, Sırbistan'da bizans bile denmiyor, kültürel olarak Doğu Roma denmesi daha doğru bulunuyor. Bunda Bizans teriminin batılılar tarafından uydurulmuş bir terim olmasının rolü olabilir bilemiyorum. Alman tarafından ilk ortaya atılıyor sanırım. Anımsayamadım şu an. Evet, bahsi geçen akronim BBBB bizde 4S olarak geçiyor. Zamanla kiril alfabesindeki C harfinin okunuşu latin abecesinde S olduğu için, dönüşüme uğrayacak B simbolünün ortası boşluklu olduğu için el yazmalarında kirilin C si gibi algılanmaya başlamış. Bu da modern latin abecesinde S olarak söyleniyor. Gereksiz bir şeyden bahsettim :) Kusura bakmayın.

quote:

Benim ailemin de arka planı Balkanlardır (Makedonya, Bulgaristan, Arnavutluk). Balkanları gezip görme hayatıma koyduğum planlar arasındadır.Islav Doğu Avrupa dünyasında yaygın bulunan fenotipik özellikleri taşıyoruz ve Islav bir ad taşıyan (muhtemelen Bulgar) bir atamdan haberdarız.

Çok memnun oldum o vakit. Muhtemelen vardır, zira bir şekilde inancını muhafaza eden komün bir topluluk gibi de yaşansa o bölgede yüzyıllarca bir noktadan sonra başkalaşmış sonradan islamı benimsemiş çokça slav temelli topluluk da var. Pomaklar, Torbeşler, Goranlar, Sandzaklılar gibi. Pomaklar bildiğim Bulgar asıllı, Torbeşler Makedon asıllı. Hatta Torbeş kelimesinin aslı nedir bilemem. Nizami bir hizada halk arasından seçilen 4 ve 5 ten geldiğini her 4 ve 5. kişinin rivayete göre islamı seçmesi karşılığında osmanlı zamanında mevkii sahibi olabileceği gibi bir şey duymuştum. Tamamen uydurma olma ihtimali yüksek.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi krstarica -- 2 Kasım 2021; 13:52:27 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.

Bu mesajda bahsedilenler: @Nat Alianovna

N Nat Alianovna
3 ay (1623 mesaj)
Batı algısında ve Batılı ülkelerle içtimai anlamda kıyaslandığında Ortodoks (ve ilaveten eski komünist) Doğu zaten hep geridedir; bu Rus otokrasisi ve imparatorluğu olsun; ona temel teşkil ettiği varsayılan Bizans olsun; Doğu Ortodoks toplumlarının geriliği Yunan ve Cumhuriyetçi Roma'dan filizlenen liberal demokrat değerler üstüne bina olmuş Batı dünyasında genellikle negatif imgelerle karşılığını bulur. Tarihsel olarak bu imgelerde bazı kusurlar bulunur; misal Ortodoks Bizans'ın geç Ortaçağlardan önce Avrupa'nın en büyük ve en üretken para tabanlı ekonomisine, en kompleks teşkilatlanmasına ve teknolojisine sahip olması ve Matematikçi Leo, Patrik Photios, Mikhail Psellos gibi akla bir Rönesans Aydını profilini getiren figürlerin şahsında hatırı sayılır bir klasik mentalite yansıtan entelektüel geleneği barındırması entelektüelizmi ve özgür düşünceyi öldüren "Doğu Despotizminin" boyutlarını ve doğu despotizminin Ortodoks dünyasındaki "Bizanslı" kökenlerini özellikle de Bizans Devleti ile Çarlık - Sovyet Despotluklarının birbirine ne kadar benzediğini sorgulatıyor. "Otokrat" Bizans eğer iktisadi temelde "Ortaçağların Almanyası'ysa" bu maddi başarının sırrı Yunanî Doğu olsun ya da Yunanî Doğu olmasın; tarih içerisinde Büyük Doğu dünyasının genel anlamda Batı'dan daha zengin oluşunda, bu çerçevede Roma İmparatorluğu'nun Doğu yarımküresinin Batı yarımküresinden daha zengin oluşunda ve Bizans'ın esasında Roma İmparatorluğu'nun Ortaçağ ve Levant bağlamına indirgenmiş bizatihi kendisinden başka bir şey olmadığı için emsalsiz Romalı altyapısında aranmalıdır. Yani nasıl ki Batı'nın içinde özellikle Yahudi-Hıristiyan inancı başlığı altında bir Doğu saklıysa Doğu dünyasının içerisinde antik çağlardan bu yana bir Batı saklıdır ve İskender seferlerini takip eden Hellenistik çağlardan başlayarak Geç Antikite, erken Hıristiyanlık tarihi ile Bizantoloji okumaları yapmak bunu görmek için oldukça ideal bir yol teşkil ediyor. En azından şimdiye kadar okuduğum ufuk açıcı çalışma ve kitaplardan yola çıkarak buna inanıyorum. Peter Brown olsun, Averil Cameron olsun, Anthony Kaldellis, Cecile Morrison, Angeliki Laiou ve niceleri bunları tarih çalışmalarında teferruatıyla ortaya serebilmişlerdir. Yarımkürelerden kastederken aynı devletteki idari teşkilatlanmalardan söz ettiğimizi, esasında Doğu veya Batı Roma gibi iki ayrı devletin olmadığını, Roma İmparatorluğu'nun İstanbul merkezli kanadının modern historyagrafya tarafından "Doğu Roma" veya "Bizans" olarak adlandırıldığını ve bunun tüm entelektüel ve popüler çevrelere böyle yansıdığını, Sırpların Doğu Roma tercihinin de özünde yanlış olduğunu vurgulayalım. İki terim de gayet kullanışlı (ve yerleşik) etiketlerdir ancak anakronistiktirler (bağlam dışıdırlar ve yapısal olarak hatalıdırlar); haliyle yanlış anlamalara da kapı açarlar. Tek bir Roma İmparatorluğu vardır. O da sonunda Ortodoksların elinde olan ve Yunanca konuşan Ortodoks Romalı (Rum) kimliğiyle tanımlanan bir siyasi varlık olarak 1453'te can vermiştir. Bununla ilgili birkaç konu linki bırakabilirim:

https://forum.donanimhaber.com/yunan-kralligi-icin-bizans-bir-zamanlar-utanc-kaynagi-imis--150152703
https://forum.donanimhaber.com/roma-tarihinde-dogru-bilinen-yanlislar--148122031

Ortodoks Yunanca doğru kanı veya görüş manasında esasında işin özünü yani dinselliğin dogmatik ve tekil hakikatçi doğasını çok iyi anlatıyor. Ritüeller, şekli şartlar, biçimler vb bu çerçevede ele alınıyor. Kavgalar açıkçası bence de bu mevzu bahis "doğru görüşten" (dogmatik anlayıştan) çıkıyor zira inanan kimsenin algısında işin sonunda tanrı yargısı var. Kurtuluş var. Sınavı geçmek var. Özel olmak, seçilmiş olmak, ilahi fazileti taşımak var. Kişi yanılıyorsa iş biter. O halde doğrunun bulunduğu farz edildiği an ona sımsıkı tutunmalı. Muhafazakar yapı esasında evrensel bir fenomen ama Batı'yı bir adım öne taşıyan otoriteyi eleştirel spekülasyonla sarsma ve yoksunluk hissiyle hep daha iyisini arama kültürü, bu muhafazakar yapıyı kıran ve toplumu ileri taşıyan daha üstün meta kültüre (teknik ve bilimsel gelişmelere) yol açan bir durum. Dini topluluklarda - cemaatlerde - ve dinin dogmanın özüne karşı bunun yapılabileceğini düşünmüyorum. Dogma çerçevesinde cemaatleşme bilişsel bazda gelişimi dondurucu ve toplumları çok engelleyici etkilere sahip. Gerçek Batı bence bilim ve entelektüelizm üzerine kurulu, Doğu da din ve dogma üzerine. Aralarındaki marjinal gelişmişlik farkı bundan kaynaklı. Dediğimin oldukça a-teistik (din tanımaz) bir söylem olduğunun farkındayım ancak entelektüel ve eleştirel yaklaşmadan pozitif bir adım atılamayacağına olan inancım yüksek. Dinler, bağnaz ideolojiler, dogmalar vb Mustafa Kemal Atatürk'ün Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na doktrinsiz parti programı hakkında verdiği cevapta dile getirdiği gibi ciddi birer handikap. Atatürk'ün mirası dogma değil; akıl ve bilim. Zira Atatürk çöken bir imparatorluğa tanıklık etmiş bir lider olarak özünde Osmanlı'yı mahveden şeyi görüyor. Vahşet ne yazık ki ahlakın veya hukukun rafa kaldırıldığı, hele hele "Doğru Görüşün" "Batıl Olanı" şiddet yoluyla ezmeye yeltendiği her yerde var. Batı dünyasında da büyük vahşetler yaşandı mı anahtar kelimeler olarak Katoliklik - Protentanlık gibi mezhepleri (30 Yıl Savaşları, Aziz Bartholomeus Katliamı) veya Nazizm, Faşizm gibi radikal ideolojileri (Holocaust) görüyoruz.

Hayır hayır ne demek. Açıklamanız hiç de gereksiz değil. Emperyal bir propaganda değeri arz eden akronimin Sırbistan'daki çarpılma şeklini açıkçası sizden öğrendim. İşte mükemmel bir tarihsel dönüşüm örneği. Varolan ve bir anlam içeriği barındıran bir nesne-konsept-kavram nesiller farkına varmaksızın sessiz sedasız bambaşka bir şeye dönüşüyor. :) "Rus" adının Vikinglere yakıştırılan bir isimken günümüzde bambaşka bir anlama sahip olması gibi. Antik Türk Bulgarların "Slav", modern Slav Bulgarların "Türk" olması gibi.

Vaktinizi ayırdığınız ve paylaştığınız bilgilerle beni varsıllaştırdığınız için çok teşekkür ederim. Diyorum ya öyle elini sallasan Sırplar ne düşünüyor, Yunan neye inanıyor vb bilen insan bulamazsın. :)



< Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >

< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
Bu mesaja 1 cevap geldi.

Bu mesajda bahsedilenler: @krstarica

K krstarica
2 ay (12241 mesaj)
quote:

Dogma çerçevesinde cemaatleşme bilişsel bazda gelişimi dondurucu ve toplumları çok engelleyici etkilere sahip.

Son dönemde Türkiye'de yaşanan olayların temelinde de ve hatta son 30 yıllık siyasal yapının, ülkenin eğitim sistemi üzerindeki olumsuz etkileri bunun inikâsı oluyor.

Düşüncüler insandan insana farklı algoritmalar kullanılarak başkalaşsa da edinilmiş bilgilerin insan zihninde yarattığı izler ve tecrübeler farklı zihinlerde de benzer "doğru" yol kapısına varıyor. Daha üstün körü bir tarih bilgisine sahip olmama rağmen sizinle müşterek düşünüyorum. AKlı ve bilimi kullanmak biz buna kısaca "stokastik" düşünce mekanizması diyelim. Bize sunulan hayatta öğretilen ya da ezberletilen her türlü veriyi, hesap edebildiğimiz boyutta tabi ki, olasılıklara pay ettiğimizde zihnimizin yol aldığını ve hatta hayatta birçok alanda bize kolaylıklar sağladığını zamanla göremesek de hissediyoruz. Stokastik düşünceyi benimsemedikçe de yol alamayacağız. İnsanlar halen deterministik düşünce yapısının insanı sorunların çözümüne kavuşturmaya götürecek yol olduğuna inanıyor. Bunu nesilden nesile aktaran bir topluluk var çünkü. Doğu toplulukları maalesef bunu kültür edinmiş durumda. John Locke'ın da dediği gibi " İnsan doğduğunda boş bir levha gibidir, zamanla şekillenir ve dolar." Önemli olan nasıl kültürel ögelerle bir toplum yaratıldığıdır. Buna teolojik unsurlar da dahil. Ailelerin de payı büyük tabi ki. 3 yaşından itibaren bir çocuğa nasıl düşünmesi gerektiğini öğreten bir ebeveyn çocuğunun ilerde hiç karşılaşmadığı sorunlarda dahi bir fikir ve mantık yürütme mekanizması geliştirmesi diğer kapalı zihinlere oranla yüksek olacaktır.

Tam da bahsettiğiniz üzere her nekadar kültürel anlamda farklı halklar da olsalar. Yunan, Sırp ya Bulgar halkının görece Doğu kavimleriyle benzer kafa yapısına sahip olması tesadüf değil ya da bunu Osmanlı ile olan 500 yıllık griftleşmiş halk bağına dayandırmamalıyız.


quote:

Muhafazakar yapı esasında evrensel bir fenomen ama Batı'yı bir adım öne taşıyan otoriteyi eleştirel spekülasyonla sarsma ve yoksunluk hissiyle hep daha iyisini arama kültürü, bu muhafazakar yapıyı kıran ve toplumu ileri taşıyan daha üstün meta kültüre (teknik ve bilimsel gelişmelere) yol açan bir durum.
Dogmatik anlayışın aynı zamanda kafatasçılığı da tetiklediğini, daha ilkel (hayvani) güdülere ittiğini insan denen varlığın kendine anlam arayışına girdiğinde sahip olduğu( daha doğrusu olamadığı) meziyetleri insanlık nezdinde göstermek yerine-zaten gösteremediği için- doğuştan gelen renk, ırk, milliyet gibi unsurlarla kendini çevreleyerek kendi çevresinden de taraftar toplayarak güçlü hissetme arayışına giriyor. Batıdaki ırkçılığı bir yana ayırıyorum. Bence sebebi mevcut doğu anlayışındaki milliyetçilik kavramıyla aynı değil. Orada daha çok, sahip oldukları değerlerin bozulmasından ziyade, düzenlerinin bozulmasına karşı bir tepki var. Doğuda ise bu insanlar için sarılacak bir sevgili, aile, aşk pozisyonunda. Bu sebeple Balkanları da ben tamami ile doğu kültürüne ait görüyorum. Alfred Adler'in bir kitabında bahsettiği bu sizin de değindiğiniz insanların bilime ve akla yönelik hareket etmesini sağlayan modernizmin yolunu açan mekanizmanın "üstünlük arayışından" geldiğini söylüyor. Üstünlük arayışının da aslen özgürlükçü düşünce yapısıyla mümkün olabileceğini söylüyor. Bu da aslında konunun bir nevi özeti gibi. Her insan doğası gereği bu arayışın içinde olmak zorunda yoksa hayata tutanamaz. Hepimiz bir şekilde bu sebeple okuruz, öğreniriz. Bir rekabete kendimizi adapte ederiz. Ancak bu düşünsel anlamda kısıtlanan zihinlerde tehlikle öğelere bahsettiğim gibi milliyetçiliğe, ırkçılığa ve kafatasçılığa kadar giden menfi unsurlara aşkla bakılan arayışa kadar gidiyor, önünü açıyor.

Dogmatiklik de işine geldiğine göre esnetilebiliyor maalesef bunun örnekleri çok, İncil'de "domuz ve türevlerini yemenin yasak olduğu diğer semavi dinlerdeki gibi emredilirken, ortodoks dünyasında bu bir fetva niteliğinde düzeltme ile yenmenin önü açılıyor. Sırbistan dağlık bir coğrafyadır tıp ki iç anadolu doğu anadolu gibi haliyle birçok yaban hayvanı ve domuz doğal olarak yaşamaktadır. haliyle Türkler, 1300 lerde Sırbistan'ın bugün ki topraklarını ilhak ettiklerinde, dönemin halkı o zamana kadar "dinsel unsurlar sebebiyle olmasa da " domuz yememeyi tercih etmiştir. Sırpların temel besin kaynağı dana ve koyun etidir aslında her slav kavminde olduğu gibi ancak Türkler müslüman oldukları içinde dönemin Osmanlı tüccarları tüm bu hayvanları alıp götürüyor. Türklerin dokunmadıkları canlılar haliyle domuzlar oluyor. Sırplarda bu dönemden itibaren daha önce yeltenmedikleri hayvan olan domuzları mutfak kültürüne katıyorlar. Dönemin mitropolitleri buna karşı çıkıyor. Büyük tartışmalar yaşandığı söyleniyor. Bir noktadan sonra fetva niteliğinde dediğim gibi önü açılıyor ve bugünlere kadar gelen bir kültür oluyor. Doğu'da dinin önemi islam ya da ortodoksluk ya da ibrani dini olsun fark etmeksizin halkları yönlendirmede halen aktif. Rus bir mitropolitin ölümünün ardından insanlar sokaklarda yas tutarken, inanın Vatikan'ın (her ne kadar dogmatikte olsa) insanlar nezdinde önemi doğu kiliseleri ve dinlerindeki gibi değil. Daha çok bir marka. Katolik bir Hırvat'ın, Papa'nın ne dediği ile ilgilendiğini düşünmüyorum en azzından ben şahit olmadım. Seküler düşünce yapısını haiz olmuşlar bir kere bu bir ailevi kültüre dönüşmüş. Ancak doğuda biraz uzattım halen daha ağzına bakılıyor, din adamlarının bunun örnekleri Türkiye'de de var. Tam olarak insanla olası Tanrı arasında o stokastik düşüncenin olmamasından beri gelen "olası" Tanrı düşüncesine sahip olamyorlar. Olmak zorunda olan Tanrı bakış açısı var. YOksa kurtuluşumuz olmayacak ve azap çekeceğiz. İslamda cennet, ortodokslukta bizim" nebesko carstvo" anlamı (GÖK ÇARLIĞI-Göğe yükselen ortodokslar için orada inşaa edilen Tanrı krallığı) dediğimiz,ve içerisinde bir müslümanın hayal ettiği cennet kavramında ne varsa bizde de o ögelerin olması din fark etmeksizin tesadüf olamaz.

Bilim ve din arasındaki ilişkiyi açıklayan güzel bir söz duymuştum çok öncelerde," Bilim kesinleşmemiş kanıttır; din ise kanıtlanamamış kesinliktir."

Bugün islam dünyasında kripto paraların tartışılması, borsa, faiz kavramları gibi modern unsurlar da aslında ne kadar benzer. Din farketmiyor. Bir topluluğun ruhban sınıfı üzerinden yönetildiği her yerde dogmatiklik superiorizmi maalesef var. Halk bugün de birçok konuda sınırlı kafa yapısına sahip. Nikola Tesla Sırbistan'ın ve hatta dünyanın en büyük biliminsanlarından ancak bağnaz bir pravoslavac yani dogmatik Ortodoks zihniyetinin ürünü. O bilim üreten dehasının yanında, insanlık adına olan düşüncelerini okuduysanız siz de fark etmişsinizdir. Temel sığ bugün ki inkilabi düşünce yapısından tamamen farklıdır aslında. Bu da kültürel etkinin aslında ne kadar etkileyici olduğuna bir işaret. 20 yaşında ülkesini de terk etse 40 sene ABD' de de yaşasa bazı şeyler sadece küçük yaşlarda babasının yoğun dini öğretilerine mağruz kalması hasebiyle değiştirilememiş. Öylesi bir zekaya sahip olmasına rağmen. Türkiye'de bunu bilip yaşayan biri olarak halk içerisinde yaşyan bireylerde de sıklıkla karşılaşıyorum. Okumuş cehil ya da üniversiteli cahil kavramları da sanırım buradan doğuyor. Panslavizmin temelinde de yine ortodoksluk kavramı üzerinden doğu bloğu oluşturma siyasi bir düşünce vardı sanırım. Dilerdim ki dünyada hiçbir kavmin dini inancı olmasaydı. Bugün futbol dahi, toplumları ayrıştırıcı bir unsur olarak kullanılıyor. Dinin kullanılmaması mümkün olamazdı zaten.

quote:

Batı algısında ve Batılı ülkelerle içtimai anlamda kıyaslandığında Ortodoks (ve ilaveten eski komünist) Doğu zaten hep geridedir; bu Rus otokrasisi ve imparatorluğu olsun; ona temel teşkil ettiği varsayılan Bizans olsun; Doğu Ortodoks toplumlarının geriliği Yunan ve Cumhuriyetçi Roma'dan filizlenen liberal demokrat değerler üstüne bina olmuş Batı dünyasında genellikle negatif imgelerle karşılığını bulur. Tarihsel olarak bu imgelerde bazı kusurlar bulunur; misal Ortodoks Bizans'ın geç Ortaçağlardan önce Avrupa'nın en büyük ve en üretken para tabanlı ekonomisine, en kompleks teşkilatlanmasına ve teknolojisine sahip olması ve Matematikçi Leo, Patrik Photios, Mikhail Psellos gibi akla bir Rönesans Aydını profilini getiren figürlerin şahsında hatırı sayılır bir klasik mentalite yansıtan entelektüel geleneği barındırması entelektüelizmi ve özgür düşünceyi öldüren "Doğu Despotizminin" boyutlarını ve doğu despotizminin Ortodoks dünyasındaki "Bizanslı" kökenlerini özellikle de Bizans Devleti ile Çarlık - Sovyet Despotluklarının birbirine ne kadar benzediğini sorgulatıyor. "Otokrat" Bizans eğer iktisadi temelde "Ortaçağların Almanyası'ysa" bu maddi başarının sırrı Yunanî Doğu olsun ya da Yunanî Doğu olmasın; tarih içerisinde Büyük Doğu dünyasının genel anlamda Batı'dan daha zengin oluşunda, bu çerçevede Roma İmparatorluğu'nun Doğu yarımküresinin Batı yarımküresinden daha zengin oluşunda ve Bizans'ın esasında Roma İmparatorluğu'nun Ortaçağ ve Levant bağlamına indirgenmiş bizatihi kendisinden başka bir şey olmadığı için emsalsiz Romalı altyapısında aranmalıdır. Yani nasıl ki Batı'nın içinde özellikle Yahudi-Hıristiyan inancı başlığı altında bir Doğu saklıysa Doğu dünyasının içerisinde antik çağlardan bu yana bir Batı saklıdır ve İskender seferlerini takip eden Hellenistik çağlardan başlayarak Geç Antikite, erken Hıristiyanlık tarihi ile Bizantoloji okumaları yapmak bunu görmek için oldukça ideal bir yol teşkil ediyor. En azından şimdiye kadar okuduğum ufuk açıcı çalışma ve kitaplardan yola çıkarak buna inanıyorum. Peter Brown olsun, Averil Cameron olsun, Anthony Kaldellis, Cecile Morrison, Angeliki Laiou ve niceleri bunları tarih çalışmalarında teferruatıyla ortaya serebilmişlerdir. Yarımkürelerden kastederken aynı devletteki idari teşkilatlanmalardan söz ettiğimizi, esasında Doğu veya Batı Roma gibi iki ayrı devletin olmadığını, Roma İmparatorluğu'nun İstanbul merkezli kanadının modern historyagrafya tarafından "Doğu Roma" veya "Bizans" olarak adlandırıldığını ve bunun tüm entelektüel ve popüler çevrelere böyle yansıdığını, Sırpların Doğu Roma tercihinin de özünde yanlış olduğunu vurgulayalım. İki terim de gayet kullanışlı (ve yerleşik) etiketlerdir ancak anakronistiktirler (bağlam dışıdırlar ve yapısal olarak hatalıdırlar); haliyle yanlış anlamalara da kapı açarlar. Tek bir Roma İmparatorluğu vardır. O da sonunda Ortodoksların elinde olan ve Yunanca konuşan Ortodoks Romalı (Rum) kimliğiyle tanımlanan bir siyasi varlık olarak 1453'te can vermiştir. Bununla ilgili birkaç konu linki bırakabilirim

Konularınızı da okuyacağım teşekkür ederim. Ayrıca Doğu ve Batı Roma kavramının nasıl aslında tek bir noktada birleştiğini bu iki unsuru temelde ayırmanın doğru olmadığını güzel bir şekilde ifade etmişssiniz.

Hocam bizde sizin gibi belirli bir alanda mücehhez insanları göremiyoruz :) Göremiyoruz ki bir şeyler öğrenelim. Konuşalım ortak bir nokta bulalım. BU yazım teveccüh mahiyetinde değil kesinlikle, samimi düşüncelerimdir :)





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi krstarica -- 4 Kasım 2021; 2:25:22 >


Bu mesajda bahsedilenler: @Nat Alianovna

N Nat Alianovna
2 ay (1623 mesaj)
quote:

Son dönemde Türkiye'de yaşanan olayların temelinde de ve hatta son 30 yıllık siyasal yapının, ülkenin eğitim sistemi üzerindeki olumsuz etkileri bunun inikâsı oluyor.

Düşüncüler insandan insana farklı algoritmalar kullanılarak başkalaşsa da edinilmiş bilgilerin insan zihninde yarattığı izler ve tecrübeler farklı zihinlerde de benzer "doğru" yol kapısına varıyor. Daha üstün körü bir tarih bilgisine sahip olmama rağmen sizinle müşterek düşünüyorum. AKlı ve bilimi kullanmak biz buna kısaca "stokastik" düşünce mekanizması diyelim. Bize sunulan hayatta öğretilen ya da ezberletilen her türlü veriyi, hesap edebildiğimiz boyutta tabi ki, olasılıklara pay ettiğimizde zihnimizin yol aldığını ve hatta hayatta birçok alanda bize kolaylıklar sağladığını zamanla göremesek de hissediyoruz. Stokastik düşünceyi benimsemedikçe de yol alamayacağız. İnsanlar halen deterministik düşünce yapısının insanı sorunların çözümüne kavuşturmaya götürecek yol olduğuna inanıyor. Bunu nesilden nesile aktaran bir topluluk var çünkü. Doğu toplulukları maalesef bunu kültür edinmiş durumda. John Locke'ın da dediği gibi " İnsan doğduğunda boş bir levha gibidir, zamanla şekillenir ve dolar." Önemli olan nasıl kültürel ögelerle bir toplum yaratıldığıdır. Buna teolojik unsurlar da dahil. Ailelerin de payı büyük tabi ki. 3 yaşından itibaren bir çocuğa nasıl düşünmesi gerektiğini öğreten bir ebeveyn çocuğunun ilerde hiç karşılaşmadığı sorunlarda dahi bir fikir ve mantık yürütme mekanizması geliştirmesi diğer kapalı zihinlere oranla yüksek olacaktır.

Tam da bahsettiğiniz üzere her nekadar kültürel anlamda farklı halklar da olsalar. Yunan, Sırp ya Bulgar halkının görece Doğu kavimleriyle benzer kafa yapısına sahip olması tesadüf değil ya da bunu Osmanlı ile olan 500 yıllık griftleşmiş halk bağına dayandırmamalıyız.

Dogmatik anlayışın aynı zamanda kafatasçılığı da tetiklediğini, daha ilkel (hayvani) güdülere ittiğini insan denen varlığın kendine anlam arayışına girdiğinde sahip olduğu( daha doğrusu olamadığı) meziyetleri insanlık nezdinde göstermek yerine-zaten gösteremediği için- doğuştan gelen renk, ırk, milliyet gibi unsurlarla kendini çevreleyerek kendi çevresinden de taraftar toplayarak güçlü hissetme arayışına giriyor. Batıdaki ırkçılığı bir yana ayırıyorum. Bence sebebi mevcut doğu anlayışındaki milliyetçilik kavramıyla aynı değil. Orada daha çok, sahip oldukları değerlerin bozulmasından ziyade, düzenlerinin bozulmasına karşı bir tepki var. Doğuda ise bu insanlar için sarılacak bir sevgili, aile, aşk pozisyonunda. Bu sebeple Balkanları da ben tamami ile doğu kültürüne ait görüyorum. Alfred Adler'in bir kitabında bahsettiği bu sizin de değindiğiniz insanların bilime ve akla yönelik hareket etmesini sağlayan modernizmin yolunu açan mekanizmanın "üstünlük arayışından" geldiğini söylüyor. Üstünlük arayışının da aslen özgürlükçü düşünce yapısıyla mümkün olabileceğini söylüyor. Bu da aslında konunun bir nevi özeti gibi. Her insan doğası gereği bu arayışın içinde olmak zorunda yoksa hayata tutanamaz. Hepimiz bir şekilde bu sebeple okuruz, öğreniriz. Bir rekabete kendimizi adapte ederiz. Ancak bu düşünsel anlamda kısıtlanan zihinlerde tehlikle öğelere bahsettiğim gibi milliyetçiliğe, ırkçılığa ve kafatasçılığa kadar giden menfi unsurlara aşkla bakılan arayışa kadar gidiyor, önünü açıyor.

Dogmatiklik de işine geldiğine göre esnetilebiliyor maalesef bunun örnekleri çok, İncil'de "domuz ve türevlerini yemenin yasak olduğu diğer semavi dinlerdeki gibi emredilirken, ortodoks dünyasında bu bir fetva niteliğinde düzeltme ile yenmenin önü açılıyor. Sırbistan dağlık bir coğrafyadır tıp ki iç anadolu doğu anadolu gibi haliyle birçok yaban hayvanı ve domuz doğal olarak yaşamaktadır. haliyle Türkler, 1300 lerde Sırbistan'ın bugün ki topraklarını ilhak ettiklerinde, dönemin halkı o zamana kadar "dinsel unsurlar sebebiyle olmasa da " domuz yememeyi tercih etmiştir. Sırpların temel besin kaynağı dana ve koyun etidir aslında her slav kavminde olduğu gibi ancak Türkler müslüman oldukları içinde dönemin Osmanlı tüccarları tüm bu hayvanları alıp götürüyor. Türklerin dokunmadıkları canlılar haliyle domuzlar oluyor. Sırplarda bu dönemden itibaren daha önce yeltenmedikleri hayvan olan domuzları mutfak kültürüne katıyorlar. Dönemin mitropolitleri buna karşı çıkıyor. Büyük tartışmalar yaşandığı söyleniyor. Bir noktadan sonra fetva niteliğinde dediğim gibi önü açılıyor ve bugünlere kadar gelen bir kültür oluyor. Doğu'da dinin önemi islam ya da ortodoksluk ya da ibrani dini olsun fark etmeksizin halkları yönlendirmede halen aktif. Rus bir mitropolitin ölümünün ardından insanlar sokaklarda yas tutarken, inanın Vatikan'ın (her ne kadar dogmatikte olsa) insanlar nezdinde önemi doğu kiliseleri ve dinlerindeki gibi değil. Daha çok bir marka. Katolik bir Hırvat'ın, Papa'nın ne dediği ile ilgilendiğini düşünmüyorum en azzından ben şahit olmadım. Seküler düşünce yapısını haiz olmuşlar bir kere bu bir ailevi kültüre dönüşmüş. Ancak doğuda biraz uzattım halen daha ağzına bakılıyor, din adamlarının bunun örnekleri Türkiye'de de var. Tam olarak insanla olası Tanrı arasında o stokastik düşüncenin olmamasından beri gelen "olası" Tanrı düşüncesine sahip olamyorlar. Olmak zorunda olan Tanrı bakış açısı var. YOksa kurtuluşumuz olmayacak ve azap çekeceğiz. İslamda cennet, ortodokslukta bizim" nebesko carstvo" anlamı (GÖK ÇARLIĞI-Göğe yükselen ortodokslar için orada inşaa edilen Tanrı krallığı) dediğimiz,ve içerisinde bir müslümanın hayal ettiği cennet kavramında ne varsa bizde de o ögelerin olması din fark etmeksizin tesadüf olamaz.


Determinizm asırlardan beri sosyal düzenlilik ve sosyal birlik ile eşgüdümlü gittiği bir dünyada özellikle de gelenekçi toplumlara stokastik kritik düşünceyi aşılamak ve yerleştirmek oldukça zor, bir toplumu ileri taşıyan aydın ve elitlerine bu konuda büyük görev düşüyor. Bu konuda tüm engellere ve zorluklara rağmen "iyimserlik" Alfred Adler'ı tenkit eden ünlü bilim felsefesicisi Popper'ın da dediği "ahlaki bir sorumluluk" veya Prusyalı filozof Kant'ın dediği şekilde "ahlaki bir ödev" gibi düşünülebilir. Yalnız determinizmin önde oluşunu, yer yer "vicdanın-sağduyunun ötekileştirmeyle susturulduğu" epey kötü şöhretli Balkan milliyetçiliği veya Ortodoks softalığında karşımıza çıkmasını doğu aleminin yüceltici gelenekçiliğinin ve yüceltmeye aracılık eden meftunluğunun kapsamında değerlendirirken bir yandan Batı dünyasında da varolan ve giderek büyüyen ciddi bir sorun olan bilimde uzmanlaşma ve uzmanlaşmanın getirdiği bilim ile halk arasındaki kopuklukla da alakalı görmeliyiz. "Uzmanlaşma" öylesine bir boyut aldı ki artık halka ilham verebilecek polimath fikir önderleri çıkamamakta çünkü tüm bilimsel ve teknik gelişmelere ve karmaşıklaşan bir kültüre ayak uydurmanın imkansızlığı bir toplumdaki polimath imalatını sekteye uğratmaktadır. Söz edilen uzmanlaşmaya en iyi örnek olarak zaten çoktan her konusunda uzmanlaşması imkansız hale gelmiş "klasik determinist fiziğin" yetersizliği karşısında sanki mevcut kontrolden çıkmış uzmanlaşma düzeyi yetmiyormuş gibi yepyeni bir fizik dalı ve araştırma programı olarak kuantum fiziğinin yükselişini gösterebiliriz. Bu minvalde 20.yüzyılda fizik biliminin muazzam gelişimi ve "parçacık fiziği" denilen alt fizik dalının iyiden iyiye ortaya çıkışı "doğanın veya sağduyunun" gündelik deneyimlerle beklenecek olanın aksine "deterministik" olmadığı, "probiliteli" olduğu ve probilitenin de belirsizlikle beraber yeni bir "determinizm tipi" teşkil ettiği kuantum fiziği alanını yaratmıştır. Yani fizik biliminde insanın dünya-doğa algısı uzmanlaşmayla ve giderek derinleşen araştırmalarla tamamıyla dönüşürken sıradan insanın veya toplumların dünyadan beklentileri "deterministik" ve güncel fizikteki mutlaken belirsizliğin ve verilmiş probilitenin aksine "mutlaken belirlenimci / belirlenmiş" kalmıştır. Kuantum fizikçileri A ise B denemeyeceğini, verilmiş ihtimaller dahilinde A ise B, C, D, Z olabileceğini ve "deneylenmeyenin" herhangi bir bilgisi olmadığını ve "sanal" olduğunu doğa bilimsel epistemolojik temelleri doğrultusunda açıkça itiraf etmişler ancak toplumlar en yakın atalardan ve akranlardan aktarılan arkaik ve iptidai inançlara, sahada açıkça deneyimlenmemiş "bilgilere" ve "A ise kesinlikle B" tutumlarına şiddetle sarılmaya, bu yolla atfettikleri üstünlüklerini vaaz etmeye devam etmişlerdir. Batılı toplumlar bile bir yığın deterministik ve monist paradigmayla kendisini kısıtlar görünüyor. Olasılıkçı ve çoğulcu kritik düşünceyi A'dan Z'ye kucaklayamıyor. Güven problemi ve insan doğasından mütevellit çelişkileri bulunuyor.

Balkanları oranın bağlamı içerisinde bulunan gerçek bir Balkanlı olarak elbette sizin benden çok daha iyi tanıdığınız gündüz gibi açık ve Balkanları "Doğu" bağlamında gördüğünüz yorumunuz karşısında diyebileceğim bir şey bulunmaz. Balkanları - bilhassa Sırpları - fazla tanımayan arkadaşlar için paylaştığınız ufak tefek bilgi kırıntıları bile ufuk açıcı. Bilgi kırıntısı diyorum yanlış anlamayın zira benim paylaştıklarım da belki yol gösterebilecek bilgi kırıntısından başka bir şey değil. Gücü Roma'da merkezileşmiş ve kurumsallaşmış Papa-Vatikan ile Otosefal (çok başlı) Ortodoks ruhbanın kendi toplumlarındaki statüleri ve algılanma biçimleri hakkında kıyasınız da bence çok ilginç. "Batı ile Doğu" arasındaki farklılığı ele almada kesinlikle değerlendirmeye değer.

quote:

Ancak doğuda biraz uzattım halen daha ağzına bakılıyor, din adamlarının bunun örnekleri Türkiye'de de var.


Kesinlikle katılıyorum. Uzatan benim, estağfurullah. :D Yalnızca sizin de ima ettiğiniz şu anekdotu düşmek isterim; Batı dünyasında 18.yüyıldaki Aydınlanma Çağı'ndan bu yana tam tersi bir trend giderek popülerleşiyor, Batı (özellikle Batı Avrupa) aleminde din adamlarından tiksiniliyor. Modern Batılı toplumlarda ruhban, ulema, molla vs ne derseniz deyin böylesi bir dini sınıfın hakimiyeti kırılmış halde. Daha önce sözünü ettiğim Bizans'ın Ortaçağlarda Batı'dan "daha kalkınmış ve daha medeni" bir yer oluşu da misal Bizans'ta emperyal otoritenin eklesiyastik (ruhban) otoritenin tekelini kırıp dengelemesinde, kilise kanonu haricinde neredeyse tüm dünyevi meselelerde son sözü imparatorun söylemesinde yatıyor. Batıda Katolik Kilisesi'nin Cermen şeflerin ve kralların üstünde bir hakimiyet düzeyi varken Batı dünyası dinsel otoritaryanizm ve ilahi dogmanın toplumsal tatbikati anlamında Doğu'dan farklı değildi.

quote:

Bilim ve din arasındaki ilişkiyi açıklayan güzel bir söz duymuştum çok öncelerde," Bilim kesinleşmemiş kanıttır; din ise kanıtlanamamış kesinliktir."


Şahane bir söz. İlk defa duydum. Bilimde kanıtlar ihtimal (probilite*) dahilinde güncellenebileceği için bilim kesin değildir; dinde ise kanıtlar olmaksızın inanç veya iman temelinde kesinlik (determinizm*) vardır.

quote:

Bugün islam dünyasında kripto paraların tartışılması, borsa, faiz kavramları gibi modern unsurlar da aslında ne kadar benzer. Din farketmiyor. Bir topluluğun ruhban sınıfı üzerinden yönetildiği her yerde dogmatiklik superiorizmi maalesef var. Halk bugün de birçok konuda sınırlı kafa yapısına sahip. Nikola Tesla Sırbistan'ın ve hatta dünyanın en büyük biliminsanlarından ancak bağnaz bir pravoslavac yani dogmatik Ortodoks zihniyetinin ürünü. O bilim üreten dehasının yanında, insanlık adına olan düşüncelerini okuduysanız siz de fark etmişsinizdir. Temel sığ bugün ki inkilabi düşünce yapısından tamamen farklıdır aslında. Bu da kültürel etkinin aslında ne kadar etkileyici olduğuna bir işaret. 20 yaşında ülkesini de terk etse 40 sene ABD' de de yaşasa bazı şeyler sadece küçük yaşlarda babasının yoğun dini öğretilerine mağruz kalması hasebiyle değiştirilememiş. Öylesi bir zekaya sahip olmasına rağmen. Türkiye'de bunu bilip yaşayan biri olarak halk içerisinde yaşyan bireylerde de sıklıkla karşılaşıyorum. Okumuş cehil ya da üniversiteli cahil kavramları da sanırım buradan doğuyor. Panslavizmin temelinde de yine ortodoksluk kavramı üzerinden doğu bloğu oluşturma siyasi bir düşünce vardı sanırım. Dilerdim ki dünyada hiçbir kavmin dini inancı olmasaydı. Bugün futbol dahi, toplumları ayrıştırıcı bir unsur olarak kullanılıyor. Dinin kullanılmaması mümkün olamazdı zaten.


Tesla ile arasında hep antagoni kurulan Edison her ne kadar alternatif akım devrelerle kara propaganda yapmak için köpekleri öldüren vicdansız bir serseri olursa olsun; Tesla kültür ve mezhep arka planı itibarıyla Protestan Amerikalı Edison'un yanında felaket bir girişimci diyebiliriz miyiz? :) Bence diyebiliriz. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu eserinde sosyolog Max Weber mezhep ile kapitalist davranış arasında (haliyle kapitalist içtimai gelişmişlik arasında) mezhep bazlı kültürel ve davranışsal kodlamaya tabi tutulan bireylerden (burada John Locke'un boş levhasını doğduğu ve şuur kazandığı andan itibaren çevreyle toplumsal ve kültürel bir varlık niteliği kazanmaya başlayan insanla doldurmaya çalışıyoruz) kaynaklanan kesin bir ilişki görmüştür. Yani dogmatikliğin veya skolastisizmin ötesinde Batı ile Doğu arasındaki veya daha güncel tartışmalarda Kuzey ile Güney (Global North and Global South) arasındaki gelişmişlik farkı mevzu bahis olduğunda davranışsal ekonomi faktörünü de kesinlikle hesaba katmalıyız. Sizi esir almış gibi olmayayım; sorumu yalnızca retorik alın. Cevabımı o sebeple kendi kendime veriyorum. :)



< Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >

< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
Bu mesaja 1 cevap geldi.

Bu mesajda bahsedilenler: @krstarica

K krstarica
2 ay (12241 mesaj)
quote:

 "Uzmanlaşma" öylesine bir boyut aldı ki artık halka ilham verebilecek polimath fikir önderleri çıkamamakta çünkü tüm bilimsel ve teknik gelişmelere ve karmaşıklaşan bir kültüre ayak uydurmanın imkansızlığı bir toplumdaki polimath imalatını sekteye uğratmaktadır. Söz edilen uzmanlaşmaya en iyi örnek olarak zaten çoktan her konusunda uzmanlaşması imkansız hale gelmiş "klasik determinist fiziğin" yetersizliği karşısında sanki mevcut kontrolden çıkmış uzmanlaşma düzeyi yetmiyormuş gibi yepyeni bir fizik dalı ve araştırma programı olarak kuantum fiziğinin yükselişini gösterebiliriz. Bu minvalde 20.yüzyılda fizik biliminin muazzam gelişimi ve "parçacık fiziği" denilen alt fizik dalının iyiden iyiye ortaya çıkışı "doğanın veya sağduyunun" gündelik deneyimlerle beklenecek olanın aksine "deterministik" olmadığı, "probiliteli" olduğu ve probilitenin de belirsizlikle beraber yeni bir "determinizm tipi" teşkil ettiği kuantum fiziği alanını yaratmıştır.

Bu kısım maalesef birçok alanda devam etmekte, hem de insanlık adına günümüzün duraklama çağını yansıtıyor. Szin de bahsettiğiniz gibi burada teknolojik ilerlemelerden bahsetmiyoruz tabi ki bunlardan ziyade polimat yapının etiyolojide sıkışmasından mütevellit, her şeyin neden-sonuç ilişkisine iyiden iyiye dayandırılmasını ele alıyoruz. Yeni alanların olmak "zorunda olduğunu" dayatıyoruz. Kuantum fiziği de bunun örneklerinden kesinlikle. Peki o halde probibilitinin de determinizmin oluşumu üzerinde etkisini olduğunu buna yapısı gereği gebe olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanırım evet.

Einstein'ın genel görelilik teorisi, uzay zamanda bükülme ile Merkür'ün yörüngesel sapmasını döneminin sınırtanımaz ifadeleriyle hedef 12 den hesaplayabilmesine, açıklayabilmesine rağmen, deterministik klasik fiziğe uymaması hasebiyle, kabul görmesi uzun bir süreçten ve süzgeçten geçmesine sebep oldu. Newton'un kütle çekim yasasının "kesinleşmemiş kanıt" olması konusunda uzlaşmamış zihinler onu değişmez deterministik bir yapı olarak görmeye devam ettiler, halen daha ediliyor. Bu örnek aslında bir noktada somut dille zuhur edişidir bu "uzmanlaşmanın".

İnsanoğlu taksonomik açıdan hayvanlar aleminde yer alması aslında boşuna değil. Hyavanlardaki ödül davranış ceza davranış arasındaki ilişkiden çok uzaklaşamadık aslında. Aile eğitimleri ve ebeveyn olma konusunda özellikle çok az geliştik. Evet, taşdevrine kıyasla ilerlediğimiz kesin ancak halen daha sentimental patlamalarla düşüncülerini hissiyat ihsarı ile harmanlaması, kendisinin de o "probilite" kısmında yer alabileceğini fark etmesine mani oluyor. En azından hayatımızın birçok alanında bu böyle. Klasik neden-sonuç ilişkisinin tek gerçek olduğu deterministik bakışa bizi saplayı veriyor. Ne de olsa insanoğlu görmediği bir şeyi hayal edemez ya da şekillendiremez sistemini zihnine oturtturmuş evet doğru ancak hangi alanlarda? Descartes'ın Kötü Cini bu konuda örnek verilebilir bence. Kötü cinin zihinlere yerleşmiş olmasını dilerdim.

quote:

. Kuantum fizikçileri A ise B denemeyeceğini, verilmiş ihtimaller dahilinde A ise B, C, D, Z olabileceğini ve "deneylenmeyenin" herhangi bir bilgisi olmadığını ve "sanal" olduğunu doğa bilimsel epistemolojik temelleri doğrultusunda açıkça itiraf etmişler ancak toplumlar en yakın atalardan ve akranlardan aktarılan arkaik ve iptidai inançlara, sahada açıkça deneyimlenmemiş "bilgilere" ve "A ise kesinlikle B" tutumlarına şiddetle sarılmaya, bu yolla atfettikleri üstünlüklerini vaaz etmeye devam etmişlerdir. Batılı toplumlar bile bir yığın deterministik ve monist paradigmayla kendisini kısıtlar görünüyor. Olasılıkçı ve çoğulcu kritik düşünceyi A'dan Z'ye kucaklayamıyor

Bunun sebepleri, maalesef bizi üstünlük arayışına iten nedensellik ilkesi. Maalesef insanoğlu kendine anlam yüklemek zorunda hissetiği sürece de bu paradigma en gelişmiş zihinlerde dahi kırıntılarıyla da olsa var olacak. Zaten determinizmin beslendiği yer de burası. Kolay olanı seçme yönelimi. Kolayca anlamlandırıp, varlığına değer katmak, bu acıyı sonlandırma arayışı. Evet, bir sebebi olabilir ancak bu bizim beklediğimiz sebep mi? Her türlü olasılıkla düşündüğümüz anlamda kelime anlamı sebep olan sebep olmak zorunda değil. Biliminsanları da büyük oranda bellirli bir alana kanalize olmuş, düşünür olarak sınıflandırılamayacak modellemedeki insan prototipleri. Onların da özünde tamamiyle kaçamadığı deterministik düşünceler zihinlerinin bir yerlerinde hep var. İnsanoğlu bir nokta kendini gözlemleyebilme konusunda adım atıp birincil şahıs olmaktan uzaklaşıp, üçüncül şahıs olarak görmeye başladığı an düşüncem olarak bu konuda pozitif anlamda yol alabiliecek.

Şu an dünyada stokastik düşüncenin büyük oranda yerleştiği belirli başlı meslekler var. Bunlardan biri, iktisad ve ekonomi diyebiliriz. En azından gelişmiş olarak nitelendirilen ülkelerin ekonomistleri bu yapıda hareket ediyorlar. ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelerin borsa analizleri büyük oranda "determinist" şu olduysa karşılığında bu olacak algısında uzaklaştı. Ekonomik verilerin beklentilerin dışında gerçekleşmesi anomali olarak algılanmak yerine onun da ihtimaller dahilinde "olması gerekenler" listesine alınması benimsenmeye başladı. Artık olumsuzluklar da olasılıksal anlamda" istenen" model olarak beklenebiliyor. Maalesef Türkiye gibi ülkeler bu konulara çok uzak. Türkiye' de halen daha A olduysa B inecek. Faiz-enflasyon gibi çok sığ ekonominin ilk sayfa prelude kısımlarıyla boğuştuğunu görmek üzücü.
quote:



esla ile arasında hep antagoni kurulan Edison her ne kadar alternatif akım devrelerle kara propaganda yapmak için köpekleri öldüren vicdansız bir serseri olursa olsun; Tesla kültür ve mezhep arka planı itibarıyla Protestan Amerikalı Edison'un yanında felaket bir girişimci diyebiliriz miyiz? :) 
Kesinlikle diyebiliriz. Kendisi insanoğlunun klasik geleneksel hale getirdiği hedeflerden uzakta bir hayat sürüyor olması bu sebeple şaşırtıcı değil. Evlilik gibi, ilişki gibi kavramlara 3.gözle bakması, doğaya olan ilgisinin yeşillik kısmından uzak olması. İnsanlığa temelde bir anlam yüklememesi. Dogmatik din anlayışının zıttı yönde bir hayat yaşayışı sinyal niteliğinde zaten.

Kendisi hiçbir zaman parayı önplana atmamış. ABD'ye ilk geldiğinde, tünellerde işçi olarak çalışmış. Birçok projeyi sırf kendi isteği doğrultusunda yapılmaması nedeniyle, para karşılığında da olsa reddetmeyi seçmiş. 5 kuruşsuz NewYorker otelinin 3327 nolu otel odasında ölü bulunması acı verici. Edison her şeyden evvel, dünyevi görüşlere sarılmış, kapitalizmin nasıl işlediğini çok iyi öğrenmiş biliminsanından önce bir tüccardı. Hayat başarısı, deterministik bakış açısına göre yüksek olarak yaşadı zaten.

Balkanlarda kiliseye olan bağlılığın ve halk üzerindeki etkisinin ne boyutta olduğunu 2021 Karadağ devriminde görmek mümkün. Ortodoks din insanlarından bazılarının hükümet karşıtı söylemleri halkta karşılık buldu ve protestolar neticesinde halkın yıllardır görmek istediği Slav değerlerine bağlı yönetim getirildi. (Amerikancı anlayış kırıldı) Bunu basit halk müziğinde Ortodoks ilahileri söyleyen bir tür insan grubu başlattı temelde. Ve halk zor da olsa bir direniş başlattı. Aynı durumun bugün ki batı dünyasında karşılık bulması ne kadar mümkün olur ? Bilemeyeceğim. Bu gibi sebeplerle doğu zihniyetti olduğunu belirtmiştim :)

quote:

 Sizi esir almış gibi olmayayım; sorumu yalnızca retorik alın. Cevabımı o sebeple kendi kendime veriyorum. :)

Hayır bilakis, sohbet anlamında çok memnun olduğumu bildirmek isterim. Aynı şekilde ben de sizi alıkoyduğumu düşündüm :)

Hocam elbette, Balkan coğrafayasının kültürel anlamda mahsülü biri olarak az çok fikrim veyahut görüşüm var diyelim. Modern anlamda yazılan tarih kitaplarının ne kadarı reel olarak tarihi anlatıyor bilemiyorum. Yahudilerin etkisi çok büyük diye düşünüyorum. Holocausttan kaçan dönemin bir çok yahudisi tarih alanında Sırplardan çok anlatıya sahip. Sanat, tiyatro her alanda bu insanların rol alması bende skeptik dürtüleri uyandırıyor. Halkın belirli biçimde yalan tarihlerle birilerinin güdümlemeleri doğrultusunda pasifize edildiğini düşünüyorum. Bu sebeple edinimlerim sınırlı kalıyor. Elbette insanların düşüncelerini bildiğimi düşünüyorum, Türkler hakkında olan düşünceleri, diğer devletler hakkındaki düşüncelerine halk gözünden hakimim. Boşnaklarla olan ikilemimiz nedeniyle TÜrkiye'deki algının da farkındayım. Bazı konularda görüş bildirmek de zor ya da bağlam dışı oluyor bu sebeple. Maalesef tarihsel yaşanmışlıklardan dolayı sadece "srp" olarak anılan bir kavmiz. (Srp, Türkçe'si orak Srbin kelimesinin etimolojik olarak köküne işaret eder.) Srbin'de Sırp demektir Türkçe'de. Maalesef orak kelimesinin Sırp olarak anılmasındaki anlamın, tahıl toplumu olduğumuz üzerinden geldiği düşüncesi hiç olmamıştır :))





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi krstarica -- 4 Kasım 2021; 18:25:21 >
Bu mesaja 1 cevap geldi.

Bu mesajda bahsedilenler: @Nat Alianovna

N Nat Alianovna
2 ay (1623 mesaj)
Ekonominin stokastik çizgiyi benimsemesi iktisadi politika ve sonuçların ne denli bir kesinlikte öngörülebilir olması ile alakalı. Sosyal bilimlerin "fiziği' dedikleri iktisatta da kuantumdaki gibi kesinlik bulunmuyor. Keynes'ın devleti devreye sokarak talep yönetimine dayalı Stop-and-Go politikasının uygulayıcılarının stagflasyon olgusunu (enflasyon ve resesyonun bir arada gelişimini) öngörememesi ve neo-liberallerin atağa geçmesi bir örnek olarak verilebilir.

Tabii ekonomik nedenler ve sonuçları yaratan biziz; bizim sosyal-kültürel gerçekliğimiz. "Neden" ancak insan varsa var, insanı insan yapan bir şey olarak var ve insanın muazzam bir değişkenler dünyasını bilişsel anlamda domine edebilmesi ve bir yandan bu değişkenler dünyasına uyum sağlaması için basitleştirici-dışlayıcı ve düzenleyici bir araç, nörolojimizdeki gerçekliği kurmaya veya yansıtmaya çalışan devrelerin rolüne "neden" diyoruz bence.

Tabii her neden bu denli bilimsel veya teknik formatta değil; bu denli basit de değil sözünü ettiğiniz gibi. Neden misal Aristocu jargonda varoluşun fonksiyonel bir gövdesi veya ereği olup maddi çalışma şeklini inceleyen nasıldan daha farklı çok daha kapsamlı bir anlama sahip. Ereksiz, formsuz, idealsiz, yüceltimsiz bir insan varlığı düşünülemez ve boşluk doldurulmak zorunda. Bu çerçevede varsıl Batı'da maddi veya entelektüel zenginliklere ulaşmak çok daha kolay iken atıyorum görece daha yoksul Balkan insanının varoluşsal boşluğu doldurma seçenekleri de kısıtlı, toplumsal gelenek ve alışkanlıklar itibarıyla kısıtlı. Dünyadaki genel Batı veya çoğulcu akli düşünce etkisi sandığımızdan daha yüzeysel ve maddi tüketim-refah kültürünün tesis edilmesi odaklı olmalı. Yuval Noah Harari'nin bahsettiği bir "liberal açık büfeden" söz edilebilir. İlliberalizm canavarı şüphesiz böyle bir şey. Aşırı milliyetçilik tutkusu keza maddi olanın doldurmaya yetmediği bir tutkunun, hem manen hem madden kusursuz arı bir Tanrı Krallığı ya da Çarlığı'nın arayışı denebilir.

Sırpların malum yakın geçmişiyle ilgili, ya vicdanlar, insanların beyinlerinin ilgili bölümleri bir şekilde susturulabildiyse böylesine büyük bir Krallık arayışında? Almanlar gibi günümüzün en medenilerden birisi olarak addettiğimiz bir topluluğun Holocaust ile "1000 yıl yaşayacak Das Reich için" geçen yüzyılda yaptığı ortadayken bunu düşünmek çok makul. Sırplar sonuçta "Orak" oldukları için Bosnalıları öldürmediler; daha en baştan insan olarak çocukluklarında onlara kusurlardan arı bir Krallık vaddedilmişti. Bu denklemde "ötekiler" veya "inançsızlar" evrimsel bir kusura, varsayılmış bir tehdide veya ayak bağına dönüştürülebilir. Dehümanizasyon süreci propagandayla beraber sinsice işleyebilir ve diğer topluma karşı empatiyi yok edebilir. Nedensellik mekanizmalarına başvurmak yalnızca amaçlaştırıp meşrulaştırma için değil; özünde anlamak ve göstermek için yapılmalı. İçinde nasıl olduğu sürece nedenler değerlidirler. Ahlak bir ödevse eğer veya ahlak "kendinden geliyorsa" bize yol gösteriyor. Ahlakın enine boyuna tartışılmaya ihtiyacı yok ama insanların anlaşılmaya ve anlamaya had safhada ihtiyaçları var. Tesla'yı anlayıp yol gösterecek kaç kişi vardı diye sorabiliriz. Tesla yine de daha iyisini yapabilir miydi ki diye sorabiliriz ama ilk sorudaki alternatif durumda Tesla'ya yardım edecek birisin olması ihtimali Tesla'ya bir şans veriyor. Öbür türlü Tesla'nın deterministik insan dünyasında şansı olmuyor. İndeterminist ve çoğulcu bir doğada insan monist bir gerçeklik parçasına saplanıp kalma eğiliminde, doğanın basit bir unsuru veya varyasyonu olma eğiliminde. Hatta eli mahkum. Yine o A ise B'lere C'lere D'lere geliyoruz. :) Doğa ve insan insan aklında kendini tefekkür ederse ancak insan gerçekten bir tanrısallaşma ve doğallaşma potansiyeline sahip olabilir. "Ubermensch" umudu satmak istenecek bir şey, alıcısı ve batırıcısı çok olur. :) Ama birileri düzlüğe çıkar. Her zaman. Aksi takdirde (gördüğüm kadarıyla) insan uygarlığı bu seviyeye gelemezdi.



< Bu mesaj bir yönetici tarafından değiştirilmiştir >

< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


Bu mesajda bahsedilenler: @krstarica

K kikiemre61
2 ay (124 mesaj)
Toplumsal mutabakat olmadığı için bunları yaşıyoruz biz bence. Belki 2 asırdır bu millete Sunnilik alevilik yada diğer inanç ve meshepler aşılandığı için yani Din üzerinden her gelen kendi doğrularını empoze etmeye çalıştığı için toplum pinpon topu gibi bir oraya bir buraya gitmekten ne üretebildi nede gelişebildi.

Önce toplumsal mutabakat olmalı ondan sonra eğitim ve diğer alanlarda başarı ve medeniyet gelir. Bu ülke ne çektiyse kimse kusura bakmasın arap meshebi olan sunni lerden çekti.




F FarklıAkıl
2 ay (482 mesaj)
Burada algılarımızin kurbanı olduğumuza inanıyorum. Bugün bilim ve kültür veya farklı düşüncelerin yeşermesi yönünden baktığımız için , iyi olan budur algısı ile hareket ettiğimiz için atalarımızı kotuluyoruz fakat eğer neyin iyi olduğu konusunda farklı ölçütler ile hareket edersek bakış açınız tamamen değişir.

Osmanlı veya Türkler hiçbir zaman bilim veya kültür konusunda çok önde gelen bir topluluk olmamışlardır fakat bu disiplin ve düzen konusunda yarattıkları harikaları görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmez.

Tarih yazimindaki yüzeysel anlatımlar nedeniyle bir devletin veya bir İmparatorlugun işleyişi konusundaki fikirlerimiz oldukça çocuksu ve sığ durumda kalıyor mlsf fakat bir koca ordu olsun veya bir koca devlet olsun o dönemki ilkel iletişim unsurlarına karşın çok iyi bir biçimde organize ediliyor veya bugünkü gibi korkunç silahlar veya muhteşem teknolojik yönetişim araçları olmadan milyonlarca km2 toprakta bir ton adamı bir arada tutabiliyorsan bu bir yetenek gerektirir.

Osmanlılar veya Türkler elbet bir bilim topluluğu dehillerdi fakat. İnsanları organize etmek konusunda olduk a yetenekliydiler. Onlar yeni birşey bulmaktan ziyade zaten bulunmuş sistemleri büyük bir disiplin ve harika bir sistem içerisinde tıkır tıkır islettiler. Bu açıdan ben Osmanlıları veya Türkleri eski Yunan yerine Roma'ya daha çok benzetiyorum. Antik Roma bir bilim kaynağı miydi ? Hayır daha çok bir bürokrasi ve yönetim harikasiydi. Roma bilimde çok ileri gitmemişti , düşünsel olarak da çok ileri gitmediler fakat zaten bu devasa devleri kurup bunca yaşayabilmeleri in arkasında da düşünsel meselelerden ziyade pratik ve somut sorunlarla ilgilenmeleri in onemi vardı.

Osmanlı'da da bu kadar büyük devletler kuruyorsanuz bunu sağa sola saldırıp yağma yapmak dışında yontemlerle uzun süre yasatamazdiniz . İşte Osmanlinin bozulmadan önce isildadigi yer burasıdır. Düşünün ki toprak aliyorsunuz ardından askerlerdeki yozlaşmanın kaynağını görüp farklı dinlere ve halklara mensup kişilerin çocuklarını alıp tamamen tüm ailevi ve dini köklerinden kopartıp bu insanları tamamen ülkenizin gelecegine hizmet edecek mükemmel bir orduya donusturuyorsunuz. Keza adalet , toprak sistemi çok iyi işliyor adeta bir makine gibi. Daha da öteye gidelim Osmanlı'da devlet adamları calmasin soymasın devleti curutmesinler diye bu kişiler hem devşirmeler den yani aile veya başka çıkar odakları olmayan kimselerden seçiliyor hemde bu insanlar öldüklerinde malvarliklarini miras bırakamıyorlar. Devlet adamı öldüğünde çalsa da calmasada herşeyi devlete kalıyor. Sayısıyla yolsuzlukla kişisel bazda değil sistemsel bazda çok dahi bir biçimde mücadele edildiğini görüyoruz.

Kısacası Osmanlı veya Türkler işin düşünsel tarafından ziyade pratik tarafindaydilar. Onlar yönetme ve düzen - disiplin ile ilgileniyorlardi. İcat yapmak yerine zaten halihazida kurulmuş olan devasa bir makineyi ellerindeki araçlarla en mükemmel şekilde yönetmekle ilgiliydiler ve yenilik demek her kafadan ayrı seslerin çıkması demek bu ahenkli ve sorunsuz bir biçimde çalan müziğin tüm ezgisini bir anda bozabilirdi.

Keza Gazali konusunda adama sövmek konusunda hiçbirimiz geri durmuyoruz. Belki haklıyız belki degiliz. Fakat aramızdan kaç kişi bu adam niçin bu kadar bilim karşıtı açıklamalarda bulunmuştur diye araştırdı ? Kaç kişi , şahsın ve günümüzün ötesine geçip dönemi içerisinde bu adamı sorguladı ? Ben size durumu söyleyeyim. Gazali döneminde Selçukluların başı burtakim batıni tarikatlar ile ciddi oranda dertteydi. Nizamulk dahil pekcok üst düzey yetkili birtakım sapkın inançlar tarafından gözleri boyanmış muhtelen uyuşturucu kullanan tipler tarafından katlediliyordu. Farklı tarikatlar birtakım hain olarak adlandırılan mistik - tasavvufi propagandalar ile devleti dibinden dinamitleyecek hareketlere katılıyordu. Gazali işte bu ortamda devletin düzeni sağlayabilmek ve dinginlik elde edebilmek adına yaptığı bir eylemdi özünde ve belki genel resimde zararlı fakat imparatorluğun devamı için çok doğru bir söylemde bulunuyordu.

Kısacası Türkler kurdukları devlette zaten başarılı olmuşlar ve rakiplerini bir bir deviriyorlardi. Sistemleri tıkır tıkır çalışıyor , halkın refahı ise belli bir düzeyin üstündeydi. Herşeyi harika yaparlarken ve yaptıkları ile koca bir imparatorluk elde etmiştir bu halk neden belki gelecek için olumlu fakat imparatorlukları için zararlı - belirsiz sonuçlar doğurabilecek fikirlere izin versinler ?

Keza Osmanlı'da ki mükemmel işleyen sistem bozulduktan yani yönetim becerisi gerileyip , yolsuzluk adam kayırma artıp - disiplin yokolduktan sonra. Devlet zaten en az bizim kadar bilimin veya diğer unsurların önemini fark etmişti. Fakat disiplini - yozlaşmaya savadi yitirdikleri için bilim için atılan tüm adimlar boşa gitmedi mi ? Bugün yöneticilerimiz bilimin önemini bilmiyorlar mı en az bizim kadar ? Daha taşa üniversite doldurmadik mi ? Fakat bu üniversiteler hem ekonomimizi mahvetti hem yolsuzluk ve çürüme yuvalarına donusmedi mi ? O kadar para , bina ve insan koyduk fakat bilim konuşun bir adım eri gidemedigimiz gibi devletimize ve halkımıza zarar verdik .

Bunun nedeni biliminde aslında herşey gibi disiplin ve düzen ile sıkı bağları olmasından kaynaklanır. Biz bilimi değil bilimsel disiplini aramalıyız. Biz batıya bakıp onların kaymak yasamina değil tam tersine gerileyen batı yerine onların seviyesine ulaşmayı başarmış Japon - Tayvan - Singapur ve Kore ornegindeki aşırı disiplin , zorlanma , rekabet . İlk günden beri gösterdikleri çalışma disiplini konuşmalıyız.

Osmanlıyı bu şekilde veya Türkleri ipe sapa gelmez saçmalıklar kotuleyecegimize. Bu adamların eskiden sahip oldukları disiplin ve rekabete dayalı yaşamlarının onları nasıl yumuşamış yerel ve kültürlü milletlerin efendileri yaptığını düşünmeliyiz.

Bakış acimiz yanlış ve inanılmaz derecede yüzeysel.

Not: Bu arada dinin kendiside özünde bir safsatadir fakat bir devleti bir arada tutma veya düzeni sağlamak konusunda yer yer mükemmel bir araç olabileceği gibi tam tersine çok yıkıcı bir unsura da dönüşebilir. Önemli olan bu aracı nasıl kullandığınız veya kullanıp kullanmama tercihidir.

Zenginleşmiş toplumlardan buraya gelen ve ağzımızın suyunu akıtan hedonistik yansımaları , yani sonucu NEDEN sanarsak asla bilimde bir adım ileri gidemeyiz. Bilim veya daha az önem atfettigim sanat bir neden değil sonuçtur bunu algilazsak bugünkü gibi çamurda debelenmeye devam ederiz.

Bilim , sanat veya refah toprağın üzerinde gördüğünüz ciceklerdir fakat bu çiçeklerin leş gibi kokan iyi gubrelenmis topraktan fiskiracagini unutmamaliyiz. Bütün güzel şeyler aslında aldatıcı görünümünün ötesinde pekcok çirkinliğin ve acının uzerine bina edilmislerdir.





< Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi FarklıAkıl -- 13 Kasım 2021; 13:22:37 >

< Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >


K kikiemre61
2 ay (124 mesaj)
Yahu adam halifelik-Hilafeliği savunuyor böyle insanlar var bu kadar üstün körü garip kişiler var. Elinden seçme ve seçilme hakkı alınacak böyle bir durumda bunu düşünemiyor bizde neden medeni veya gelişmiş ülke değiliz diye tartışıyoruz kafalar bozuk efenim siyasilerde belki böyle bir düşünce yoktur ama halkta bazı kesimlerde var :)



DH Mobil uygulaması ile devam edin. Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin. Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.